Zafer Doruk’un yeni kitabı, on dört öyküden oluşan Âlemciler 2024'ün ilk ayında Sel Yayıncılıktan çıktı.
Çukurova yöresi –özellikle de Adana– havası, suyu, bereketli tarım toprakları ve sıcacık insanıyla olduğu kadar, sanatçıları, yazarlarıyla da tanınan bir bölgemiz. Ziya Paşa'dan tutun da Abidin Dino, Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz Salih Bolat, Özcan Karabulut, Muzaffer İzgü ve daha nice edebiyatçılarımız bu topraklarda yetişmiş ve yetişmekte.
Zafer Doruk’un Âlemciler'i; Kuşçu Kamil, Köpekçi Adnan, Şaşı Ömer, Ebleh Hasan, Memiş Emmi, Kör Ethem, İşsiz İsmail gibi karakterler, bizimle birlikte yaşayan, biz Çukurovalıların yanında, genel anlamda Türk insanını da temsil ediyorlar. Hemen her öyküsünde yoksulluğu, derdi, kederi, hüznü anlatan yazar, mahir kalemiyle bizi alıp âdeta Çukurova'nın yoksul mahallelerine, o insanların hikâyelerine götürüyor.
Zafer Doruk da tıpkı Hüseyin Rahmi Gürpınar, Orhan Kemal, Sait Faik gibi, sokağı en güzel şekilde dile getiren öykücülerden: Örneğin 'Avlu' adlı öyküsünde şöyle diyor yazar:
“Sokakta bir gürültü koptu. Bir şeyler devriliyor, birileri bağırıyor, birileri heyecanlı heyecanlı konuşuyordu.” (S.23)
Diyaloglar da sahici ve doğal:
“Ölmüş mü?”
“Ölmüş, ölmüş!”
“N'olmuş?”
“Zeus saldırmış!”
“Anneee, Zeliş ölüye bakmaya gidiyor!”
“Gir kız çabuk içeri!”(S.23)
Zafer Doruk, öykülerini, klasik Rus romanlarında olduğu gibi âdeta bir tiyatro sahnesi kurar gibi kuruyor. Çoğu zaman kahramanlarını belirli bir mekâna topluyor. Orhan Kemal romanlarında da sık rastlanır bu duruma. Özellikle filme de alınan 'Hanımın Çiftliği' romanındaki 'Teneke Mahallesi' sahnelerini hatırlayalım. Bütün olup biten olayları da sanki bir “kamera gözü” denilebilecek, mevzuya çok da dâhil olmayan birine, örneğin, 'Avlu' adlı öyküde dolmuş şoförüne birinci kişi (ben) ağzından anlattırıyor. Anlatının çoğu üçüncü kişilerin eylemlerinden oluşsa da, yazar, destan geleneğinden kopamayan diğer Çukurovalı yazarlar gibi, hikâyeyi birinci kişi ağzından anlattırarak hem inandırıcılığını pekiştiriyor hem de kahramanla okur arasında samimi bir bağ kuruyor.
Örn: Mahalledeki olayları izleyen dolmuş şoförü, mevzuya girişte kahraman anlatıcı rolündeyken, olaylar gelişip mesele çetrefilleşince kendisini unutup meydandaki üçüncü kişilerin hareketlerini ve söylemlerini aktarıyor.
“Hazır çıkmışken durağa uğrayıp arkadaşlara iş konusunu hatırlatayım dedim. Sigaramı, ekmeğimi alıp eve dönüyordum. Derken sokakta bir curcunadır patladı.” (S.27
Zafer Doruk, her şeyden önce toplumcu-gerçekçi bir yazardır. Sanatı, sanat olsun diye değil; daha özgür ve mutlu bir dünya kurulsun diye yapıyor.
O her ne kadar üslubunda şiirsel motifler kullansa da insanımızın gündelik hayatını, onulmazlıklarını yansıtan öyküler kaleme alıyor. 'Avlu' adlı öyküsünde de ekonomik açıdan oldukça zor durumda olan dolmuş şoförünün, evi terk eden karısıyla olan gerilimlerini bu çerçeveye oturtuyor. Yazarın öykülerinde ilginç bir nokta da her kahramanın kendi açısından haklı olması. Örneğin; yine aynı öyküde, 'Köpekçi Adnan’ın köpeklerine merhamet etmeyip güvercinleri sevmesindeki ironiyi bile yargılamıyor. Bu taban tabana zıt duygu ve davranışları içinde barındıran kahramanını, okurun tepki duymasını da göze alarak yargılamıyor. Esasen bu yansız tutum, usta işi yazarlara özgüdür. Örneğin, Dostoyevski 'Suç ve Ceza'da, iki kadını öldüren kahramanı Raskolnikov’u yermek bir yana, neredeyse bu cinayetleri işlediği için haklı çıkarmaya çalışır. Ya da 'Ayaşlı ve Kiracıları'ndaki malum han’da önüne gelen adamlarla düşüp kalkan kadınları yargılamaz Memduh Şevket Esendal, 'Aşk-ı Memnu'da da durum bunlardan farklı değildir.
Zafer Doruk öykülerinde kinayeli (dokundurmalı) bir söyleyiş var.
'Avlu' adlı öyküde 'Köpekçi Adnan’ın masum bir köpeği zincire vurup ona eziyet ederek korkunç bir yaratığa dönüştürüp kendi sonunu getirmesi her ne kadar ilk anlamıyla düşünülse de, yazarın sosyalist-devrimci sanatçı kişiliği göz önüne alındığında, bu durumun yalnızca basit bir gerçeği dile getirmek için kurgulanmadığını, mecazi anlamda, zalim yöneticileri ve onların zulmettiği halkı imlediğini anlıyoruz
Onun öykülerinde konu ne kadar karanlık olursa olsun mutlaka bir yerlerden tünelin ucundaki ışık görünür.
Örneğin, 'Sarhoş Treni' adlı öyküde 'Cubbal Cemil'in yaptığı üçkağıtçılıktan sonra doğru yolu bulup işe girmesi.
'Avlu' adlı öyküde; zalim 'Köpekçi Adnan'ın ölüp cenazesi kaldırıldıktan sonra dolmuş şoförü Yılmaz’ın, âdeta üzerindeki ölü toprağını silip hayata yeniden başlama isteği duyması, ferahlaması.
Zafer Doruk da kendine Oğuz Atay’ın 'Olric'i gibi bir 'iç ses' yaratma ihtiyacı duyuyor ama o bu ihtiyacı kendi kendine konuşarak değil de 'İyi Adam' adlı öyküsünde yer alan 'kumru ve kedi'yi güya konuşturarak sağlıyor. Tabii, hayvanların konuşması ancak ve ancak yazarın beyninde cereyan edebiliyor. Bu da monoloğun ileri bir aşaması olmalı.
Zafer Doruk'un oldukça canlı bir üslubu var. Özellikle diyalog sahnelerinde aynı anda yazar, bir yandan kahraman anlatıcının (ben’in) iç sesiyle mırıldanmalarını, anlatıcının karısının azarlayıcı konuşmalarını aktarırken bir yandan da kapının önündeki elektrik kurumu görevlilerinin rüşvet pazarlıklarıyla âdeta bir kısa film tadında sahne çekiyor. Kahramanların karakterlerini, onların dillerine yansıtmakta oldukça başarılı:
“Buyrun Beyler!”
“Buyurduk.”
“Ne bu?”
“Ekektrik sayacı.”
“Mührü kırmışsın.”
(S.33)
Zafer Doruk öykülerinde anlatıcının tevazusu, bıyıkaltı humoruyla birleşince tadından yenmez ironiler ortaya çıkıyor.
Son dönem öykülerinde, özellikle gençlerin kullandığı; taciz, tecavüz, belden aşağı söylem, küfürlü anlatım, trajik sahneler, cinayetler, kesip biçmeler, yaralamalar, alacakaranlık umutsuzlukları gibi, aileyi yok sayan bireyci temalar kullandığı öykülerden sonra, Zafer Doruk öykülerindeki zekâ pırıltılı ironilerin yarattığı bilgece tebessümü okuyunca etkili edebiyat yapmak için illa da absürt konulara ihtiyaç olmadığını anlıyor insan. Demek ki her türlü umutsuzluğu, çaresizliği, yoksulluğu, hırsızlığı, rüşveti dile getirmek için mutlaka ajitasyon yapmaya da gerek yokmuş. Erbabı, yukarıda sayıp döktüğümüz her türlü olumsuzluğu güler yüzlü bir ciddiyetle dile getirebilirmiş. Yazar, özellikle 'İyi Adam' adlı öyküsünde bunu en güzel şekilde dile getirmiş. Hatta bu öyküyü okuduktan sonra, “Zafer Doruk keşke tamamıyla mizah yazsaymış” dedim. Zira, ne zamandır böyle ince ironilerle örülmüş usta işi bir öykü kitabı okumamıştım.
Zafer Doruk öyküleri gündelik hayatın içinden seçilmiş, hepimizin başından geçen olayları konu alır. Anlatıcı olarak genellikle birinci kişiyi kullanan yazarın kalender kişiliği, âdeta anlatıcının karakterine de sinmiş gibidir. O; yanık, ezilmiş, okuyan, hayatın sillesini yemiş, nahiv; umudu ve dürüstlüğü göğsünde madalya gibi taşıyan biridir. Hemen hemen her öyküde anlatıcı bu profili çizince, okurun, yazarla anlatıcıyı aynı kişide özdeşleştirmesi gayet anlaşılabilir bir durumdur. Onun idealize edilmiş kahramanları; dürüst, namuslu, gözü pek, dünya malına tenezzül etmeyen; arkadaşlığa, dostluğa sonuna kadar sadık, gerçek olamayacak kadar düzgün kişilerdir.
Zafer Doruk, Çukurova özelinde bir sosyolog gözüyle, insanları inceleyerek onların bin bir türlü hâllerini mercek altına alır. En kötü kahramanını bile anlamaya çalışır. Bireysel yanlışların ancak ve ancak bir bozuk düzenin doğal sonucu olarak ortaya çıktığını savlar. Bu görüş siyasi düşüncesiyle de örtüşür.
Zafer Doruk Türk edebiyatında nicedir unuttuğumuz sokağın canlı dilini o kadar samimi veriyor ki okur kendini bir anda Adana sokaklarında buluyor. Sanki bu konuşanlar; annemiz, babamız, kardeşimiz, amcamız, komşumuzdur. Genelde edebiyatın, özelde de öykünün yapmacık bir dille ve üslupla oluşturulsa bile uzun ömürlü olamayacağını anlıyoruz. O hangi karakteri yazıyorsa onun diliyle ne bir eksik ne bir fazla konuşur. Bu yönüyle Çukurova yerelliğini aşıp İstanbul Türkçesinin ışıltılı sayfaları arasında yerini alır.






