Zaten Herkes Ablamı Seviyor
15 Aralık 2018 Öykü

Zaten Herkes Ablamı Seviyor


Twitter'da Paylaş
0

Çekilecek gibi değil, nöbette posasını çıkarıyorlar insanın. Gözlerimden uyku akıyor, bir yatağa atsam kendimi. Son anda yetişiyorum trene, neyse ki kalabalık değil. Karşımda oturan delikanlı kitap okuyor. Kapağında Beyaz Diş, Jack London yazıyor.

Dayım oturduğu divanın kırlentine sırtını dayamış, kalın kitabını okuyor, sol elinin başparmağıyla dalgın dalgın bıyığını okşuyor. Yüzünde konuşma arzumu bastıran ciddiyet. Ablam elinde kömür kovasıyla içeri girdi, elleri kızarmış. Dayım hızla fırladı yerinden. “Bana söyleseydin ya yeğenim, ver bakalım şunu, uf bayağı da ağırmış.” Kovayı sobanın yanına indirdi. Ablam, “Kömürü koymazsak soba söner dayı,” dedi. “Merak etme canım, ben hallederim.” Ablam sobanın arkasına geçti, kahverengi çinko borulara uzattı ellerini. Dayım ısısı cılızlaşan sobaya kovadaki kömürün yarısını boşalttı, üstteki küçük deliklerden duman çıktı. Ablam üşüdüğünü unuttu, yere çömelip sobanın yan tarafındaki kolu ileri geri hareket ettirdi, “Kül dökülsün ki hava alsın, yoksa ateş boğulur,” dedi. Sesi anneminkine benziyor. “Ödevim bitti dayı.” “Aferin yeğenim.” Oh be nihayet. “Fen bilgisi kaç?” Fen bilgisi mi, hayat bilgisi olmasın. Ablama baktım, başını önüne eğmiş, sessiz, “Karnem hep pekiyi dayı,” dedim. Ablam ayağa kalktı, gözucuyla bana baktı, sonra sırtını döndü. “Otursana yeğenim.” Oturuyorum zaten. Defterimi, dergimi özenle çantama yerleştirdim. Yıpranmamalı, defterimin kenarları kıvrılmamalı, öğretmen bütün defterlerinin kenarları kirli ve kıvrık olan Ayten’in kulaklarını büküyor. Kulağı kıpkırmızı oluyor. Çantamdaki kırmızı kapaklı küçük defter, kafası omuzlarının arasında küçücük kalmış Ayten’in görüntüsünü siliyor. “Dayı bak, bu benim şiir...” Dayım siyah çantasından çıkardığı kitabı ablama uzattı, “Al bakayım yeğenim, bunu sana aldım, okumuş muydun?” dedi. Belki birazdan bana da çantasından bir tane çıkarır. Umutla bekliyorum. Ablam kitaba isteksizce baktı, “Hayır,” dedi sessizce. “Kitap okuyorsun, değil mi yeğenim?” Cevap vermiyor. Atılıyorum, “Ablam her gece yorganın altında kitap okuyor dayı.” “Aferin yeğenim, neler okuyorsun?” Ablam suskun. “Kumsalda Aşk, resimli, film gibi kitaplar dayı.” Dayım gülümsüyor, ablam ters ters bakıyor bana. “Olsun okusun, bunu da okur, değil mi yeğenim?” Ablam niye susuyor? Annem mutfaktan ablama seslendi, kitabı masaya bıraktı aceleyle, mutfağa geçti. Yemin ederim, Oh kurtuldum, demiştir. Kapaktaki koca kafalı, gri kurtla göz göze geliyorum, bakışları, gözlerinin maviliği ürkütücü. Kitabı ters çeviriyorum gizlice. “Dayı, annem dedi ki, sen bir defasında harmanda yatarken kurt...” Kitabına dalmış, yüzünde yine o caydırıcı ciddiyet, susuyorum. Defterimi açıyorum, yazıp yazıp siliyorum, derin izler oluşuyor sayfada, yırtıldı yırtılacak. Sonunda, “Beyaz Diş mi ismin / Annen var mı senin / ... / dişlerin / ... / gözlerin / ... / tüylerin” yazıyorum, son hecelerin uyumundan gurur duyuyorum. Dayım bilse böyle güzel şiirler yazdığımı. 

Annem elinde çaydanlık, ardından sızan sarımsak kokusuyla girdi salona. Çaydanlığı sobanın üzerine bıraktı, kulplarını boşluğa verdi. Dayım anneme bakıyor, bakışları yumuşacık, sigaranın parlak kâğıdını sayfaların arasına koydu, kitabı kapayıp çantasına yerleştirdi. Artık bizimle, şiirimi göstersem şimdi, Aferin benim akıllı yeğenime, dese. Dayımın elini usulca bastırdığı divanda minik bir çukur oluştu, “Abla gel otur, geldiğimden beri hiç durmadın, niye yoruyorsun kendini bu kadar, otur da sohbet edelim biraz.” Annem dirseklerine kadar kıvırdığı kazağının kollarını bileklerine indirdi, “Ablası kurban, yorulmadım, ne yaptım da yoruldum,” dedi. Yan yana oturuyorlar, birbirlerine ne çok benziyorlar. Ben de ablama benziyor muyum? Dayım anneme sarılıyor, “Hamarat ablam benim.” Annem dayımın sağ elinin bileğini kavradı, ortaparmağının ucu işaretparmağınınkine değdi değecek, “Derslerin çok mu ağır ciğerim?” Dayımın güçlü kahkahası odayı dolduruyor. Dişleri bembeyaz. Ne güzel gülüyor. “Sona geldim, az kaldı abla.” Az kalmış, doktor olacak. İçimdeki sevinç dalgaları beni annemin ayakucuna sürüklüyor. “Kıskandın mı kız,” diyor dayım. Utanıyorum. Dayım beni sevmiyor, halam da, zaten herkes ablamı seviyor. Kalktım, kitabı masadan aldım, “Anne bak, dayım ablama almış.” Annem kurda baktı, “Mübarek sanki canlı gibi,” dedi. “Mübarek ne demek anne?” Eyvah ne yaptım ben, dayım bilmediğim için beni ayıplayacak. Annem gözünün birini kıstı, kaşını kaldırdı, havaya baktı kısacık, sonra da, “Mübarek işte kızım, ne bileyim ne demek,” dedi. 

Ablamın krom çay tepsisinde getirdiği ince belli bardakların pırıltısı, dayımın gözlerinde yanan ışık, çaydanlığın sesi, sobanın gümbür gümbür yanışı, huzurun yumuşak kucağı. Annem ablama, “Kızım suya koyduğum peynirden, hazırladığım yağlı bazlamalardan da getir,” dedi. Ablam bana kaş göz işareti yapıyor, arkasına gönülsüzce takılıyorum. “Niye dayıma fotoroman okuduğumu söyledin.” “Onların adı fotoroman mı?” “Şapşal! Bilip bilmeden konuşma.” “Okuyorsun ama.” Gözbebekleri büyüdü, ağzını yamulttu, “Kıskanç, ne olacak!” Niye kızıyor anlamıyorum. Saçımı çekiyor. “Anne yaa!” Saçımı bırakıyor. “Kes sesini, fena yaparım bak.” Sudan çıkardığı peyniri cetvelle ölçülmüş gibi aynı büyüklükte dilimlemeyi nasıl başarıyor. “Al götür, işe yara biraz, tembel teneke.” “Sensin tembel teneke, iki tane zayıfın var.” Eliyle ağzımı kapıyor. “Salak, ben diyorum Ankara sen diyorsun götüm kara.” Ne demek şimdi bu, anlamıyorum. 

Elimde peynir tabağı, göğsüm ileride salona girer girmez ayağım pantolonumun paçasına takıldı, tabak kapıya çarpıp kırıldı. Yüzükoyun kapaklandığım yer yarılsa da içine girsem. Dayım fırlıyor, kucaklayıp kaldırıyor, “Bir şey oldu mu canım?” Canım mı dedi? Bir daha canım desin. “Dizim! Ah! Ah çok acıyor, dizim çok acıyor.” Çok acımıyor oysa, ağlıyorum yine de, topallıyorum mahsustan. Dayım paçalarımı sıyırıyor, dizkapağıma dokunuyor. “Çok acıyor, orası çok!” Çantasından çıkardığı merhemi sürüyor, rengi sarı. Yanımda oturuyor, başımı okşayan eli her şeyi, beceriksizliğimi unutturuyor. Dayım annemin bu kez sıcak suyla tuzunu aldığı peyniri, yağlı bazlamanın içine koyuyor, iştahla yiyor, çayı demli içiyor. İkinci çayımı demli koyuyorum, acı geliyor, çaktırmıyorum. “Yeğenim okuyup hemşire olacak, aynı hastanede çalışacağız.” Sevinçle dayıma bakıyorum, o ablama yöneltmiş bakışlarını. Ablam, “Polis olmak için nerede okumak lazım dayı,” diye soruyor. Dayımın yüzü değişiyor, “Ne o yeğenim, polis mi olmak istiyorsun yoksa?” “Şey ben değil bir arkadaşım polis olmak istiyormuş da onun için şey ettim.” Yalan söylüyor. Polis olacağım, silah belimde sallanacak, yıldızlı şapka takacağım, deyip duruyor son zamanlarda. 

Annem bol acılı patates böreğini, yaprak sarmasını, kuru dolmaları özenle yerleştirmiş dayımın meşin çantasına. “Dayı sana hediyem,” diyorum, yazdığım “Beyaz Diş” şiirini kenarlarını süslediğim zarfın içinde uzatıyorum. “Oo ne güzel süslemişsin böyle, ne var içinde?” “Sürpriz, sonra aç.” “Peki canım, sonra açarım.” Yanağıma dokunan elinin sıcaklığıyla kanatlanıyorum, kuş olsam da uçsam. Anneme sarılıyor, sonra eline eğiliyor, annem elini geriye çekiyor. “Emeğin çok üstümde, izin ver abla,” diyor, annem ağlıyor, “Aç bırakma kendini ablası kurban,” diyor, sesi titriyor, elini dayımın cebine sokup çıkarıyor. Dayım utanıyor, “Harçlığım vardı abla.” Parkasını giydi. Omuzlarını geriye verdi, irileşti. Bahçe kapısından çıktı, annem ardından bir tas su döktü. Dayım dönüp gülümsüyor, kocaman gölgesi üzerimize düşüyor, komşunun köpeği çantasını kokluyor.

Annem mutfağı toparlıyor, kap kacak sesleri evin hüzünlü suskunluğunu bozuyor. Ablam küçük odamızın kapısını ardından sertçe kapadı, anahtarı bir kez çevirdi. Kulağımı kapıya dayadım, ağlıyordu. Abla ağlama ne olur. Kapıyı açmaya çalıştım, “Ne istiyorsun, git başımdan,” diye bağırdı. “Çantamı alacağım abla.” Kapıyı açtı, gözleri kızarmış. Yatağa attı kendini, sonra da sırtını döndü. Şiir defterime, “Sepetlerde yumurta / Dayı bizi unutma / Unutursan küserim / Ellerinden öperim” diye yazıyorum. Ablam dizlerinin üzerine koyduğu kilitli hatıra defterine bir şeyler yazıyor. “Sen de mi şiir yazıyorsun abla?” “Ne şiiri be!” Defterini minik anahtarla kilitledi. Nerede sakladığını bilmediğim bu deftere neler yazıyordu, hiçbir zaman öğrenemedim. “Abla o defteri nereden aldın?” “Sana ne.” Ne desem kabahat, şiirimi iki kez mırıltıyla okudum. Ona da okusam mı, yok yok kızar yine. Duvara dikmiş gözlerini, dalgın, ne düşünüyor? “Abla polis olacak mısın gerçekten?” Yüzü aydınlanıyor, gözleriyle gülüyor. “Olacağım, hem de komiser.” “Ben de hemşire.” “Sorduk mu, sen anca hastabakıcı olursun, beceriksiz.” Kitaplıktaki Külkedisi’ne ilişiyor gözüm, sıkıntı basıyor. Gözlerim ayaklarında, “Abla?” “Ne var be, abla abla!” “Polisler ayakkabı giyiyor mu?” “Yok giymiyor, çıplak ayakla dolaşıyorlar.” “Gerçekten mi?” “Aptal, tabii ki giyiyorlar.” “Topuklu mu?” “Sersem sepelek, topuklu ayakkabıyla nasıl koşsunlar.” Niye düşünemedim bunu, haklı, sersemin tekiyim. Sesimi daha da yumuşatıyorum, “Külkedisi var mı abla?” “Var tabii, hem de çok güzel, akıllı, temiz kalpli ama üvey kardeşleri salak ve çirkin.” Ateş basıyor, biz de mi üvey kardeşiz abla, içerliyorum, gözlerim doluyor. Annem içeriden sesleniyor, “Kapayın ışığı da yatın artık.” Ablam el feneri elinde ışığı kapadı, yatağa uzandı. Yorganın altından fenerin ışığı yüzüne vuruyor, biliyorum fotoroman okuyor. Dışarıda ezan sesi, acı acı uluyan komşunun köpeği. Beyaz Diş. Korkuyorum. “Abla yanına gelebilir miyim?” Çıt yok. “Abla bir daha fotoroman okuduğunu dayıma söylemeyeceğim.” Ses yok. Sayfaları hızla çeviriyor. “Yarın kömürlükten kömürleri ben getireyim mi, o zaman ellerin üşümez abla.” Beni duymuyor. Kafamı yorganın altına koyuyorum, sessizce ağlıyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR