Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Eylül 2024

Hayat

12 Eylül'ün Gölgesi

Hülya Soyşekerci

Paylaş

1

0


Her şeye rağmen, umutları ve gençleri yanımızdan ayırmadan, onların yaratıcı gücünün öncülüğünde, iyiliklere açılan düşsel bir tekneyle ütopyalarımıza doğru yol alabileceğimize inanıyorum.

Eylül, doğadaki çözülmenin, değişimin, yaz günlerinin bitişinin getirdiği hüznün yanı sıra toplumsal acıların hüznünü derinden yaşatır bana. Ülkemizde 12 Eylül askeri darbesi, 6-7 Eylül olayları, Şili’de Salvador Allende’ye karşı gerçekleştirilen kanlı darbeyle demokrasi süreçlerinin kesintiye uğraması… Farklı yıllarda gerçekleşmiş olsa da Eylül, kederli damgasını vuruyor bütün bu olaylara.

Geçtiğimiz hafta 12 Eylül’ün kırk dördüncü yıldönümüydü. Aradan uzun yıllar geçti; ama 12 Eylül’ün gölgesi, toplumun üzerine yoğun bir karanlık, bağnazlık ve kötülük olarak çökmüş durumda. Ülkemizde 12 Mart’tan 12 Eylül’e uzanan tarihsel ve toplumsal süreçte, sosyalizmin, toplumcu düşüncenin hızla yükselmesi karşısında tırmandırılan korku ortamı, büyük kitle kıyımlarıyla ve nihayet 1 Mayıs 1977’deki Taksim faciasıyla doruğa ulaştı. Bu noktadan itibaren ne yazık ki toplumsal aktörler, geri çekilme sürecine girmeye başladı. Darbe sonrasında her yere yenilmişlik ve susku egemendi. Bu durum, uzun süren bir toplumsal ve bireysel travma haline gelerek belleklerde derin bir yarılma oluşturdu.

Geçen gün, annemden kalan eski evdeki ahşap dolabı açıp içindeki kitapları yeniden gözden geçirdim ve gençlik anılarımı tazeledim. Gençliğimin toplumsal coşkuyla dolu, sanat ve şiirle bütünleşerek ayrı bir anlam ve derinlik kazanan yıllarında okuduğum o sararmış sayfalı kitapları yeniden, büyük bir özlemle ve yüreğimde sızılı bir gölgeyle, raflardan indirip inceledim birer birer. Yeniden, bir kez daha, anımsamak ve yine anımsamak için. Toplumsal umutların yoğunlaştığı o yıllar, kara bulutlu bir Eylül sabahında birdenbire sona ermiş; düşler, ütopyalar, gelecekte yaratılacak güzel günler, kanlı bir bıçak keskinliğiyle yok edilmişti. Bir devrimci kuşağın bütün düşleri karartılmış; her köşe başına silahların gölgesi sinmişti. Korkunç bir kırılma noktasıydı 12 Eylül. Ardından gelen tutuklanmalar, işkenceler, kaçışlar, sürgünler, idamlar, çözülmeler ve savrulmalarla sürüp giden günler, aylar ve yıllar.

Kuşağımın yaşadığı acıları, endişeleri, ruhsal çelişkileri ve korkuları; 12 Eylül öncesi süreçte tırmandırılan kanlı olayları ve bunların iç dünyalarımızda oluşturduğu fırtınaları dile getiren bir şiir kitabı yayımlandı darbeden bir süre sonra. Acılar tazeydi; yaralar kanıyordu. Yıl 1981, kitabın adı; Alacakaranlıktaki Ülke, şairi Ahmet Erhan’dı. Ardından Hulki Aktunç’un kısa romanı Bir Çağ Yangını geldi. 12 Eylül, edebiyatın içinde yankıları ve yansımalarıyla yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Bilge Karasu, Gece romanında 12 Eylül karanlığını simgesel bir dilin içinde ifade etti. Sonrasında pek çok yazınsal ve sanatsal yapıtla işlendi o karanlık günlerde yaşananlar. 

Bireysel zamanın toplumsal zamana geçiş noktaları, birey belleklerinden toplumsal belleğe yansıyan hakikatler, ülkenin gelecek günlerini de şekillendiriyor. Bu nedenle içimizdeki, ruhumuzun ve belleğimizin derinliğindeki bütün anı, öykü ve yaşanmışlıkları, herhangi bir şekilde kayıt altına almanın her zaman gerekli olduğunu düşünüyorum. Bu kayıtlar, anı defterlerinde, anı kitaplarında yer alabilir, öykü, şiir, roman gibi yazınsal türlere dönüştürülebilir; film, tiyatro, resim, müzik gibi diğer sanat dallarında önemli bir konu odağı haline gelebilir.  Böylece hem zamanın acımasız akışında önemli ve kalıcı bir iz bırakabilir; hem de gelecek kuşaklar için yakın tarihe ve yaşananlara tanıklık edilebilir. Şu ana kadar 12 Eylül darbesi, ülkemizde birçok sanat ve edebiyat yapıtına konu oldu, yaşanan o derin acılar bütün canlılığıyla işlendi, işlenmeye devam ediyor.

Bugünü geçmişten; geleceği bugünün içinden çıkarıp şekillendirebilmek için, bellek tazelemeye, eleştirmeye, yanlışlıklardan yepyeni ve değerli dönüşümlere ulaşabilmeye bugün belki de her zamankinden daha fazla gereksinmemiz var. Çünkü toplumsal yapıda son zamanlarda öylesine radikal değişmeler oluyor ki, bu değişme ve dönüşmeye toplumcu bakışla nasıl yorumlamalar getireceğimiz; küreselleşmenin ve teknolojik hızın içinde sürüklenen ve savrulan dünyayı anlayıp değiştirebilmemiz; ancak derinlikli bellek analizleri, harekete geçirilen nesnel eleştiri mekanizmaları ve yepyeni bir toplumcu sanat estetiğiyle mümkün olabilecek gibi görünüyor. 

Yaklaşık on beş yıl önce günlüğüme şöyle yazmıştım: “12 Eylül’ü yansıtan epeyce yazınsal/sanatsal çalışma yapılmasına ve ürün verilmesine karşın yine de bunların bir kısmı, dönemin muhasebesini yapmaktan oldukça uzakta duruyorlar. Bu alanda hâlâ büyük bir boşluğun yer alışından söz etmek mümkün. Belki de yazacak çok fazla konu ve olay olmasından kaynaklanan bir durum bu; insanlar nereden başlayacaklarını kestiremiyorlar, öylesine dolu ki iç dünyalar; yakında taşacak bir deniz gibi. Ancak o iç denizler taştığı zaman dolacak o büyük boşluk.” Aradan geçen bunca zaman içinde 12 Eylül’e daha güçlü bir bilinçle bakıldığına, oluşturulan yazınsal ve sanatsal yapıtlarda geçmişin muhasebesinin yoğun estetik bir yaklaşım içinde gerçekleştirildiğine ve bu yapıtların pek çoğunun, kendi alanında başarılı olduğuna tanık oluyoruz.

Edebiyatta 12 Eylül konusunda Hürriyet Yaşar tarafından hazırlanan bir öykü antolojisinin okunmaya değer, kalıcı bir yapıt olduğu kanısındayım. Bir Tersine Yürüyüş-12 Eylül Öyküleri adlı bu kitap, darbenin üzerinden 26 yıl geçtikten sonra yayımlanmış. Toplumsal-siyasi olayların insani boyuttaki trajik yansımalarını dillendiren öyküler toplamıyla hem bir bellek tazelemesine gidilmiş hem de genç kuşaklara ulaşılmaya çalışılmış. Kitabın iç düzenlemesi de başarılı. Önsöz’den sonra, Nereden, Nasıl ve Nereye üst başlıkları altında bir öykü seçkisi oluşturulmuş. Nasıl adlı bölüm; Kelepçe Günleri, İçeriden, Dışarıdan, Sarsıntıdan, Yıkımdan, Savruluşlardan adlı yan başlıklar altında toplanan öykülerden oluşmakta. Son kısımdaki alt başlık ise Tükenmeyen adını taşıyor ve umuda vurgu yapan bir öyküyle bitiyor kitap. Sanki bilinçle ve düzenli olarak bir araya getirilmiş renk renk güllerden oluşan bir buket sunuluyor okura. Tam anlamıyla bir “güldeste”. Ama “öykü-gülleri”nin çoğundan kan ve gözyaşı damlıyor ne yazık ki.

Bazılarında sararmış, solgun, kurumuş güller anlatılıyor: Kayıplar, sürgünler, tutuklanmalar, bekleyişler, şafakta solup gidenler; “gülün solduğu akşamlar”ın 12 Eylül’deki farklı biçimi ve biçemi. Bu öykülere, Abidin Dino’nun özgün desenleri de görsel yönden eşlik ediyor. Hürriyet Yaşar, önsözünde 12 Eylül’den sonra beliren yazınsal kopmuşluk duygusunu, içe kapanmayı, öyküde monoloğun gelişmesini, bireyselliğin öne çıkmasını; bir öykücü olarak bu durumdan duyduğu hoşnutsuzluğu ifade ediyor. Yazısını etkileyici bir paragrafla bitiriyor: “Bu çalışmada yaşadığım en baskın duygu, ‘nerde kalmıştık’ duygusu oldu. Belki de belleğimin toplumla ortak bölümünde yaşamakta olduğum yarılmayı, nerede kalmıştık duygusunu yaşayarak, o yaşantıyı olabildiğine çoğullaştırarak, ortaklaştırarak, bir ölçüde de olsa, sağaltabileceğimi sanıyordum. Okuduğunuz çalışma, bu bakımdan biraz da ‘nerde kalmıştık’ çalışması sayılmalı. ‘Nereye?’ sorusunun ışığında görünenlerin bütün irkiltici uyarıcılığıyla…”

Kitaptaki öykülerin içinde bende en çok iz bırakanı İnci Aral’ın öyküsü oldu. Kelepçe Günleri yan başlığı altında yer alan öykülerden biri; “Ağrılı Kapısında Gecenin”. Bir bekleyiş öyküsü bu. Bir annenin gözaltına alınan ve kendisinden aylarca haber alınamayan biricik oğlunu bekleyişi. Bu bekleyişin geceler boyunca, sancılı bir sürece dönüşmesi. Emekli öğretmen annenin, öykü anından zamansal geriye gidişlerle, oğluyla kendisi arasında oluşan o güçlü “toplumsal bilinç ortaklığını” anımsaması; bu duygunun annelik duygusundan daha farklı bir boyutta yer almasının farkındalığı… Oğluyla birlikte okuyup, tartışarak bilinçlenmesi; yaşamı, toplumu, dünyayı anlama ve değiştirme mücadelesine başlama girişimi… Sonra, oğlunun evden ayrılıp aylarca gelmeyişi, döndüğünde ağzını bıçak açmayışı… Arkadaşlarıyla örgütsel ilişkileri.

Öyküde sürekli özlemdir annenin payına düşen. “Gecenin ağrılı kapısında”, zil çalar ve oğlu alınıp götürülür bilinmeyen bir yere. Anne, durmaksızın zihninde kurar oğlunun başına gelebilecek felaketleri; ağrısı, acısı büyür, kocaman olur gecenin içinde ve durmadan zil sesiyle uyanır düşlerinin en zorlu noktasında. Zil sesi, ona, oğlunun geldiğini, sağ salim döndüğünü duyumsatır.

Ancak, bunların hepsi bir düş ve yanılsamadan ibarettir. Öyküde annenin zorlu psikolojik durumu, en içsel derinliklerine kadar aktarılırken; baba, toplumsal sistemden yana görünen, kayıtsız ve anlayışsız tutumuyla, kaba bir bürokrat profili sergiliyor. Düşünsel anlamda da oğlu ve karısıyla çelişkiye düşüyor. En kötüsü, oğlunun nerede olduğunu, kimlerle buluştuğunu, onu arayanlara safdillikle anlatması, oğlunun ve arkadaşlarının gözaltına alınmasına neden olmasıdır. Anne, asla affetmez bu durumu. Boşanmanın kıyısındadırlar; onları birbirlerine bağlayan tek ortak nokta, götürüldükten sonra hiçbir haber alamadıkları oğullarıdır.

Baba, düşüncesizliğinden dolayı pişmandır, araya hatırlı tanıdıklarını koysa da işe yaramaz bir türlü. Oğul, geceler boyu gelmez; anne oğlunu bekler, bekler; “ağrılı kapısında gecenin” … Öykü bu süreğen durumla sona erer. Oğlun gelip gel(e)meyeceğine; akıbetinin ne olduğuna okur karar verecektir artık. Bekleyişler kadar zorlu bir yaşantı yoktur bu dünyada. Annelerin yaşamı çoğu zaman bekleyişlere uyarlanmıştır; doğumu bekler, bebeğinin büyümesini bekler, yürümesini, konuşmasını, yaşamı anlamasını, tek başına ayakta durmasını bekler sürekli. Bu öyküde, annenin dramı, yaşamla ölümün arasında bir yerde; zamanın durduğu, düşlerin tükendiği bir noktada, beklemek, beklemek, beklemektir. Evrensel bir acının sessiz çığlığıdır bu; bir zamanlar Arjantin’de, Şili’de de yankılanan.

12 Eylül konusunu işleyen romanlar da yıllar geçtikçe çoğaldı. Bende iz bırakanlardan birkaçını anmak istiyorum: Ayşegül Devecioğlu’nun Kuş Diline Öykünen, İbrahim Yıldırım’ın Eylül Üçlemesi, Süheyla Acar’ın Yağmurun Yedi Yüzü, Oya Baydar’ın Hiçbir Yere Dönüş ve Sıcak Külleri Kaldı; Şöhret Baltaş’ın Koşarken Yavaşlar Gibi, Latife Tekin’in Gece Dersleri, Unutma Bahçesi, Samim Kocagöz’ün Mor ve Ötesi, Vedat Türkali’nin Mavi Karanlık, Orhan Pamuk’un Sessiz Ev adlı romanları. 12 Eylül’ü işleyen, ama henüz okuma fırsatı bulamadığım pek çok roman ve anı- roman da var edebiyatımızda.

Travmalardan, acılardan kurtulmak, nitelikli bir edebiyata açılmak, belleklerin sislerinden arınarak geleceğin yazın, sanat, düşünce, siyaset ortamını; sağalmış ve sağlıklı bir biçimde yeniden yaratmak ve üretmek gerekiyor.

Ülkemizde güzellikler; umutlarda ve bilinçli gençlerde yoğunlaşıyor. Her şeye rağmen, umutları ve gençleri yanımızdan ayırmadan, onların yaratıcı gücünün öncülüğünde, iyiliklere açılan düşsel bir tekneyle ütopyalarımıza doğru yol alabileceğimize inanıyorum. Özgürlüğe ve maviliklere selam olsun.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kitaplardan doğan kitaplarOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adam Burgess

18 Şubat 2025

İngiliz Edebiyatı Tarihine Kısa Bir Ba..

Her ne kadar tarihçiler İngiliz edebiyatı tarihini farklı şekillerde bölümlendirseler de, kronolojik anlamda ortaklık gösteren dönemler aşağıdaki gibidir. İngiliz edebiyatı, temelinde sözlü geleneğin ve Beowulf gibi erken dönem yazılı eserlerin bulunduğu eski..

Devamı..

Gaziantep’in Otantik Keşif Noktaları

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024