Günümüzde sansür uygulamaları internetin varlığı sayesinde pratik anlamını tamamen yitirdi ama hükümetler yeni bir çare bulmakta gecikmedi.
İran basılı kitaplarla ilk kez 1607 yılında, Karmelit mezhebinin getirdiği matbaa vasıtasıyla tanıştı. Ülkedeki ilk yerleşik matbaaysa Vank Katedrali başpiskoposu Khachatur Kesaratsi tarafından İsfahan’da kuruldu. Basılan ilk kitap 1638 tarihli Davut’un Mezmurları ve onu takip eden bir dizi dini içerikli yayındı. Birkaç yıl sonra çıkan yangında bina tamamen yok oldu. Yönetimin el değiştirip iktidarın Safevilerden Kaçarlara geçtiği iki asır süresince ülkede hiç kitap yayımlanlanmadı.
Yayıncılığın yeniden başlaması 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, modern görüşleriyle tanınan Veliaht Prens Abbas Mirza’nın girişimleri sayesinde gerçekleşti. St. Petersburg’dan getirilen yeni basım teknolojisi hızla yayıldı ve 1834-1896 yılları arasında İsfahan, Tahran, Tebriz ve Urmiye’de çok sayıda matbaa kuruldu. Ama yayıncılık sektörü hem ulemanın bilgi üretimini kendi tekelinde tutma çabası hem de Kaçarların sansür kuralları sebebiyle 1905 yılındaki meşrutiyet dönemine kadar herhangi bir gelişme gösteremedi. 1907 yılında tahta çıkan Muhammet Ali Şah’ın 1908 yılında sıkıyönetim ilan etmesiyle ülke istibdat dönemine girdi ve minör diktatörlük adı verilen bu süreçte yüzlerce gazeteci, yazar ve aydın tutuklandı, sürgüne gönderildi ya da idam edildi.
Yönetim 1925 yılında bir kez daha el değiştirdi. Pehlevilerin ilk yıllarında eğitim ve yayıncılık hiç olmadığı kadar hızlı bir gelişim gösterse de okuryazar oranındaki artış ve yeni düşünce akımlarının basılı yayınlar vasıtasıyla toplumda hızla yayılması iktidar sahipleri açısından kaygı verici bir düzeye ulaşmıştı. 1946 yılındaki yayıncılık kongresinde konuşan Perviz Natel Khan durumu şu sözlerle özetliyordu: “Rıza Şah’ın diktatörlüğü esnasında basın özgürlüğü öylesine kısıtlı ve gazetelere uygulanan sansür öylesine yoğundu ki, lirik şiirler bile Şehrbani (Eski İran Polis Teşkilatı) tarafından sansürlendi. Sansür kurulu şairlere hüzünlü şiirler yazmamaları yönünde emredici tebliğler gönderdi.”
Rejim otokratik hale geldikçe sansürün şiddetti artmış ve 1966 yılında hem yayın hem de dağıtım öncesini kontrol altında tutan kapsamlı bir sansür sistemi kurulmuştu. 1972 yılında hükümet altmıştan fazla yayınevinin faaliyetini durdurdu, malvarlıklarına el koydu ve depolarda tutulan binlerce kitabı imha ettirdi. 1979 yılındaki İslam Devrimi’nin ilk ayları çoğu yazara göre oldukça umut vaat ederken İran-Irak Savaşı’nın başlamasıyla birlikte ekonomik sıkıntılar gerekçe gösterilerek önce yayıncılığa verilen bütün destekler kesildi, ardından sansür tekrar genel bir uygulama haline getirilip uymayanlar açısından çeşitli yaptırımlar öngörüldü. Örneğin 1996 yılında Gorki’nin kitaplarından herhangi birini evde bulundurmanın cezası yedi yıl hapisti.
Günümüzde sansür uygulamaları internetin varlığı sayesinde pratik anlamını tamamen yitirdi ama hükümetler yeni bir çare bulmakta gecikmedi. İran gibi teokratik rejimle yönetilen bir ülke bile neoliberalist hareket tarzını benimseyerek yayıncılara iki seçenek bıraktı: ya egemen ideolojiyi yeniden üreten eserler yayımlamak suretiyle hükümetten mali destek sağlamak ya da iflas etmek. Yayıncıların bulduğu alternatif çıkış yoluysa “okurun kendi kendini sansürlemesi” olarak özetlenebilecek pazar temelli yayıncılıktı. Eleştirel düşünceyi teşvik etmeyen öykü ve romanlar, okurdaki kolektif düşünce algısını yok ederek kişiyi kendi döngüsüne hapseden kişisel gelişim kitapları ve dini yeniden ambalajlayarak modernize etmeye çalışan yayınlar… Son on yıllık süreçte sadece İran’da değil, neredeyse bütün dünyada ağır ekonomik koşullarla yüz yüze kalan yayıncılık sektörü sırf ayakta kalabilmek adına statükoyu yeniden yaratan bir işkoluna dönüşedursun, kendisini rahatlıkla sansür karşıtı ve özgürlükçü olarak tanımlayacak yüz binlerce okur yaptığı seçimlerle bu görünmez sansür tuzağına düştüğünü fark etmedi bile.






