"Vesvese’de görmezden gelinen, habire yontulmaya, kıymetsizleştirilmeye çalışılan; bütün bunlara rağmen yaşamın kenarında nefes almaya, var olmaya çabalayan kadınları anlatmak istedim."
Didem Görkay: Ülkü Hanım, sizi önceki yıllarda ürettiğiniz senaryo ve oyunlarınızdan tanıyoruz. İlk öykü kitabınız geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Öykünün kurmaca türleri arasında en ince işçilik gerektiren türlerin başında geldiğini düşünüyorum. Öykü yazmaya ne zaman ve nasıl başladınız, ilk öykü kitabınız Vesvese nasıl ortaya çıktı?
Ülkü Oktay: Ben yazmaya senaryoyla başladım. Uzun yıllardır iyi de bir öykü okuru olarak senaryo yazarken bir gün öykü de yazabileceğimi hayal ederdim. Tek kişilik oyunlar yazmaya başladıktan sonra bu hayale yaklaştığımı hissettim ve bir süre sonra ufak ufak yazmaya başladım. Sizin de dediğinize katılarak öykü benim için de yazmakla ilgili uzun süre kafa yorduktan sonra cüret edilebilecek yerdeydi.
Dosyadan ilk Small’u yazdıktan sonra aklıma “Uyumsuz Kadınlardan Tuhaf Öyküler” konulu bir dosya hazırlama fikri geldi, sonra da yavaş yavaş öyküler çıkmaya başladı. Uyumsuzluk, sevgisizlik gibi temalar çerçevesinde kadınların korkularına, endişelerine, kâbuslarına yerleşerek vesveselerini dillendirmeye çalıştım.
DG: Vesvese’deki öykülerinizde kadınlık durumları ve annelik incelikle işlenen bir tema olarak göze çarpıyor. Annelik, toplumsal cinsiyet ve kadınların ezilmişliğini gibi dertleri nitelikli biçimlerde ele almışsınız. Bu konulara yoğunlaşma nedeniniz nedir?
ÜO: Yukarıda da belirttiğim gibi benim çıkış noktam uyumsuz kadınlardı. Uyumsuz karakterler benim senaryolarımda da oyunlarımda da sıklıkla çalıştığım bir konu. İçinde yaşadığımız ataerkil toplumun kadınlara ve erkeklere eşit davranmadığını zaten biliyoruz, bir de üstüne “uyumsuzluk” söz konusu ise iki cinse gösterilen toleransın oldukça farklı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Uyumsuzluk erkeklerde çoğu zaman “zeki” olduklarının bir göstergesi gibi yorumlanıyor, ayrıksılıklıkları onları daha “çekici” bile yaparken çok da bir kabul sorunu yaşamıyorlar, hoşgörüden, anlayıştan mahrum bırakılmayıp günün sonunda her türlü bağra basılıyorlar; fakat uyumsuz olan kadın olduğunda aynı anlayışlı, hoşgörülü tavır yerine, dört bir koldan aile içinde, eğitim hayatında, sosyal çevresinde, çalışma hayatında hızla hizaya getirilmek isteniyor, getirilemezse en basitinden yaftalanıyor, yokmuş ya da önemsizmiş gibi davranılıyor. Ben de Vesvese’de bu görmezden duymazdan gelinen, habire yontulmaya, kıymetsizleştirilmeye çalışılan; bütün bunlara rağmen yaşamın kenarında nefes almaya, var olmaya çabalayan kadınları anlatmak istedim.

DG: Öykülerinizin neredeyse tamamında hayal ve gerçek iç içe. Toplumda olup biten her şey sizde ne gibi dönüşümler yaşıyor, öykülerinizi nasıl kurguluyorsunuz, esin kaynaklarınız ve çalışma biçiminiz nasıl?
ÖO: Rüyalar, kâbuslar kişinin en özel, en kendine has, belki de en kendi gibi davranabildiği alanlardır, haliyle birini anlatırken onun yapıp ettikleri, düşünceleri kadar rüyaları, kâbusları da gerçekliğinin bir parçası. Vesvese’deki kadınlar toplumun kenarına itilmiş görmezden gelinmiş karakterler, bu durumun kadınların rüyalarına, kâbuslarına nasıl sirayet ettiğini göstermek onların nasıl bir sevgisizlikle boğuştuklarını anlatmak için önemliydi.
Vesvese’de daha önce çalışmadığım bir şekilde çalıştım, önce öykü kişisi içine sıkıştığı bir durumla kafamda belirdi, sonra yavaş yavaş konuşmaya başladı, ben başka işlere koştururken kafamın arka bir yerinde dönmeye devam etti, bu esnada kim olduğu, nerede yaşadığı, geçmişi gibi detaylar netleşmeye başlayıp duygusuna, atmosferine hakim olduğumu düşündüğümde yazmaya başladım. Yazma sürecinde, birinci taslakları deftere yazdım, bilgisayara geçerken ikinci bir yazım gibi oldu, eksikleri fazlalıkları tespit edip ona göre düzeltmeleri yaptım. Sonra bir kez daha, bir kez daha düzelterek son haline getirdim.
Esin kaynağı olarak tanıdıklarımı ya da hayatlarını yazı konusu yapmayı açıkçası çok tercih etmiyorum, kurmaca o anlamda çok daha büyülü bir yer. Sıfırdan karakter yaratmak ona ses vermek çok daha heyecan verici. Ama tabi ki karşıma çıkan şeyler esin kaynağı olabiliyor, örneğin “Orfoz”u gazetede gördüğüm bir üçüncü sayfa haberi üzerine yazmıştım. Haberde, yanılmıyorsam Urla açıklarında bir balıkçı teknesi içinde sahibi olmadan bulunmuş, balıkçının aranma çalışmalarının devam ettiğini yazıyordu. Ben bu kayıp balıkçının bir eşi olduğunu hayal edip kadının haberi aldıktan sonraki anını kafamda canlandırarak yazmıştım.
DG: Ülkü Hanım, kitabınızın arka kapak yazısında “Tekinsizlik ve kasvet satırlara sinerken ince bir mizah damarlara yürüyor. Kenarda bir çiçek açıyor, karanlık sularda balıklar yüzüyor,” deniyor. Öykülerinizle ilgili bu yalın ve özlü cümleler hakkında neler söylersiniz?
ÜO: Vesvese’deki kadınların çoğunun aslında iç dünyaları bahar bahçe, ama gerçek dünyayla o kadar uyuşamamışlar ki, o yüzden içleri korkuyla, tedirginlikle dolmuş, ama aslında içlerinde çokça sevgi var, fakat ne yazık ki o sevgiyi akıtacak yol bulamamışlar, bulamadıkça da bahçeleri daha kasvetli bir yere dönüşmüş. Aslında zehir gibi zeki bu kadınlar korkularına rağmen etraflarında olan bitenin de gayet farkındalar, bu yüzden anlattıkları öykülerin atmosferi tekinsiz bir yerden mizahi bir tona dönüşebiliyor.
DG: Ülkü Hanım başucu yazarlarınız kimler ve son dönemde neler okudunuz?
ÜO: Başucu yazarlarım Cemil Kavukçu ve Nursel Duruel. Ben belli bir yaşa kadar daha çok roman okumuştum, ta ki Cemil Kavukçu’nun kitaplarıyla tanışana kadar. Cemil Kavukçu’nun kitapları bana öykünün kapılarını aralamış ve her şeyden önce beni iyi bir öykü okuru yapmıştır. Ben küçük bir şehirde doğdum, büyüdüm, Cemil Kavukçu’nun öykülerindeki karakterler aynı benim yetiştiğim yerdeki insanlara benziyorlardı, bu beni çok şaşırtmıştı çünkü o zamana kadar bir romana ya da öyküye girebilmek için üstün bir takım özelliklere sahip olunması gerektiğini zannediyormuşum, kitapları sayesinde bizim hayatlarımızın da edebi bir değeri olabileceğini fark etmiştim.
Nursel Duruel’in “Geyikler, Annem ve Almanya” adlı öyküsünü ilk okuduğumda kalbimin atışı hızlandı, öyle heyecanlandım, sanki odaya gelen ışığın rengi değişmişti, edebiyatın mucizevi geldiği o anlardan birini yaşatmıştı bana. Sonra naif bir şekilde, öyküdeki derede kilim yıkama sahnesini ilkokulda en azından haftada bir defa “Andımız” yerine okusaydık bambaşka çocuklar olabilirdik, diye düşünüp üzüldüğümü hatırlıyorum.
Son dönemde daha çok oyun okudum, Edouard Louis’den Babamı Kim Öldürdü, Can Yayınları roman olarak bastı. Kristof Magnusson’dan Erkek Parkı, Caryl Churchill’den Bulutların Üzerinde. Ayrıca masamın üzerinde hep öykü kitapları bulunur, şu anda da Berin Aral’dan Düz Yokuşun Sakinleri, Kadri Öztopçu’dan Kimsenin Bilmediği İnsanlar, Selçuk Baran’dan Haziran, David Constantine’den Başka Bir Ülkede duruyor.
DG: Salgın sizi nasıl etkiledi, bu dönemde masanızda neler var, önümüzdeki günlerde okurlarınız olarak kaleminizden neler okuyabiliriz?
ÜO: Ben kapanarak yazabiliyorum, o yüzden salgın çalışma şeklimi çok etkilemedi açıkçası. Yakın zamanda bitirmeyi planladığım bir romanım var, küçük bir ilçede geçen bir polisiye, lise öğrencisi bir genç kızın en yakın arkadaşının kaybolmasının ardından onu arama hikâyesi. Bu esnada öykü yazmaya devam ediyorum, onlar da kenarda birikiyorlar. Vesvese kadınlardan tuhaf öykülerdi, roman bittikten sonra da “Erkeklerden Tuhaf Öyküler” konulu bir öykü dosyası hazırlamak istiyorum, bakalım onların endişeleri, kâbusları neler olacak.






