Sevgilim, arkadaşı, onun sevgilisi ve bir de şu yeni tanıştırıldığım kız vardı. Aslında bana kalsa, evde oturup kafa dinlemeyi tercih ederdim. İnsanın bir sevgilisi olunca dışarıya çıkması, sıkış tıkış barlarda sevgilisinin arkadaşlarının konuştukları konularla ilgilenir gibi yapması, glikoz şurubu katılmış Türk biralarından içmesi ve normal biriymiş gibi davranması gerekiyordu.
Sevgilim, arkadaşı ve onun sevgilisi kendi aralarında ortak tanıdıkları birileri hakkında dedikodu yapıyorlardı. Bilmem kim, bilmem kimle yatmış sonra o ona bilmem ne demiş vesaire. Yeni tanıştırıldığım kız, öykülerimi okuduğundan bahsetti. Edebiyatla ilgiliymiş, dergileri takip edermiş. Ayrıntıları çok anlamış değilim ama bir biçimde sevgilim bu kıza benden söz etmiş ve kızın öykülerimi okuduğu ortaya çıkmıştı. “Yalnız,” dedi, “öykülerinde sürekli kendinden bahsetmen bir süre sonra okuru sıkabilir.” “Yazdıklarımda kendimden bahsetmiyorum,” dedim. Birayı dipledim. “Hadi ama, o kadar belli ediyorsun ki bir insanın onları yaşamadan yazmasına olanak yok, metinlerinin üstüne sinmiş resmen.” “Bence,” dedim, “her okuduğunun gerçek olduğuna bu kadar inanma.” “E tabii, sen de haklısın, o kadar iyi bir yazarım ki okur yazdıklarımın sahiciliğine inanıverir, demek ister her yazar, değil mi?” “Bilmiyorum, her yazar ne düşünür, ne der, bilmiyorum.” Gülümsedi.
Tuvalete gittim. Döndüğümde sevgilimin arkadaşı ve onun sevgilisi, Interrail maceralarını anlatıyorlardı. Bu bitli turist anıları benim pek ilgimi çekmiyordu. Zaten canım sıkılmıştı. Öykülerimi okumuş birini bulmuştum, milyonda bir ihtimaldi ama o biri de her haltı çözdüğünü zanneden tiplerdendi. Eve gidip kitap okumak istiyordum. Sevgilimse, sohbet edebileceğim, kendim gibi bir edebiyat meraklısı bulduğum için halimden memnun olduğumu düşünüyordu. Biraz daha oturduk, sonra hesabı ödeyip bardan çıktık. Eve doğru yürüyorduk. “Sandığın kadar safdil değilim,” dedi, “her okuduğu kitaptan sonra yazarına gidip, ‘Bunları gerçekten yaşadınız mı,’ diyenlerden değilim yani.” “Öyle ünlü bir yazar olmadığım ortada, yalnızca birkaç öyküm yayımlandı, abartmanın âlemi yok.” “Bırak şimdi bunları, dinle, yazdıklarında kendini bu kadar belli etme. Bir süre sonra kendini tüketirsin, yazacak şey bulamazsın. Sana yardımcı olabilecek bir yazar arkadaşım var, üçüncü kitabı yayımlanmak üzere, yaratıcı yazarlık dersleri vermeye başladı.”
Artık dinlemiyordum. Yolda gördüğüm sokak kedilerini saymaya başladım. Adımlarımı yavaşlatıp grubun gerisine düşmüştüm. Dokuz tane oldu. Bir tane de minicik yavru, bir otomobilin altından kafasını uzatıp patisiyle biz insanların göremedikleri bir yaratığa doğru hamle yaptı. On birinci kedide önden kahkaha sesleri geldi. Kız dönüp sırıttı. “Bunları da yazar mısın bir gün?” “Neyi,” dedim. “Hadi ama,” dedi, “beni yazacaksın, adım gibi biliyorum bunu.” Tanışalı üç saat olmuştu ve kız hakkında yazmak isteseydim bile ne yazabileceğime dair tek bir fikrim yoktu. Tek bildiğim, ne söylersem söyleyeyim onu herhangi bir şeyle ilgili ikna edemeyeceğimdi. İnsanları o kadar da sevmediğimi düşünmeye başladım. Belki bir evcil hayvan edinebilirdim. Çöp kutusunun kıyısında parçalanmış bir kedi ölüsü vardı. Bir zamanlar sevimli bir şey idiyse bile şimdi bundan eser kalmamıştı. Neredeyse yarısı yoktu hayvanın. Geriye kalan iğrenç bir leş. Baktım, yine de emin olamadım. On iki, diye düşündüm, sayılır mı ki bu?






