Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

30 Kasım 2021

Öykü

Ağır Yolcu

Mustafa Seyfi

Paylaş

4

0


“Ne korkunçtur düşmek kavganın haricinde.”

Nazım Hikmet

Ben bu yolu yıllardır tepiyorum. Yolda ayak izlerim, ayaklarımda yolun tozu toprağı. Yolculukla kardeş bir ömür. Tenimin rengi kadar koyu, sırtımdaki kabuk kadar ağır.

Bu yol ilk vakitler şu eşeleyip geceleri koynuna girdiğim topraktandı da sonraları insan icadı asfaltı döküp kuruttular yolu, öldürdüler. Evet, toprağın da bir canı vardır. Hele ki benim gibi, sırtında bir dünya yük taşıyan ihtiyarlar üzerinde gide gele onu bir patikaya çevirdilerse, daha da fena. Asfalt dökerek canını alırsınız onun, buzdan bir kabre sokmuş olursunuz.

Genç yolcular benim gibi değil, asfalt denen şu soğuk halıyı bile severler. Onların da parmak uçlarındaki sert tırnakları kırılır, onların da ayakları asfalta sürtünmekten yaralar alır, onların da sırtındaki yük bir dünya ama aldırış ettikleri yok. Gençliğe güvenip de bedeni hırpalamanın en açık örneğidir bu. Halbuki bilseler zamanın ne çabuk geçtiğini, benden daha çok söylenecekler ya haberleri yok.

Ben bu yolu bir ömürdür tepiyorum. Nice kavgalar, kanlı devrimler gördüm bu ormanda. Her seferinde soktum kafamı kabuğumdan içeri, yarım yamalak kulak verdim akıp giden hengameye. Yolum belli, şurada yaşayacağım yılım belli. Bütün bu kavgalar birer çaba; dövüşenlerin hepsi bir şey olmak, önemli hissetmek peşinde. Bir şey olmak istemiyorum ki oysa ben, bir şeyler yapmak istiyorum sadece. Beni mutlu edecek şeyler. Karnım tam doysun, uykum deliksiz olsun yeter…

Ormanda kimin hükmü geçiyor, kim mazlum kim zalim? Bana ne bunlardan… Hayatını ağır çekim yaşayan, yükü ağır ihtiyar bir kaplumbağayım ben altı üstü. Acaba hangi kuytudan yemek yiyecek, hangi pınar gözünden suyumu içeceğim ölmeden evvel? Bunlardan daha önemli hiçbir şey yok benim için hayatta…

Belki de hayatım bir zamanlama hatasıydı. Baştan başa bir yanlışlık yani. Bizlere de bir kitap indirilse, hepimizi anlayacak bir peygamber tayin edilse gider sorardım, okurdum, danışırdım. Ama o da yok. Asfaltla ilgili aklımın içinde bir cehennem yükü soru… Neyse ki gide gele alıştım bu asfalt denen belaya da. Alıştığım için ne kadar güçlü olduğuma şaşırdı diğer kaplumbağalar. Bir şeylere alışıp gözünü kapatan herkese güçlü diyorlar.

O geceydi, ay akıyordu suyun yüzünde. İçim, buruşuk tenim gibi kurumuştu. Ayın karıştığı suya inmek için hareketlendim. Toprak refüjden bir müddet ilerleyip, asfalta atmak zorunda kaldım kendimi. İnsanların dört tekerli hurda yığınları, benim bütün ömrümce ulaşamayacağım bir sürat ile rüzgâra karışarak ve gözlerinden kuvvetli ışıklar saçarak geçiyorlardı. Kendimi sakınmak maksadıyla kaldırıp indirdim ayaklarımı. Yolun suretini çıkarmaya yemin etmişçesine sakin hareket ediyordum. Yorgundum, susamıştım, yükümün altında eziliyordum. Suyun kokusunu, içimi coşturan sesini takip ederek ilerliyordum.

Bazen düşünüp dururum bu fukara kaplumbağa aklımla; ya her şey simülasyonsa, yalnız acı gerçekse? Şu asfalttan indiğim her seferde ayaklarıma çöreklenen silme acı gibi acılar mesela. Ayaklarımdan başlayıp bütün bedenime yayılıyor hep. İsyansız, sorgusuz yürüyorum gene. Biz hayvanlar birer teselliyiz keder üretimi şu insanlar için. Tanrı insanlarda yaptığı hataları bizde telafi ediyor, insanlığın sivri dikenlerini bizimle törpülüyor. Çünkü o kadar çok yanlış yapmış ki bu dik yürüyen gelincikleri yaparken. En azından gidip soracak bir peyga... Bunu zaten dilemiştim.

Suya inen hafif eğimli yolun başındaydım. İlerledikçe suyun kokusu, midemden evvel burnuma hücum ediyordu. Kuduran susuzluğum, iştahımı kamçıladı. İlerledim. Adımlarım hızlanmıştı sanki. Önüme çıkan başka bir ayağa takılarak yuvarlandım ve ters döndüm. Tersten baktığım manzarada benim gibi, ama genç kabuklar beliriverdi:

“Nereye ihtiyar?”

“Su içmeye” dedim tersten konuşarak ve sözlerimin muhatabına tersten gitmediğini umarak.

“Bütün orman kavgaya tutuşmuşken sadece su içmekle ilgileniyorsun. İlginç…”

Bu defa sözüm ters de gitse doğru anlarlardı:

“Neden?”

“İnsanlarla kavgaya tutuştuk. Bu kıyı, savaş noktası. Suyunu başka yerden içmelisin.”

“Nereden?”

“Başka bir kıyıdan.”

Kıyılar farklı, ama su aynıydı. Haberim olmadan özel mülkiyet sistemine mi geçilmişti ormanda?

“Hep buradan içerim ama ben suyumu.”

“Bundan sonra içmeyeceksin ya da savaşın bitmesini bekleyeceksin…”

“Savaş ne zaman biter ki?”

“Kim bilir? Ama sen de bize yardım edersen, daha çabuk sonlanır mücadelemiz.”

Dünya terse dönünce her şey daha korkutucu hale geliyordu. Savaş, kavga, kan… Gömüldüğüm yalnızlığımda, ormanda olup biten çok şeyi kaçırmış olmalıydım.

“İyi ama ben hiç savaşmadım ki… Nereden çıktı bu savaş? Tesadüfe bak…”

“Savaş hiçbir zaman kaza veya tesadüf değildir.”

Sloganların altında büyük yalanlar yatar her zaman, iyi bilirim. Yine de karşı çıkmadım. Nice devrimler, kanlı kavgalar görmüştüm de her defasında kafamı kabuğumdan içeri sokup kendimi kurtarmıştım. Çünkü daha evvel kendi türümden birileri hiç dahil olmamışlardı bu işlere. Gel gör ki bu defa kaplumbağalar bile müdahildi kavgaya ve her kavga gibi bu kavga da kendine yeni kurbanlar arıyordu.

            “Ben savaşa katılmam” dedim çekinerek, “oldum olası böyle yaşadım, bütün belalardan kaçarak. Üstelik insanlarla ne diye kavgaya tutuşuyorsunuz ki?”

“Tutuşuyorsunuz değil; tutuşuyoruz demen lazım ihtiyar. Sen de bu kavganın bir parçasısın. Bu defa kendi içimizde değil kavga, en büyük bela ile savaşıyoruz.”

“İnsanlar hakkında neden böyle konuşuyorsun?”

Genç kaplumbağa bilgiç bir tavırla gülümseyip asfalttan yaralı ayaklarımı gösterdi:

“Ayaklarının haline bakıver, ne demek istediğimi anlayacaksın. Belki de çoktan anladın, ama kabul etmemek için bu itirazın. Besbelli korkuyorsun.”

Utanç içinde ayaklarımı kabuğuma soktum. Bunu görüp gülümsediler hep bir ağızdan.

“Yine de” dedim, “istersek sade bu orman değil, dünyadaki bütün hayvanlar bir araya gelelim… Gene de alt edemeyiz onları!”

Uzun uzun ve hiçbir şey demeden baktılar suratıma. İşe yaramazlığımı yüzüme vurmak istercesine küçümser tavırlarla uzaklaştılar.

Eğildim, dudaklarımı suya değdirdim. Suyun tadı mı değişmişti, yoksa ben mi değişmiştim? Tedirgindim. İlk yudumu alır almaz ormanın derinliklerinden bir gürültü koptu. Az kalsın içtiğim bir yudum suda boğulacaktım. Ağzımdan sızan damlalarla gürültüye döndüm. Üç asırdır gördüğüm, dibinde yüce bir gölgeden gayrısı bulunmayan yüce ağaçlar, insan icadı barut ateşleriyle aydınlanmıştı. Buna daha çok kararma da denebilirdi.

Orman yaralanmıştı; yarasından taze kan akıyor, yerine koyu bir irin doluşuyordu. Bağıran hayvanların acı dolu çığlıkları göğü dolduruyordu. Haklı çıkmıştım, bütün hayatım boyunca haklı çıkmaktan haz almıştım. Ama bu gürültüleri işitince, ilk defa bir konuda sonuna kadar haksız çıkmak istedim.

Gecenin sonuna doğru hayvanların sesi soluğu kesildi. Göğün karanlıktan maviye aktığı ilk sabah saatlerinde ormanda büyük bir yangın hasıl oldu. Büyük ağaçlar, ateşin içinde küçülerek dumana, ise karıştılar. Yanan ağaçların peşi sıra, taze ceset kokuları sardı ormanı. Bu kokudan kaçmak için kendimi çarçabuk suya attım. Anladım ki kavgaya katılan orman ahalisi, tamamıyla katledilmişti. Ateşe tepki vermeyen, yanıp giden sessizlik bunu işaret ediyordu.

Yangının koyu sarı gölgesi gitgide yayıldı ormanın içinde. Gittiği her yerde, var olan bayram havasını cenaze merasimine çeviriyordu yangın. Günlerce sürdü, haftalarca belki. Yıllardır yaptığımı bu defa daha uzun yapıp kabuğumla beraber bir kaya dibine sığındım, kafamı arada sırada uzatmak dışında hiç çıkmadım. İçimden ara sıra göğe doğru isyan etmek, göklere haykırmak geldi. Keşke bize de bir peygamber…

Yangının şiddeti azaldı, sonra tamamen söndü. Sönmesi bile günlerce sürdü. Birkaç gün de benim ebedi huyum korkaklık… Dışarı çıktım. Her yer küle bürünmüştü, ormanda tek hâkim renk kül rengiydi. İçimden bir kaya parçası koptu, dipsiz karanlık bir uçuruma yuvarlandı. Ardında bıraktığı kül dumanı içinde dolandım ormanı. Ne bir bülbül ötüyordu artık, ne bir kemirgen geçiyordu hızla önümden. Çalının ardından yılan çıkacak, ağacın dalından üzerinize bir avcı atlayacak korkusu da yoktu. Orman mezuna kalmış bir sınıf gibi bomboştu, devamsızlığa mı kalmıştım ne? Sırtımdaki kabuk kadar eskim olan etliye sütlüye dokunmama alışkanlığımdan tiksinti duydum o an. Keşke kavgada vurulup ölseydim de şimdi böyle yalnız kalmasaydım.

İnsanlar, ormanın cesedi üzerine mezarlık böcekleri gibi üşüştüler. Ormanın içinde sadece belli bir yerde, cılız bir damar gibi duran asfalt yollar her yeri sardı. Beton bir kansere mahkûm oldu eski sağlıklı, gürbüz ormanımız. Sonrasında asfaltın soğuk kardeşi binalar. Yapay sokak lambalarının ışığında daha da kapandım içime. Şimdi bütün orman, bu küllenmiş enkazıyla mazlum, bütün insanlarsa zalimdi. Tek başıma kalmıştım. Keşke kavgada vurulup ölseydim de…

Ormanın tamamen yanıp kül olması birkaç gün almıştı, yerine dikilen binalarsa birkaç yıl. Ama sanki yangın daha uzun, işgal daha kısa sürmüş gibi geldi bana hep. Şimdi bir başıma ayrılıyorum artık orman olmayan bu işgal bölgesinden. Benim işgaliyem buraları terk etmek, hem de ağır bir yolcu olarak.

Başlıktaki resim: Padgett Mason, "Deniz Kaplumbağası"

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

2020 Oscar Ödüllerini Kazananlar Belli..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Apolline Guillot

27 Ekim 2025

Çeşitlilik ve Kapsayıcılık Politikalar..

Amerikalı düşünür Susan Neiman: “Her kültür kendisini başka kültürlerden aldığı etkilerle inşa eder ve bu da, aslında kültürün ölümüne yol açan kültürel öykünme korkusundan kurtulmamız gerektiği anlamına gelir. ”Lib..

Devamı..

Petrol ve Gökkuşağı: Çölde Piknik’te Ç..

Şevval Tufan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024