annem öleli çok oldu! sizinkini bilmem… hiçbir şey gelmiyor aklıma gün boyu, her gün boyu bâzen. az değil hatırlamak için çırpındığım vakitler. tastamam unuttuğum günler, aylar ne çok.. yıllarda mı sıra, ne! çocukluğuma gitmek pek dert. gençliğim zâten zulüm. şu yaşlı yaşlarım hiç fenâ değil az-biraz yâd etmek için annemi. nasıl geçti çocukluğu, genç oldu mu sâhiden, ya yaşlılığı, yaşamadığı ve ölürken neler düştü aklına, ya düşleri, ya hisleri neydi acep desem kendimce, neye yarar ki pek ayıp! hem hatırlama doğuranını, büyütenini, yaşatanını hem de hesap-kitap yap hayatı üzre, yılları içre.. bu nasıl sevgi, mihnet, ahlâk; hayret! sen, en fazla ye-bitir kendini dedim, kendime. derdine yan, aklına şaş, ruhunu tırmala kan-revân küt tırnaklarınla, sivri sarı üç-beş dişinle ya da yürü-git işine!. sana yaraşandır tıknefes ve de ölgün zamanlar, ölümüne gebe! anar gibi yapmak dedim, anar gibi yapma dedim, anamamak, anamamak ve heyhat! güçsüz, yersiz-yurtsuz ve densiz hiçe, yoka, boşa ağlamak; boşu boşuna… sanmayın ki istemiyorum anmak; anılarca emeklemek, yürümek, koşmak.. beynim sığ, beynim! şuncacık etten buncacık emek! ne bekliyorsunuz benden ey sağırlar, lâllar, âmâlar; ey gaddarlar, ey cellâtlar.. zâten zorluyor hayat; bir de güne sığdırmak geçmişi… tanrı mıyım ben! neyse ne… hem öfkem kime, deyip, sövdüm, söylendim kendi kendime de, nâfile! anneme dönüyorum dedim yine yüzümü.. döndüm, sırtımdan öte: okulöncesiymiş, okul yıllarıymış, iş-güç zamanlarıymış.. geldi-geçti her şey benden de, annem nerede.. görünmüyor hiç! rüyalarda, kâbûslarda.. düşlerde de yok: annem yok: nerde, nerde, nerde? ‘yerde: toprakta: âh birkaç çürük kemik’ diyor mezarcı da, sövesim geliyor.. dövesim… inanasım gelmiyor, ne ki gerçek; âh o acı gerçek, kötü gerçek, yalan gerçek… herkes yarınsız.. anladım.. siz de anladınız mı, bilemem… acının tarihidir yaşamak. yaşlanmak kötülüktür bedene, beyne, ruha… sırf bu yüzden bile sevilemez dün. zaman, her zaman herkese aynı sesle ‘merhaba!’ demiyor! senin annen, benim annem gibi mi yaşadı, yaşlandı, öldü? ya onunki, ötekininki, berikininki… nerden bileyim… şu kadın ‘âdem-havvâ’ diyor, bu adam “hava-cıva!” ama bir ‘annelik’tir gidiyor, babalıktan beter! belki de siz, freud’u hiç sevemediniz? ‘dallandırıp çatallandırma’ diyor, ‘durumu daha da’, mezarcı: ‘kabir azâbı çekti mi, sırâtta tökezledi mi, ateşe bandı mı cehennemde yoksa cennette mi, sen ona bak! bak, yoksa açarım mezarı, görürsün gününü!’ kaç ter eder bir gözyaşım, diyemedim! lâfı uzattım, durdum tam burada: tatlı mı, ekşi mi; ağır mı, acı mı; mayhoş mu, kekremsi mi kokusu bilemedim, gül memelerinden çağlayan ak sütün! bildiğim, bir gün, öğle üzre, nefes nefese evi süpürdükten, balkondan topladıktan sonra çamaşırları ve sofraya sunduğunda kuru-pilav ile cacığı, boncuk boncuk alnında düğümlenen ve birden dağılıp düşen üç koca damla, üç ter! birden bildim gözlerimde yananın hüzün olduğunu… ve dilim ömrüme haykırdı içli içli, için için, işte annen; senin annen! işte annem: her dâim unutmadığım, aklımdan çıkmayan tek tablo, tek resim, tek fotoğraf, tek kare, tek dâire; ruhuma çivilenen biricik ân; en siyâh, en koyu, en derin, en dip anı; sonsuz acı, ölümüme az kalsa da, annem öleli çok olsa da.






