Aramdar
3 Kasım 2018 Öykü

Aramdar


Twitter'da Paylaş
0

Bütün gece sokak lambalarından düşen karların sesini dinleyip onun yere düşüş ahengiyle kafamı boşaltmaya çalıştım. O terbiyesiz, kendine ait hiçbir bilgisi olmayan sürekli başkalarının artantı bilgileriyle beslenip kendine mal edemeden satmaya çalışan, iyi eğitim alsın diye gönderildiği yerlerden yalnızca karaciğerini çürüttüğü en pahalı içkilerin tadımıyla son bulan yurtdışı maceralarından ortaya çıkan çiğ insana nasıl bu kadar kendimi kaptırdım bilemiyorum. Arkadaşlarımla flört etti, saçma sapan kıskançlıkları ile psikopat ayağına yatıp kendine bağlamaya çalıştı, etkili de oldu. Ben zaten hiçbir zaman tek eşliliği yapamadım ama maço tavırları beni bir nebze oyaladı. Ben neysem oyum, evet itiraf ediyorum çok çabuk sıkılıyorum, karşımdakini elde edip bir ahenge ulaşınca hayatım amaçsızlaşıyor ve yeni yerlere yelken açma ihtiyacı duyuyorum. Peki ya diğer zavallılar ölümsüz olacak aşklarını bulduklarını sanıp beyaz atlı prenslerine yapışıp aşkım nidalarıyla ortada gezip sürekli ilişkilerini taze tutmak için başka bir çifte ihtiyaç duyanlar. Aslında çok da bir şey beklemiyorum, tek aradığım içtenlik, yalandan uzak olması ve olduğu gibi görünmesi. Bunların hepsini kendinde barındıranlara ne oldu, nasıl bu kadar yozlaştık. Ben miydim acaba bu çevrenin içine giren, yoksa herkes mi bu hali aldı.

Müziğin sesi beni bu düşüncelerden çok kısa bir zamanda kurtardı ve en şık kıyafetlerimi giyinip önce kuaföre sonrada arkadaşlarımla güzel bir brunch için anlaştığımız kafeye gittik. Bol bol dedikodu yapıp oradaki yakışıklıları süzdük, sonra da bol bol alışveriş. Günün sonunda romantik bir film izlemeye başlayacaktık, ta ki arkadaşım annemin benim için özel doldurduğu DVD’yi koyana kadar. Bütün keyfim kaçmış, boğazımda kocaman bir yumru kalmıştı. Sesleri duyuyor ama anlamlandıramıyordum. Tek hatırladığım, hepiniz şimdi çıkıyorsunuz dediğim. Yatağa bir külçe gibi attım kendimi, beynim bomboştu, anılar yok gibiydi. Kafamı dağıtmak için bir kitap aldım, daha önce hiç fark etmediğim bir yazı vardı üstünde, yazıya tabii ki aşinaydım melek annemin inci gibi el yazısıyla yazılmıştı.

 

Güzeller güzeli kanatsız meleğim,

Sen daha küçücükken gördün iyiyi kötüyü dostu düşmanı

Küçücükken öğrenmek zorunda kaldın karanlıkların içerisinden maskeli adamların çıkıp etrafa zarar verdiğini, havada aydınlananın havai fişek olmadığını evi barkı hayatı canını alabilecek top mermisi olabileceğini

Maalesef ki çok yakından gördün günahsız bebeklerin annelerinin cansız bedenlerinde kasılıp kalmalarını

Her şeye rağmen aklının kapılarını kapamadın gerçek dünyaya güçlü kaldın

Bunun üstesinden gelen her şeyin üstesinden gelir

Sana güvenim sonsuz sakın sorgulamaktan ve gerçekleri aramaktan vazgeçme güzel kızım

Seni koşulsuz şartsız benim kızım olduğun için en başta sevmiş ve hep sevecek olan

Annen

 

Gözyaşlarım sanki sel olmuş akıyordu. Yüzümde en ufak bir mimik değişimi olmuyordu. Durduramıyordum kendimi, gözümün önünde hep o bebek vardı. Etraf çok hızlı dönüyor midem korkunç kabarıyordu. Senelerdir yaşadığım aymazlık sanki beni unuttuğum veya unutmaya çalıştığım için cezalandırıyor, çıkardıkça çıkarıyordum. En son ne zaman ne yaptığımı hatırlayamıyorum ama sabah temizlikçi beni banyodaki peluj takımın üzerinden korkuyla doğrultmaya çalışırken gözlerimi açtım. Birkaç saat mi gün mü yıl mı anlam veremediğim zaman bloklarında sürekli iğneler yapıyorlardı. Kendimi hissetmeye başladığımda aradan üç ay gibi bir süre geçmişti. Çok zayıflamıştım, gözlerimin altında kocaman halkalar vardı ama asıl uzun zamandır silmeyi başardığımı zannettiğim yüreğimin üstüne çöken acı yine vardı, hep vardı. Sözde arkadaşlarla yapmacık kıyamamlara, sahte sevgi gösterilerine tahammülüm yoktu artık. Senelerdir kendimi korumaya aldığım saçma sapan zenginlik zırhıyla taçlandırdığım kafesim etime geçiyor âdeta beni parçalara ayırıyordu. Her şeyi bırakıp kalbimin ucunun bağlı olduğu topraklara ulaşmak için yola çıktım, sade bir vatandaş gibi otobüs biletimi aldım, valiz bile almadan yola koyuldum. Yirmi dört saat sürmesi gereken yolculuk sürekli arandığımız için oldukça uzamıştı. Bütün yol boyu babamın omuzlarında karşıda en güzel ihtişamıyla Mezopotamya ve yavru ağzı elbisesiyle güzeller güzeli annemle aklımda son kalan bu mutlu ânımız canlanıyordu hep. İçten içe kendime daha da kızıyordum. Yaşananları örtbas etmeye çalıştığım için belki de, aklım kendini korumak için bu oyuna katlanmıştı. Sonuç olarak şundan emindim ki, bu topraklar beni kendinden daha fazla uzak tutamayacaktı. Otogarda inip yürümeye başladım. Nerdeyse hiçbir şey değişmemişti sabah dokuz olmasına rağmen sıcak içime işliyordu her şeyde olduğu gibi sıcak bile yüzünü dolaysız gösteriyordu. Diğer yaşadığım yerlerdeki gibi hafif hafif esen rüzgâr perdelemiyordu neyse oydu. Dükkânlardaki insanlar sıcaktan bıkkın bir şekilde gölgede oturmuş hareketleri yavaşlamış ama gözleri ve ağızları her zamanki gibi iş başındaydı. Söylenen sözler aşina ama anlaşılmazdı. Her şeye rağmen her yerde iğreti olduğumu bana hissettiren iç rahatsızlığım, kulaklarımı tırmalayan isyanım dinmiş durulmuştu. Buranın sarp çorak ve hırçın yapısı ruhumu bir anda evcilleştirmişti. Annem, sen de adın gibi sürekli çağlayarak akıyorsun derdi. Doğru, bu kadar yol yorgunluğuna rağmen köklerimi saldığım bu topraklar beni çoğaltıyordu. Tek tanıdığım en vefalı yardımcımız Agres’ten başka kimse kalmamıştı. Eski postanenin önünden geçip eski ilkokuluma giden kestirme yolda ilerlemeye başladım. Sıcak mıydı beni çarpan yoksa seneler sonra buraya gelip yüzleşmem miydi. Taş evin dışarıya bakan avlusunda hepimiz toplanmış sek sek oynuyorduk. Akşama doğru annelerimiz gelip bize zorla yemek yedirmek için piknik ortamı yaratıyorlardı. Yıldızların ve sokak lambasının altında yapılan o kapı önü muhabbetleri mis sabun kokan annelerin kıyafetleri fesattan uzak, saf katıksız sevgiler ve söylemler, çocukların yarış atı pozisyonuna düşürülmediği, gerçekten özünün özü torunlar ve can parçaları çocuklar, herkes bir arada neşeyle günü bitirirdik. Her pazar sabahı bandolar geçer Türk marşı çalardı. Babam o sıralar askerde olduğu için bana bu şekilde mesaj gönderdiğini düşünür, annem de şafak zamanını geri sayardı. Minik Berfu da, baba asker dum dum dum diye bayrak sallardı. O zamanlar paylaştığımız bu anlar o kadar coşku doluydu ki, kortejin sonuna doğru anneler de çocuklar da ağlamaya başlardı. Minik Berfu’nun annesi de yakınları da, bir şeylerin unutulmaması gerektiğinin üstüne basıldığının ayrımını bile yapamayacak kadar tertemiz bir sevgiyle bu topraklara ve insanlara bağlılardı. Abbaralardan (taştan kubbeli geçitler) gün batımıyla evlerine dağılan kuşların cıvıltısına benzer bir sesle her akşam hava kararmadan eve dönerdik. Bir güzel aklanıp paklanıp yemeklerimizi yedikten sonra dizimiz başlıyor diyebileceğimiz diziler yoktu, zaten bizim yıldızlarla bezenmiş şimdiki sosyetik localara taş çıkaracak özel cibinlikli tahtlarımız vardı. Karşımızda Artuklular’dan kalma taşın ne kadar güzel işlenebileceğinin en mükemmel haliyle, benim çok uzun süre bütün camilerin bu şekilde olduğunu düşündüğüm zamanın her türlü koşuluna rağmen ayakta kalan tarihi eserimiz vardı. Hemen onun yanında yazın en büyük keyfi yazlık sinemamız. Geri kalmış ve çağdaş olmayan diye adlandırılan bu topraklarda kızlı erkekli izlenen Türk filmleri, şişelerde içilen gazozumuz, ki alıp içmek bile dünyanın yedi harikasından gelen en değerli hediyelere bedeldi. Öyle bir manzara düşünün ki gündüz kahverenginin bütün tonlarına bürünen göz alabildiğince Mezopotamya gece el ayak çekildiğinde taşın doğanın en mis kokusu ve karşınızda sanki deniz varmış imajı veren Suriye sınırının ışıkları. Bütün bunlara bir de anneciğimin tatlı masalları ve baş kahraman olarak ben ortaya çıkınca, daha sonra halamın sıcak sıcak kavurduğu kavun çekirdeğinin mis kokusu ve sabahlara kadar süren tatlı sohbetlerin nerde kesildiğini hiçbir zaman bilemeden uykunun en derinine vurmak ve gözünü açtığında parlak masmavi gökyüzüyle uyanmak hayatımın en vazgeçilmez anlarıydı. Abacığımın sesiyle bir anda kendime geldim. Ayakları çıplak, üstünde yerlere kadar uzanan çiçekli bir elbise, sımsıkı bağlanmış saçlar, buğulu gözler ve dünyanın en güzel gülüşüyle ortaya çıkan minik gamzeler. Koşarak bana geldi, sımsıkı sarıldı, kokusunu içime çektim, hem çok tanıdık hem de çok uzaktı. Kim olduğunu hatırlayamıyordum ama sorduğu sorular o tatlı işvesi, cilvesi, etrafı tanıma ve öğrenme isteği beni bir anda kendine bağlamıştı. Onun sayesinde bizim taş eve girme cesaretini toplayabildim. Elimi sanki cesur ol iyi ki geldin özüne dönmenin zamanı çoktan gelmişti der gibi sımsıkı tutup ileriye doğru yönlendiriyor ve güç veriyordu. İçeriye girince geniş avluyu geçip dış terasta daha önce el işlemeleriyle göz nuruyla hazırlanan yatak takımlarının atıldığı tahtların olduğu terasa geldik. Tabii ki onun yerinde yeller esiyordu tek kalıcı olan babamla benim de yardım ettiğimiz güvercin eviydi. Babam, güzel kızım sevgi, özen, ihtimamı gerçekten gösterdiğinde aldığın en büyük armağan sadakattir derdi. Bunun en güzel örneğini de güvercinlerimiz verirdi. Küçük arkadaşımla birlikte Aramdar güvercinlerin yanında durup onları öyle öpüp kokladık ki havanın karadığını bile fark etmedik. Saçı sakalı birbirine karışmış yaşlıca bir meczup Aramdar’ı yanımdan ite kaka ağlatarak aldı ve gitti. Agres benim için yöresel yemekler hazırlatmıştı. Bir lokma almamla birlikte göz pınarlarımın çalışması katlandı ve o gece hiç durmadı. Sabaha kadar ne düşündüğümü de bilmeden hıçkıra hıçkıra ağladım. Ara sıra sanrılı uykudan çok bayılmalar ve kendinden geçmeler yaşadığımda minik bir bebeğin çığlıklarıyla gözlerimi açtım. Ah sevgili Agres baş ucumdan bir dakika bile ayrılamadı, ne yapacağını bilemiyordu. Dili olsa neler derdi bilemiyorum ama alnıma ve ayaklarımın altına nefesimi açan, aynı zamanda sürüldüğü yeri yakan ve belli bir süre sonra sanki orada kelebekler yürüyormuş gibi hissettiğim bir şey sürüyordu. Sabah olduğunda Aramdar’ın şen sesiyle gözlerimi açtım. Beraber güzel bir kahvaltı yaptık, ben biraz gazete okudum o da dışarı çıkıp oynamaya başladı. Oyalandıktan sonra geldi birlikte evcilik oynamam için o kadar ısrar etti ki kıramadım. Güvercin evinin yanında en yukarıya çıkan merdivenlerin olduğu yere kilimlerini sermiş, ağaç dallarından ve yapraklardan evcilik malzemeleri oluşturmuştu. Merdivenlerin hemen bitiminde incir ağacı ve onun altında da kırık dökük plastik oyuncağa benzer parçalar ve gazeteden bir öbek duruyordu. Gözlerinde arkadaşına hem en güzelini gösterip onunla bir şey paylaşmanın mutluluğu hem de en çırılçıplak halini göstermenin ıstırabı vardı. Bütün özeli onun için en değerli eşyaları oradaydı.

Tam o sırada telefonum çaldı. Arayan güya yakın arkadaşlarımdan biriydi. Günlerdir bana ulaşamadıklarını, nasıl olduğumu soruyordu. Her şeyin yolunda olduğunu, tatile çıktığımı söyledim. Sanki günlerdir buhran yaşamıyormuşum gibi gülüp dedikodu yapmaya başladık. Kendime inanamıyordum nasıl bir çift kişilik geliştirmiştim. Bana gözünün ucunda koca koca damlalarla bakan Aramdar artık gülmüyordu telefonu kapadığımda. Sen de annem ve babam gibi bırakıp beni gideceksin, bir daha sesini bile duyamayacağım, git buradan diye beni mabedinden kovdu. Gitmedim gidemedim, ona sımsıkı sarılıp ağlama krizi son bulsun diye bekledim. Önünü arkasını düşünmeden söz verdim, onu bırakıp hiçbir yere gitmeyeceğim diye. Onun yaşındaki çocukların sahip olduğu Barbie evi veya Disney kahramanlarından oluşan tente çadırları yoktu, hayatında adını bile telaffuz edemeyeceği Baby TV’nin kahramanlarını izleme şansı da yoktu, çıkartmalı özel koleksiyon kitapları, diğer markalı ortak paydalar yaratmaya çalıştıkları ortak ticarethane olarak görülen ebeveynleri de yoktu. O yok yok ülkesinin baş kahramanı kendi hamuruyla yoğrulan kocaman yüreği eşsiz hayal gücü olan hiçleri var eden yoklara değer katan bir kayıp prenses. İçim onunla dolup taşıyordu, beni burkan neydi ona bu kadar kenetleyen bilemiyorum. Gerçeklerle yüzleşmeye gelmiştim ama bir türlü gerçek dünyaya çıkamıyordum, her gün miniğimle birlikteydim.

Bahar kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Hemen arkamızdaki dağda bulunan ağaçları çağla basmıştı. Her yerde papatyalar vardı. Agres’le birlikte o gün piknik yapmaya karar verdik. Doğa o kadar güzeldi ki bütün gün ağaçların üstüne çıktık, papatyalardan taçlar yaptık. Hazırladığımız yemeklerden bol bol yedik, ilerleyen zamanlarda uykunun kucağına yuvarlandık. İki sarhoşun narasıyla gözümüzü açtık. Ben gözüm açık olmasına rağmen seneler önce üzerime gelen poşulu nefesi leş gibi içki ve sigara kokan insanın üstümde olduğunu görüyordum. Deliler gibi bağırmama rağmen sesim çıkmıyordu, elim ayağım kolum kımıldamıyordu, kendimi savunamıyordum ama savunmak mı istemiyordum, kim olsa bu acıdan, bu tarifi mümkün olamayan aşağılanmadan bir an önce kaçmak isterdi ya sadık Agres, ne demeli var gücüyle onlara karşı koymaya çalışırken elinde bıçakla dilini tutuyordu. Siyah beyaz poşuludan sonra geleni görünce aklım zaten tamamen uçtu gözümü açtığımda annem sımsıkı elimi tutuyordu. Tekrar gözümü açtığımda Aramdar sımsıkı bana sarılmış, mışıl mışıl uyuyordu. Herşey birbirinin içine geçmişti. Agres sus işareti yaptı ve, gittiler dedi. Gidenler kimlerdi aklım yine bana neler oynuyordu. Annem hani ben güçlüydüm hani her şeye göğüs gerecek kadar her şeye muktedirdim. Lütfen beni görüyorsan yardım et bana.

Uzun zamandır beni yemeğe çağıran akrabalarıma yemeğe gittim. Masada bir kuş sütü eksikti. Zamanın taş evini tekrardan inşa edip içine günceli de ekleyerek otantikliğini kaybetmeden içinde nice anılarımızın olduğu evlerimizi ticarethane kapısı yapmışlardı. Gelen turistlerin yurtdışı özentisiyle Türkçeyi katlederek, ayy süper olmuş tatlım bir de şu ambiansa bak lafları havalarda uçuştukça Aramdar’ın oyuncak evine gizli gizli girip talan eden biri konumundaydı hepsi benim için. Yemek bitince başladı yöresel müziğimiz ve sonradan kurgulanmış oyunu annem ne de güzel oynardı, göz süze süze yalnızca bizim için, öyle alkış almak için de değil, gerçekten köklerinin ona verdiği yapabilme gücüyle ritmin sihriyle, içinden ve damarlarında dolaşan kandan gelerek atalarının ve doğdu toprakların verdiği güçle salınırdı. Bütün bu şarlatanlıkların sona erip gidebilmeyi o kadar çok istiyordum ki. Gerçekten bir yeri ve bir şeyi pazarlamak için bu safsataya gerek var mıydı. Ben mi çok hassas davranıyordum. Yalnızca var olanı diğerlerine göstermek için yapılan birkaç ufak değişiklik miydi bunlar. Bütün herkesin bunları görüp bilmesinin ne gibi bir zararı olurdu, aksine buraya gelen turistlerin dışında çekilen diziler sayesinde batıda yaşayanlarımız tarafından, verin güneydoğuyu kurtulalım söylemleri de azalmıştı. Eskisi kadar batıda güneydoğu arabaları durduk yere durdurulup potansiyel terörist muamelesi görmüyorlardı. Güneydoğulu ama daha sonra göç eden varlıklı ve gün görmüş aileler kütüklerini değiştirmek için daha az başvuruyorlardı. Yaşanan trajediler daha fazla gün yüzündeydi, bunlardan ders almaya çalışan yeni nesil yine her zamanki gibi küçüklükten beyinlerine kazınan örümcek ağlarla işli törelere ister istemez yine boyun eğiyor ya da intihar ediyordu. Televizyonda izlediklerini uygulayamadığı için yine intihar ediyordu. Olan hep bu toprakların harbi genç kızlarına oluyordu. Aramdar’a bunun olmasına izin veremezdim. Güzel Aramdarımı büyük dedesini paraya boğarak velayetime geçirdim, candan öte bana can oldu. Denize ilk ayaklarını soktuğundaki mutluluğu hayatımın tarif edilemez anlarıydı. Her geçen mutlu gün gibi hayatım inanılmaz hızlı akıp geçiyordu, paylaştıkça sevincim artıyordu. Uzun zamandan beri gözlerimin içi gülüyordu, çok güldüm çok ağlamayım diye batıl batıl tahtalara vuruyordum ve beklenen oldu Agres’ten mektup aldım.

 Kızım diye başlıyordu, çok şaşırmıştım Agres’in bunca sene yanımda olmasına rağmen okur yazar olduğunu bilmiyordum, neden onunla bu şekilde konuşup dertleşmediğimi ailem, sanrılarım ve yaşananlar hakkında yazarak iletişim kurmadığım için hayıflanacakken alttaki satırları okumaya başlamıştım ve şöyle devam ediyordu.

 

Kızım,

Bir ömrün sonuna geldim, seninle ne kadar iftihar etsem az.

Yaşadıklarımın benimle yok olmasını istemedim bu yaştan sonra, senin küçük hanımların bana okuma yazma öğrettiler. Adı gibi billur kızım, sen hep benim nazlı çiçeğim oldun, alnında boncuk boncuk terlerle uyandığında aklında oluşan imgeler, senin her içki ve sigara kokusu aldığında gözlerine düşen pus… Bunlar gerçekten yaşandı.

Sen ve ailen bu güzel ülkeyi bölmek isteyenlerin kurbanı oldun.

Bu düşman hattında rahminde açan barış güvercini adını benim koyduğum huzur mutluluk veren Aramdar oldu. O senin gerçekten can parçan, kan her zaman çeker güzel kızım. Yaşadıklarını hâlâ net olarak hatırlayamasan da bunun gerçek olduğunu eminim ki hissediyorsundur. Her ne kadar lal olsam da bütün Mezopotamya anlatıyor hikâyeni, getirdiğin barışı, mutluluğu.

Her zaman lider ol, nefer ol, ayıramasınlar burada kökleri birbirine kenetlenmişleri

Aramdar’la başlasın huzur ve sonsuza dek onun serüveni yazılsın.

*Aramdar: Huzur verici


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR