Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

30 Ekim 2024

Edebiyat

Stefan Zweig’ın Avrupa Ütopyası

David Fontanals

Paylaş

1

0


Avrupa, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte Zweig’ın değer verdiği her şeyi geride bıraktı ve somut bir ilerleme vaat edemez hale geldi.

Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın eserlerini ve düşüncelerini onun “Avrupa İdealinden” ayıramayız. Tasavvuru hem çoktan yitip gitmiş bir dünya için (onu görme ve onda yaşama biçimleriyle birlikte) tutulan matemi, hem henüz gerçekleşmemiş bir hayale duyulan özlemi hem de deneyim ve hafıza aracılığıyla inşa edilen ütopik mahalleri kapsar.

Zweig’ın Avrupa tasavvuru, 1942 tarihli otobiyografisi Dünün Dünyası’nda bütün boyutlarıyla –geçmiş ve gelecek, nostalji ve ütopya– cisim kazanır. Seçtiği alt başlıksa (Bir Avrupalının Anıları) ufak bir ipucundan çok daha fazlasıdır; Zweig’ın hayatını, eserlerini ve manevi mirasını anlayabilmek için her şeyden önce Avrupa’nın onun nazarında ne denli olduğunu anlamak gerekir.

Nostaljik bir geri bakış

Fransız şair Jules Romain’in sözleriyle “Büyük Avrupalı” Zweig’ın otobiyografisi, daha en baştan Avrupa’nın çektiği ızdırabın tanıklığıyla çerçevelenip tanımlanır.

Kendisi de Yahudi olan Zweig bu satırları yazdığında Amerika’daydı; Nazi zulmünden kaçabilmek için sığındığı ama öte yandan evini, okurlarını ve “yüreğimin arzuladığı gerçek evim,” dediği Avrupa’yı kaybettiği acı dolu sürgününde. Yine de zihnindeki Avrupa tasavvurunu hafızanın sonsuz boşluklarından kurtarmak için elinden geleni yaptı. İnsanlığın altın çağı olarak nitelediği 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl Viyana’sını metinlerinde yeniden yaratarak bu tasavvuru duygu dolu şiirsel bir ışıltıyla ölümsüz kıldı.

Ancak Zweig’ın Avrupa idealini bütünüyle geçmişe – yani artık bir daha asla dönmeyecek olana, dolayısıyla da en iyi ihtimalle anlamsız, en kötü ihtimalle muhafazakâr ve hatta gerici olana – bağlamak onun bu kıtaya ilişkin tasavvurunu basitleştirmek anlamına gelir. Fakat Dünün Dünyası’nı alternatif bir bakışla, gerçekleşmemiş ve hayal kırıklığına uğramış bir zihnin prizmasından okursak metnin aslında başarısızlıkla sonuçlanmış bir ütopya olduğunu görürüz; sınırların tamamen ortadan kalktığı, politik ve etik bir proje, öngörülü bir gelecek anlatısı olarak birleşik Avrupa hayali.

stefan zweig avrupa

Avrupa hayali

Zweig’ın Avrupa projesi, günümüzde sıklıkla tartıştığımız modern pratikleri, başka bir deyişle ekonomik ve siyasi meseleleri içermez. Aksine, katıksız bir düşünce metnidir. Bir yandan Avrupa’nın bizler için ne anlama geldiğini sorgular öte yandan bizleri, ortak varoluşumuzu tanımlayan mekân ve kurumlar üzerine yeniden düşünmeye davet eder. Peki böylesi bir perspektiften baktığımızda Zweig’ın Avrupa hayali bize neler anlatır?

Her şeyden önce Zweig’ın Avrupa’sı, bugünü anlamaya hizmet eden bir alan olarak geçmişin derinliklerine inmek demektir. Erasmus, Castellio ve Montaigne; din savaşlarının tarumar ettiği Avrupa topraklarında karşılıklı anlayış ve hoşgörü uğruna çok çetin mücadeleler veren bu isimler,  Zweig’ın biyografisini kaleme aldığı önemli düşünürlerden yalnızca bir kaçı. Bu açıdan bakıldığında Avusturyalı yazarın eserleri, aynı zamanda kendi mücadelesi için de birer ilham kaynağı olan bu düşünürleri farklı gözlerle görmemizi sağlayan hümanist bir proje olarak da düşünülebilir.

Zira bu düşünürlerin çalışmaları Zweig’a ilham vermekle kalmayıp onu, bireyi insanlıktan çıkarıp tek tipleştiren bir dizi politik, ekonomik, bilimsel ve teknolojik söylemi deşifre etmeye de yöneltmiştir. Yarattığı kurgusal dünyalarda satranç otomatonlarından bibliyofilik dinozorlara kadar öyle hikâyelerle karşılaşırız ki, hemen hemen herkesin nasıl olup da böylesi bir entelektüel izolasyonun ve dar görüşlülüğün kurbanı haline geldiğine şaşırmadan edemeyiz.   

Ama elbette eserleri bunlarla sınırlı değildir. Onun hikâyelerinde vicdani retçiler, çocuklarını savaşın yol açtığı dehşetlerden çekip çıkarmaya çabalayan anneler ve bir daha asla evlerine dönemeyecek olan mülteciler de yer alır. Zweig, Peygamber Yeremya ve Alman devrimci Adam Lux üzerinden anlattığı hikâyelerdeyse şiddetsizlik söylemi üzerine inşa edilmiş pasifist bir Avrupa idealinin peşine düşer.

Ama ne yazık ki Avrupa, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte Zweig’ın değer verdiği her şeyi geride bıraktı ve somut bir ilerleme vaat edemez hale geldi. Alegorik bir Babil Kulesi’ydi artık. Aynı zamanda Zweig’ın özlemlerinin ve kendine biçtiği vazifelerin yegâne nesnesi: terk edilen devasa bir anıt, kendini gerçekleştiremeyen bir bütünden arta kalan son vasiyet, ayrılığa, yalnızlığa, çatışmaya karşı verilen mücadelenin soluk bir imgesi.

Zamana meydan okuyan bir ses

Zweig’ın bütün eserleri ama özellikle de anıları, yazarın, Avrupa halklarını birbirine düşürmekten başka hiçbir işlevi olmayan “o nihai belaya, milliyetçiliğe” karşı vermiş olduğu mücadelenin kanıtıdır.

Bu açıdan bakıldığında hem gençliğindeki Viyana hem de sürgün dönemindeki Brezilya, çok kültürlülüğün ve birlikte barış içinde yaşamanın mümkün olduğu cennetlerdir. Her ne kadar her iki mekân da tarihsel birer gerçeklik olarak bozulmaya uğrasa da, Zweig’ın Avrupa ütopyasının özü buralarda somutlaşır. Üstelik Zweig’ın bu iki mekân üzerinden somutlaşan tasavvuru, yalnızca kendi döneminde değil, hızla yükselişe geçen şüphecilik ve popülizm karşısında günümüzde de ihtiyaç duyulan ulusötesi kozmopolit düşünceye cisim kazandırır.

Nihayetinde Zweig’ın Avrupa’sı yadsınması mümkün olmayan eşsiz bir özgürlük şiarıdır. Barış içinde varlığını sürdüren hümanist bir topluma duyduğu arzu ve son derece zehirli olmasına rağmen normalmiş gibi gösterilen milliyetçiliğe karşı verdiği mücadele, kendini bütün eserlerinde belli eden etik-politik anlayışın da temelini oluşturur.

Stefan Zweig’ın anılarını onun bizlere bıraktığı manevi bir miras ve gelecek nesillere yönelik bir uyarı olarak okumak, Dünün Dünyası’ndan geleceğin Avrupa’sına yapılan bir seyahat demektir. Bu yalnızca Avrupa kimliği üzerine süregiden tartışmalara yeni bir boyut kazandırmakla kalmaz aynı zamanda hep birlikte paylaştığımız kamusal alanları ve dolayısıyla da kolektif varoluşumuzu şekillendiren değerleri, ana hatlarıyla yeniden tanımlamamıza yardımcı olur.

Tam da şu an Zweig, sırf “hafızanın trajik ölümüne” kurban gitmeyelim diye bizleri hatırlamaya davet ediyor.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Şükrü Erbaş • Otların Uğultusu AltındaŞükrü Erbaş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dilek Karaaslan

6 Ekim 2025

İrem Üreten: "Öykülerin evrenselliği v..

İrem Üreten, yazma sürecinde uzun dönem, benimle birlikte çoğu arkadaşıma yol gösteren ve eşlik eden Notos Atölye sayesinde tanıdığım bir isim. Uzun yıllar emek verdiği ilk dosyası, Saat Yönünün Tersine, Bilgi ..

Devamı..

En İyi Jane Austen Romanı Hangisiydi?

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024