Berfin, o sabahın yeni hayatının ilk günü olacağını henüz bilmiyordu. Her sabah olduğu gibi o sabah da odasının penceresiyle perdesinin aralığından yüzüne biriken ışık ile uyanmış, gözlerindeki çapağı silmeden yatağının yanında duran küçük masasından dün gece sardığı tütünü kurumuş dudaklarının arasına almış, tek seferde ucunu yakmış, ciğerlerine derin bir duman çekmiş, yatağından doğrularak perdeyi dünyanın önünden tek hamleye çekerek kuşların oratoryosuna tek kişilik seyirci olmuştu. Gittiği bütün şehirlerden topladığı renkli kalemlerini ahşap, mor bir kutuda saklıyordu. Kutuyu çekmecesinden çıkarıp sabah ritüelini gerçekleştirmek için her biriyle tek tek saman sarısı defterinin boş sayfasına, “Uyandım. O hâlâ yaşıyor” yazıyordu. Odanın etrafına saçılmış şarap şişelerini tek tek kontrol etmek için yatağından bir hükümdar edasıyla doğrulmuş, dün gecenin mahmurluğuyla odanın içinde peynirini arayan fare gibi şişelere saldırmıştı. Babasından ödünç aldığı tek şey belki de alkolle olan derin bağıydı.
Berfin’in hafızasının kuyusunda kalan kırıntılarda babasının her gece oturma odasındaki yemek masasına konuşlanmış o silik fotoğrafı vardı. Bu fotoğraftaki babasının önünde çoğu zaman rakı kadehi, tekel sigarası ve birkaç çeşit meze olurdu. Her gece sanki sessizlik örgütünün bayrağını taşıyan bir siperdi babası. Berfin, babasının sesini o zamanlar rakı yudumlanırken ve çatal tabağa değerken çıkan o eski ve eksik ses zannederdi. Salonda boyama kitaplarını boyamaktan nefret ederdi. Babası koltukta uyuduğu için orayı babasının odası zannederdi. Annesiyle babasını yan yana gördüğü tek yer çatal ve kaşık seslerinden başka sesin olmadığı o akşam yemekleriydi. Annesinin odasını hep mutfak olarak hayal ederdi; ne zaman uyansa annesini mutfakta görür ve annesinden gizli gizli mutfakta bir yatak arar, bulamayınca da annesinin yerde yattığını düşünür, her gün uyumadan önce mutfağa bir yastık ve çarşaf bırakırdı.
Babası, silik fotoğraflara sonradan dahil olan bir geç kalmışlıktı. Annesi, babasının sessizliğini örten incecik bir tülün yeryüzündeki yansımasıydı. Babasının ve annesinin yüzleri birbirine çok benzerdi, ikisinin de yüzünde solmuş bir çiçeğin çaresizliği vardı.
Uzun zaman olmuştu ki tedirginlik nedir bilmiyordu Berfin. Aklına gelen görüntüler bir bir yastığına serpiliyor, o görüntülerden ucu bile görünmeyen köprüler yapıyordu geçmişine doğru. Köprünün en önemli malzemelerinden biri de çaresizlikti. Bu köprü gün geçtikçe pencere kenarına istiflediği çiçek saksılarını üzerinde taşıyordu. Her uyandığında köprüye yeni bir isim koyuyor ve bu isimler genellikle peygamber adları oluyordu. Yirmi dört bin isim koyacak kadar yaşayıp yaşamayacağını bilmiyor, bu belirsizliğin yaşamının en güzel yanı olduğunu düşünüyordu.
Banyoya girmiş, ılık suyun altına biçimsiz vücudunu atmıştı. Su, mermere düşmeden önce vücudunun biçimsiz kıvrımlarında dans ediyordu. Elbette her su, bir ressamın çizdiği, fazlalıklarından arınmış, biçimli bir kadın vücudunda kısa bir danstan sonra düşmek ister, yokluktan önce hazzı tatmak ve tanımak isterdi. Ancak Berfin’in vücuduna düşen sular bu kadar şanslı değillerdi. Yıllardır aynı vücudun üzerinde uzun uzun dans eder, buruk bir halde ölümlerine doğru yol alırlardı.
Duştan çıkıp alelacele saçlarını kurttu, iç çamaşırlarını giydi, dolaptan mor, üzerinde papatya desenleri olan elbisesini çıkardı, tek hamlede üzerine geçirdi, çantasını aldı, içinden evin anahtarını çıkardı, portmantoya astı, kapıyı çekti, sokağa çıktı.
Evden çıkar çıkmaz açık pencereden içeriye hafif bir rüzgâr adımını atmıştı. Perdenin idam edilen bir insan gibi havada sallanışı ve çırpınışı görülmeye değerdi. Yerdeki şişeler aynı rüzgârın etkisiyle birbirilerine çarpıyor, iki insanın ellerinde mutluluğa kaldırılan ve tokuşturulan iki sevince benziyorlardı. Sigarasını birisi yakmış gibi odanın içini bir duman bulutu kaplamaya başlamıştı. Yastığına serpilen görüntüler silikleşmeye başlıyor, evin kapısının deliğinden çıkarak Berfin’in peşine düşüyordu. Ahşap, mor kutu renginin vermiş olduğu cazibenin farkındaymış gibi gerim gerim geriniyor, koltukaltlarını kabartıyordu içi boşaltılmış bir insana benzeyen odanın içinde. Portmantodaki anahtar yere düşmek için var gücüyle sallanıyor, sallandıkça da kafasını asılı olduğu çiviye çarpıyordu. Kafasından akan mavi kan kapının altına doğru yayılıyor, Berfin’in peşinden gitmek için çırpınıyordu.
Berfin evden çıkar çıkmaz kirpiğinde uzun, gri bir gökyüzüyle yürümeye başlamıştı. Bu gökyüzünün her bir bulutu Berfin’in kirpiklerindeki yerlerini hiç yadırgamamışlardı. Sanki hep oradalarmış gibi sakinlerdi. Bu bulutlar, Berfin her adım attığında yere tuzlu yağmurlar yağdırıyor, çukurlarda biriken tuzlu yağmurların içinde çocukların sevinci bir Anka Kuşu gibi küllerinden yeniden doğuyor, annelerinin kucağında bıraktıkları bedenlerine başkaldırıyorlardı. Adım attıkça ayağının değdiği taşlar toprağa dönüşüyor, kirpiğinden düşen tuzlu yağmurlar oralarda çiçek açtırıyor, yeni bir adımıyla da arkada bıraktığı ayak izi siliniyor, toprak yeniden taşa dönüşüyor, çiçeklerden bir parça kalıntı bile kalmıyordu. Yüzündeki çizikler artık kabuk bağlamaya başlamıştı. Bu çiziklerin parçaları uzun, bordo tırnaklarını ev bilmiş, bu evin güvenlik duygusu mu çoğalttığını yoksa bir kaçışı mı imlediğini halen kestirememiş, bulundukları yerden bir süre daha çıkmamaya kara vermişlerdi. Bordo tırnaklarının arasını seçmek, Berfin’in ve taşıdığı vücudunun bu zamana kadar aldığı en iyi kararlardan birisiydi, bir diğerini de birazdan alacaktı. Bu karar yeni hayatının başlangıcı olacaktı.
Uzun bir süre yürümüştü, kendisi de ne kadar yürüdüğünü bilmiyordu, ancak kirpiklerini yukarıya kaldırdığında güneşin artık uykusuna doğru çekildiğini, karanlığın, şehrin üzerindeki hükmünün ilk anları olduğunu anlamıştı. Esnaf kepenkleri büyük bir yorgunlukla kapanmaya başlamış, sokaklar suç işlemek için kendini geceye hazırlamış, kuşlar son yemlerini midelerine indirmiş, kediler sakin bir uyku için güvenli bir yer arayışına geçmiş, perdeler pencerenin önünde dünyaya engel olmamak için incecik bir elin kararıyla açılmış, apartman çatıları altında yaşayan insanların gerçek yüzünü ortaya çıkarmak için sıralarının geldiğini bilmişlerdi.
Uzun bir yürüyüşün ardından çocukluğunun geçtiği binanın önüne gelmişti Berfin. Çantasından çıkardığı anahtarıyla Arzu Apartmanı’nın dış kapısını açmış, merdivenleri yavaş yavaş, tekin bir halde çıkmaya başlamıştı. Yukarıya doğru bedenini sürüklerken “Uyandım. O hâlen yaşıyor” cümlesini mırıldanıyordu. Dairenin kapısının önüne geldiğinde bir an için duraklasa da kararından vazgeçmeye niyeti yoktu. Kapıyı açtı. İçeriye girdi. O hâlen yıllar öncesinde olduğu gibi aynı yerindeydi. Sanki yıllardır çiviyle oraya sabitlenmiş, onu oradan kurtaracak kimse de gelmemiş, umudunu yitirmiş bir hâlde hayatının kalan zamanını da burada geçirmeye ant içmiş gibiydi. Bu kadar zaman geçmesine rağmen değişen sadece birkaç şey olmuştu: kırlaşan saçları, yüzünün git gide zayıflaması, rakı kadehinin önündeki mezelerin artık olmaması… çünkü annesi yıllar evvel mutfak hapsinden kurtulmuş, toprağın altındaki özgürlüğüne kavuşmuştu.
Gözlerinin içine baktı Berfin. Kahverengiden başka şeyler görüyordu o gözlerde. Çelimsiz bir kan kırmızısı, rakı beyazında bir çaresizlik ve simsiyah bir umutsuzluk.
Artık gece sabaha yer açmak için yatağına çekilmişti, Berfin, annesinin mezarının başında toprağını temizliyor, solan yaprakları koparıyor, yeni filizlenen çiçekleri seviyordu. Geceyi ve şehri yağan karın rengi kaplamıştı bile. “Anne, uyandım. O artık yaşamıyor.”






