Atilla Dorsay “Emek yoksa ben de yokum” başlıklı yazısında açıkça ortaya koyduğu gibi, sert tavrını göstererek on beş yıldır çalıştığı Sabah gazetesinden ayrıldı. Köşesinden defalarca salonun önemini yazdığı, üstelik tirajı yüksek bir gazeteden seslenme olanağına sahip olduğu halde çabalarının sonuçsuz kalması üzerine, “Yazmanın faydası ne, Emek'i bile kurtaramayacak olduktan sonra,” diyerek veda etti.
Dorsay önceki yazılarında kişisel olarak gösterdiği kurtarma çabalarından, hatta İstanbul'u çok sevdiğini sık sık ifade eden Başbakan'a özel bir mektup gönderdiğinden de söz etmişti. Emek'in pek çok sinema izleyicisi için olduğu gibi Dorsay'ın da kişisel tarihinde payı büyüktü, ayrıca temsil ettiği kültürel altyapı, tarihsel birikim ve yaşam biçimi de simgeseldi.
Birkaç gün önce de açık olan kapıdan, içeride devam eden çalışmalara bakmak üzere giren Atilla Dorsay inşaat işçilerince sözlü ve fiziksel tacize uğramıştı. Daha sonra firma yetkilileri özür dilemiş, işçilerin “Dorsay'ı tanıyamadıklarını” gerekçe göstermişti.
Emek dünyanın en güzel sinema salonlarından biriydi. Ne yazık ki, salondan salona koşturduğumuz İstanbul Film Festivalinin son birkaç yıldır Emek olmadan ne kadar eksik kaldığını, seyircinin duyduğu yoksunluğu kimse anlatamadı.