Atilla, Konsolos ve Müdürün Kızı
1 Aralık 2019 Öykü

Atilla, Konsolos ve Müdürün Kızı


Twitter'da Paylaş
0

Şehrin iğreti sakinleri, yani dışarlıklı memur tayfası pek bi küçümser havalar yaptıydı o günlerde. Afra tafralar filan öyle, sanırsın hepsi İskandinavya’dan gelmiş! Telefonda şöyle diyorlardı memleketteki akrabalarına: “Heriflerin milli sporu deli seyretmek lan! Şaşırdım kaldım valla!”

Bok yemiş onlar! Delimiz var seyrediyoruz, size ne? Kendi delisiyle baş edemeyip bize gönderenler utansın!

Atilla’nın ‘Sarı Bina’nın çatısında başlattığı direniş hareketinin dördüncü günüydü. Bütün işlerimin terso gittiği günlerden biri… ‘Sarı Bina’ dediysem, rengi öyleydi yani. Kim uğraşacak Akıl ve Sinir Hastalıkları Hastanesi filan gibi uzun uzun isimlerle, kestirmeyi severdik biz.

Dört gündür çatıdaydı Atilla! Üstünde sade siyah bir şort, elinde savaş aletleri, dilinde naralarla dört gündür yaşayan bir efsane gibi dolanıyordu ‘Sarı Bina’nın, semtimizin ve şehrin çatısında. Hastanenin bir tarafı askeriye, diğer tarafı boş demiryolu arazisiydi o zamanlar ve daha birinci günden çimenliğe postu sermişti mahalle halkı. Tren geçerken bir zahmet şöyle kımıldayıp kenara çekiliyorlardı, o kadar. Kim bozmak ister keyfini? Bildiğin yazlık sinema: Renkli Türkçe sinemaskop! Kilimler, örtüler, gaz ocakları, semaverler… Kanat-mangal işleri başlamamıştı daha o vakitler, eski usul maydanozlu köfte, kaynamış yumurta, salçalı ekmek ve tuza batırılıp kemirilen taze soğanlar devrindeydik henüz. Kadınlar, çocuklar, gençler, yaşlılar… Tedarikli olmayanlar için köfte ekmek satıcıları, buz gibi gazozlar, çay bardağı ölçüsüyle çekirdek satan yaygaracılar… Kıyamet günü gibi!

İlk gün gelip çimenliklerden en kral yerleri parselleyenler tabii ki mahalle sakinleriydi ama ikinci günden sonra haber kulaktan kulağa yayılınca tadı kaçtı bizimkilerin. Sarı Bina’ya yakın oturmanın avantajı kalmamış, ta dış mahallelerden bile sürüler halinde gelen günübirlikçiler her santimetre kareyi adım adım işgal etmişti. Akınlar sabahın erken saatlerinde başlıyor, akşamüstü iş çıkışına doğru kalabalık zirveleri zorluyor, karanlık çöktüğünde ise bu kez evlerden taşınan lüküs lambalarıyla birlikte bütün çimenlik, hatta demiryolunun ta öte yanları bile bir ateşböcekleri sürüsü gibi pırpır eden ışıklarla doluyordu.

Günübirlikçileri sevimsiz ve vicdansız buluyordu bizim yerliler doğal olarak. Onların Atilla’ya yönelik saygısız yorumlarına da kıllanıyorlardı biraz. Hele bahis işleri ve ‘Atlamaz bu adam abi’ şeklindeki uğursuz gevezelikler iyice yabancıydı bize. İki tarafta da kullanılan ‘deli’ sözcüğünün tınısı bile farklıydı hatta. Onların kullandığı ses tonunda ‘deli’ dalga geçilecek bir şeydi sanki de, bizim tarafta daha bir merhamet katılıyordu sözcüğün mayasına.

Ayrıca, her zaman olduğu gibi daha sağlam yorumları vardı bizimkilerin ve hastanenin dibinde oturuyor olmanın bu teorileri daha da sağlam kıldığına kesinlikle inanıyorlardı.

Birincisi ve en klasiği tabii ki “Çok okumuş olmak” üzerine kuruluydu. Kimi profesörlük yakıştırıyordu Atilla’ya, kimi hukuk öğrenciliği, kimisi de Kur’an bilginiyken gizli ilimlere dalıp kafayı sıyırdığında ısrarlıydı. Her koşulda bu teorik yaklaşım, ortaokuldan ötesini pek görmeyen mahalle ahalisi için son derece uygundu ve ayrıca tabii ki böylece, tam da üniversiteler karışıkken ‘çok okumanın zararları’ üzerine bir tür iç-uyarı da yapılmış oluyordu.

İkinci teori daha klasikti ve aynı zamanda binlerce yıllık tarihten güç alıyordu: Kara sevda! Türlü çeşitli renkler, türlü çeşitli memleketler filan icat edilse de, işin içinde kız meselesi olduğu çok kesindi bu tezin sahiplerine göre. İnsan başka hangi sebeple kafayı sıyırıp mart kedisi gibi çatılarda gezer ki?

Ve nihayet, yazlık sinemalardan akıp gelen “Zengin ama talihsiz fabrikatör babanın zavallı oğlu” rivayeti de bunlara ekleniyor ve bu tez, zaman zaman öyle hararetli el kol hareketleri ve öyle sağlam kanıtlarla savunuluyordu ki, parmakları yeleğinin cebine takılı Nubar Terziyan’ın tebdili kıyafet edip bir köşeden gözyaşlarına boğularak çatıdaki evladını izlediğine inanmaya başlıyorduk!

Bana sorarsanız Atilla’nın istediği şey, aslında orada olmaktı. Çok basit! Orada, çatının tepesinde dikilip bütün bu karmaşayı izlemek, belki de onun istediği tek şeydi. Büyük bir keyifle çatının dört bir köşesini dolanıyor, belirli aralıklarla aşağıda çığlıklar atarak kendisini destekleyen ahaliyi selamlıyor, ayağa kalkıp her tur atışında aşağıda bir heyecan fırtınası yaratıyordu. Kim istemez ki bunu?

İlk gün, hastane yönetimi, Atilla’nın çatıdaki konumlanışını ve direniş potansiyelini hafife almıştı biraz sanırım. Düşmanı bu kadar küçümsemek az kaldı Sivaslı hastabakıcı Süleyman’a çok pahalıya patlayacaktı. Çatıdaki paratoner demirlerinin tümünü sökerek bir nevi cephanelik gibi yanında biriktiren Atilla’nın hiç Malkoçoğlu filmi seyretmemiş olduğunu varsaymak çok aptalcaydı elbette. Son anda biri bacağından yakalamamış olsa, beyaz önlüğün hipnotize edici etkisine fazla güvenen Süleyman’ın hayat macerasının avlu betonu üzerine fukara sümüğü gibi yapışarak sona ermesi işten bile değildi.

Hesaplamadıkları şey, Atilla’nın kendisine savaş mevzisi, yatakhane ve yemekhane olarak seçtiği noktanın bütün çatıyı boydan boya görebilen bir yer olmasıydı ki, bu yerin tam da büyük bacanın dibinde olması ayrıca kızgın güneşten koruyucu bir avantaj da sağlıyordu. 

O günün akşamında hastane yönetimi, kendi sorunlarını çözmekte yetersiz kalma onursuzluğunu kabullenip Vali Paşa’dan yardım isteyince işler iyice boka sardı. Kıçıkırık bir divaneyle baş edemeyip ayağına gelen deli doktorlarının yüzüne anlayış dolu bir ifadeyle sırıtırken bir yandan da götüyle gülen Vali Paşa, Amerikan filmlerindeki federallere özenip yerel otoriteleri elinin tersiyle ittiğinde ortaya daha büyük bir kaos çıktı. “Ne var ulan Allah’ın delisi işte” gazıyla Ulubatlı Hasan modunda öne sürülen semt karakolunun polisleri Atilla’ya pek bir gazoz geldi çünkü. Karargâhında biriktirdiği kiremit stokundan biraz aşırı harcama yapsa da –ki kiremit denilen şey onun hâkimiyet alanında pek kolay bulunan bir savaş malzemesiydi– bir daha kimse cebren Atilla’ya saldırma cüretini gösteremedi. 

Böylece ‘cebir’den ‘hile’ aşamasına geçildi ve lanet olası yerel otoriteyle işbirliği yapmaya kös kös razı olan Vali Paşa, hastane yönetimi ve mevzuyla hiç alakası olmayan nüfus müdürü dahil olmak üzere ildeki bütün mülki erkânla uzun ve sıkıcı bir toplantı yaptı. Atilla’nın sevdiği bir hastabakıcının devreye sokulması da Vali Paşa’nın masanın başköşesine oturarak zevahiri kurtarmaya çalıştığı bu toplantıda gündeme geldi. Ancak muhtemelen diplomasi ve jeostrateji konusunda zırcahil olan Atilla, başlangıçta bu munis yaklaşımı yer gibi olduysa da bir an sonra duygularına güvenmenin ödülünü fazlasıyla aldı. Bunun bir kahpelik olduğunu erken fark etmesi az kaldı arabulucunun canına mal olacaktı.

Koğuşlardan Atilla’nın sevdiği bir arkadaşının, mesela Urgancı Müslüm’ün devreye sokulması önerisi ise, onun da çatıdan inmeyebileceği ihtimali göz önüne alınarak daha baştan oybirliğiyle reddedilmişti zaten. “Bi tanesi canımıza yetti lan! İkisiyle nasıl uğraşacağız?”

‘İkna seçeneği’ de böylece suya düşünce ortaya çıkan umutsuzluk atmosferinde İl Sağlık Müdürü’nün “E, bekleyelim o vakit” şeklinde mırıldanması genel bir kabul görürken, bu defa da Vali Paşa küplere bindi. “Devlet beklemez efendiler! Devlet bir divanenin karşısında acze düşemez” diye haykırdı, gözleri mavi filan olmadığı halde. Yine de yemek işine aklı yattı ama. Neticede içtimai hadiselerde gereksiz zayiata mani olmak, sivilleri korumak da onun bir vazifesiydi. Sivillerin pek şikâyeti yoktu gerçi. Atilla yeterince eğlence sunuyordu yukarıdan herkese. Üstünde sadece bir siyah şort olan Atilla, uzaktan baklava dilimiymiş gibi görünen karnı ve bronzun hayli ötesine geçmiş esmer teniyle çoktan rüyaları süslemeye başlamıştı ve arada bir ahalinin “Göster! Göster!” ısrarlarına dayanamayıp yaptığı don indirme şovuyla da gerçekten muhteşem sonuçlar yaratıyordu. Böylesi tarihsel anlarda çocuklar, gençler, kadınlar ayaklanıyor, herkesi derinden sarsan bu gösteri muazzam bir alkış ve ıslık tufanıyla karşılanıyor, sonuçta ortaya öyle bir histeri nöbeti çıkıyordu ki, çatıyla çimenlik arasındaki özdeşleşme düzeyi artık ciddi ciddi kimin hangi tarafta olduğu sorusuna yol açıyordu! Vali Paşa’nın bir ara dağıtmak istediği ama sonradan ‘fevri reaksiyonlardan’ ürkerek vazgeçtiği kalabalık böylece ayaklanınca, Atilla çılgın tezahüratı selamlıyor, bir nevi Caruso edasıyla yerlere kadar eğilerek tebrikleri kabul ediyordu.

Ve elbette bu arada, ahali istihbaratı da şimşek hızıyla çalışıyor, Başhekimlik makamında yapılan her kamusal toplantının sonuçları dışarıya sızarken, gelen bilgiler, kilimler üzerinde kurulu yüzlerce muhaberat merkezinde herkesin kıçından uydurduğu ayrıntılarla zenginleştirilerek efkâı umumiyeye hızla yayılıyordu. Öte yandan, özellikle mahalle efradı, Vali Paşa’nın toplantıda “Sittiğimin geri zekâlıları” derken kendilerini kast ettiğini pekâlâ biliyordu ve içtimai hafıza bunu da bir kenara not etmişti.    

‘Anarşit manarşit’ diye bir laflar da çıkardılar bir ara ya, tutmadı pek. Daha doğrusu Alay Komutanı öyle laf ola beri gele söylemiş bir şeyler işte. Çarşıdan gelen tırsakların sesi o tereddütle biraz kırıldı sanki ama her gün parmaklıklardan, duvar aralıklarından Atilla gibi yüzlercesine sigara verip muhabbet kuran bizimkileri etkilemedi fazla. Ona bakarsan Ordinaryüs Profesör Ali Paşa alayından daha anarşitti! Nefes alıp verir gibi başbakanın karısına söven Ali Paşa, sorsan bilmem kaç yılının bakliyat rekoltesini tık diye sayması ve kelebeklerin anlaşılmaz bir dildeki isimlerini harfiyen bilmesiyle de meşhurdu ve hiç de öyle tehlikeli biri gibi görünmemişti bize yıllardır.   

İkinci günün akşamında, önce ‘zehir’ lafı geçse de doktorların “Yok anasının gözü” itirazıyla birlikte daha makul bir yola girildi: Yemeklere uyuşturucu madde karıştırmak!

Müthiş bir formüldü bu! Ama Atilla’yı ve onun mutasyona uğramış metabolizmasını hafife almak anlamına da geliyordu aslında. İlk lokmadan sonra Atilla’nın küt diye düşüp bayılacağını zanneden mülki erkân için sonuç hayal kırıklığı oldu tabii. Atilla pek rahattı doğrusu bu konuda. Yemeğin çatının kenarından tepsiyle uzatılmasına itiraz etmediği gibi ekmekle iyice sıyırdığı kapları geri verirken teşekkür de ediyor, hatta bir sonraki öğün için sipariş bile veriyor, ayrıca içme sodası da rica ediyordu! Öğün ne kelime! Bu işin bir an önce bitmesini isteyen kriz komitesi hiçbir fedakârlıktan kaçınmadan neredeyse saat başı tepsi tepsi yemekler gönderiyordu yukarıya. Yemekhane ona çalışıyordu resmen! Çilingir sofrası kursa da rakı mezesi istese, üşenmeyip tepsiyle gönderecekler yukarı, o kadar yani! Fakat yine de onca yılda zincirliler koğuşunda yemediği yemekleri iki gün içinde mideye indiren Atilla, en küçük bir uyuma-uyuşma belirtisi göstermeksizin elinde mızraklarıyla çatıda tur atmayı sürdürüyor, istekler yoğunlaştıkça bazen ‘yiğit malı’ sergilemenin de ötesine geçerek üstüne bir de avuçlayıp hayali düşmanlara karşı ateş eder gibi yapınca aşağıdaki çılgınlık had safhaya varıyordu. “Vitamin mi veriyonuz lan pezevenge” diye burnundan soluyan Vali Paşa’ya deli kudretinin nelere kadir olduğunu anlatmakta çok zorlandı doktorlar elbette. Sonunda, o baskıyla dozu iyice artırdılar, porsiyonlar da büyüdü tabii buna paralel olarak.

Sonunda, uyudu Atilla…

Uyudu işte. Uyudu. Ne yapsındı adam yani? O kadar ilaca boğalar, kızışmış beygirler dayanamazdı. Deli meli tamam ama o da bir yere kadar. Turlardan vazgeçerek sırtını bacaya dayayıp ayaklarını uzattığında halk tehlikeyi anladı anlamasına fakat sahneye çağırıp ‘Göster! Göster!’ diye çığrışıp durmaları bir işe yaramadı. Sona gelinmişti artık. Uyuyup kaldı Atilla. Öylece, bebekler gibi, kediler gibi, uyudu kaldı…

Kimse yenmedi onu! Yenemedi! Kendi beyaz bayrağını kendisi çekti gururla ve horultuyla!

Son ana kadar Atilla’yı çılgınca alkışlayan ahalinin birden saf değiştirip onun baygın gövdesini taşıyan hastabakıcılara tezahürat yapması, çatının kenarından el sallayan polislere ‘ya ya ya şa şa şa’ diye tempo tutması ise ne kadar tiksinti verici bir şeydi! Kahpelikti lan bu!

Alkışlamadım ben. Zaten terso gitmişti o gün okulda işler. Alkışlamadım. Daha doğrusu ilk anda bir iki çırptım elimi, sonra vazgeçtim. Yönümü eve doğru çevirdim, vurdum caddeye kendimi, meseleyi çözmüş olmanın gururuyla makam arabasının arka camından vatandaşlara el sallayan Vali Paşa’yı da görmezlikten gelmeyi tercih ettim!

Hülya’nın süslü, gösterişli kalem takımını uzun teneffüste çalıp saklamıştım son derse kadar o gün. Ziraat Bankası Müdürü’nün kızı Hülya… İncecik, zayıf ve ceylan gözlü… Akşamüstü, herkes çıktıktan sonra koşup yetiştim arkasından, “Kalemlerini düşürmüşsün” dedim en sevimli halimi takınarak. Elime temas etmemeye özen göstererek aldı, baktı şöyle bir. Bana değil, çantanın içine baktı. Yürüdü gitti sonra. İnsan bir şey der değil mi? Demedi. İkinci aşamaya geçemedim o yüzden işte, söz, yüzük, nişan, belediye düğün salonu… Öküz gibi kaldım öyle yolun ortasında. Üstüne Atilla uyudu bir de iki seksen. Bir de milletin kahpeliği! Kendi çatımıza doğru şöyle bir baktım evin önüne gelince, gözüm kesmedi, vazgeçtim.

Tuvalette kan ter içinde buldum abimi. Taburenin üstüne çıkmış ta yukarıdaki ‘Niagara’ marka sifon haznesine o kırmızı kırmızı kitaplarını tıkıştırmakla meşguldü içeriye girdiğimde. Daha ilginç şeyler yaptığını da gördüğüm için şaşırmadım ama her seferinde inip birkaç kitap alarak yeniden sallanan tabureye çıkması yorucu olmalıydı ve benim de çişim vardı. Yardıma koyuldum hemen, tezgâhtan elma seçer gibi en kırmızılarını seçip seçip verdim yukarıya. Bir Konsolos mu ne kaçırmışlar İstanbul’da o gün. Ortalık karışıkmış filan, anlattı bir şeyler arada. İstanbul’la burası ne alaka diye düşündümse de gıcıklık yapıp kafasını karıştırmadım, vardır bir bildiği deyip tek tek verdim kitapları. Sifonun kapağını zor bela kapatıp indi sonunda tabureden. “Kalanını da yakarız artık,” diye mırıldandı üzüntüyle.    

En son bodrum faslıyla kapattım günü. Elimde küçük fener, karanlık merdivenlerden tırsa tırsa indim aşağı kadar, baktım sağa sola. Hayal kırıklığı! Elleri bağlı, ağzı mendille kapatılmış bir konsolos filan bulamadım. Üstüne, çıkarken eski bisikletin tekerine basıp kaydım karanlıkta, kafamı duvara çarptım mal gibi. Alnım şişti, yumurta gibi oldu anında, gözüme kadar yayıldı morluk bir güzel. Aynanın karşısında kaldım öylece. Değil Ziraat Bankası müdürününki, bu halimle berber Nahit’in kızı bile bakmazdı bana. Yattı o işler.  

“Halkın desteği olmadan olmaz ki böyle” dedi bir de abim kapıdan çıkarken. Kimi kast ettiğini anlamadım ama ne fark eder? Atilla’nın arkasında destek vardı da ne oldu sanki? Uyudu işte. Öbür pezevenkler de tırt diye kıçını döndü adama! Sittirsinler oradan!

O değil de, yüzüme bile bakmadı lan kız! Hiç bakmadı ya! Fermuarını açıp çantanın içine baktı, kalemlerini saydı resmen. Tek tek saydı kalemleri! Tek tek! Atilla, konsolos filan neyse de, en çok o içime oturdu bak!

Gözümü diktim yine çatıya. Epey bi hırslıydım önce, sonra üşendim biraz, sonra gevşedim yavaş yavaş. Bahçe duvarına çık, oradan demirlere tırman, bir de inip annemden dayak yemesi var. Uykum geldi arada, dalıp gitmişim.

Bakmayın öyle artist artist! On bir yaşındayım ya, ne bekliyorsunuz yani! Atilla uyudu, Atilla! Ben kim köpeğim ki onun yanında?

 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR