"Mayısın Üçüncü Haftası, kafamda bir dönüşüm hikâyesi olarak kurgulayıp dostluk hikâyesi olarak bitirdiğim bir roman oldu."
Ayşe Yazar: Çocuklar için yazılan kitaplarda anlatıcı hususunu çok önemsiyorum. Anlatıcı olarak neden Cenk değil de olayın dışında birini seçtiniz?
Melis Sena Yılmaz: Anlatıcının kim olacağını seçmek benim de dikkate aldığım bir meseleydi, üçüncü tekil şahısla başlasam da bir noktada her şeyi baştan alıp birinci tekile dönme ihtimalimin olduğunu biliyordum. Fakat hikâye ilerledikçe okurun empati kurmasını istediğim birçok karakter olduğunu fark ettim. Birinci tekil anlatıcıyla olayın tam merkezinde oluyorsunuz; fakat yalnızca ana karakterin penceresinden dünyayı gözlemliyorsunuz. Mayısın Üçüncü Haftası'nı okuyan bir çocuk hikâyede kendine yalnızca Cenk’i değil; Büşra’yı da yakın görebilirdi. Üçüncü tekil şahıs üzerinden anlatmanın bunu sağladığına inanıyorum.
AY: Tekerleme günlük hayatımızda ve edebi metinlerde eğlenceli bir öge olarak kullanılır genellikle. Siz bir laneti tekerleme ile duyuruyorsunuz. Tekerleme nasıl ortaya çıktı? Bu seçiminiz üzerine konuşmak isterim.
MSY: Rüzgârlı bir havada, hiç bilmediği bir adada, pek tanımadığı halası tarafından tekerlemeyi duyan bir çocuğu düşündüm. Onun gibi tüylerim diken diken oldu. Sanıyorum ben de yine Cenk gibi halama kulak asmaz ve sonuçlarına katlanmak zorunda kalırdım. 😊 Bana kalırsa tekerleme kullanmak, adanın ve hikâyenin ürpertici havasına uygun düşüyor. Lanet nesiller öncesinden kaldığı için ya ağızdan ağza aktarılan bir hikâyeyle ya da tekerlemeyle bugüne dek gelecekti. Tekerlemeyle birlikte lanet öykünün içinde okurun tekrar tekrar karşılaştığı bir motif haline geldi, tehlikeyi hiç unutturmadı.
AY: Kitabı okuyup bitirdikten sonra Cenk’in Bozcaada’ya gelişi ve buradan gidişi sonrasında kendinde ve etrafında oluşan değişimler Japonların Kintsugi sanatını hatırlattı. (Kırılan eşyayı altın kullanarak yeniden birleştirme sanatı). Çocukları kusurlar, hatalar, memnuniyetsizlikler ve hayal kırıklıkları üzerine kendilerini düşünmeye sevk ediyor, bunu yaparken de mizah ögelerini kullanıyorsunuz. Bu üslubunuz üzerine neler söylersiniz?
MSY: Ne güzel bir benzetme. Cenk sahiden de Bozcaada’da bir değişim geçiriyor. Hayal kırıklıkları yaşıyor, çaresiz hissediyor ve sonunda olmaktan korktuğu şeye dönüşmemeyi başarıyor. Daha önce binlerce dönüşüm hikâyesi anlatmış; yüzlerce yazar dönüşüm hakkında bir çocuk hikâyesi yazmıştır. Benim masaya getirebileceğim tek yeni şey kendi sesim ve üslubum. Sesimi kullanırken de bol bol çocukluğumu düşünüyor; ne tarz kitaplar okumaya bayıldığımı, hangi kitapları nefes almadan okuduğumu hatırlıyorum. Kısaca hem üslubumu hem de öykülerimin içeriğini, “10 yaşındaki Melis ne okusaydı beğenirdi?” sorusu belirliyor.

AY: Öykü Teyze’nin dükkanının adında, Leylak Otel’in adında kelime oyunlarına yer vermişsiniz. Bu tür oyunlar aracılığıyla çocuk okurları yakalamanın yanında dil ile ilgili hangi hususiyetleri gözeterek yazdınız?
MSY: Öykülerimi çocuklar için yazdığım her zaman aklımda. Dolayısıyla Türkçeyi duru bir şekilde kullanmayı önemsiyorum. Türkçe’nin zenginliğinden göz korkutmadan, yormadan yararlanmak istiyorum. Günün sonunda hikâyelerimi ne geniş bir kelime haznem olduğunu göstermek için değil, çocukların yorulmadan, sürüklenerek okuması için yazıyorum. Bu süreçte sevgili editörüm Müren Beykan’ın dil kullanımı ve kelime ekonomisi hakkındaki dönüşleri de benim için çok öğreticiydi.
AY: Öykü teyze gibi hisleri kuvvetli bir karakteriniz var ben bu karakteri çok sevdim. Kendi gibi olmayana acımasızca davranan çocukların da olduğunu düşünürsek yetişkin bir karakter olarak Öykü Teyze’ye nasıl yaklaşmalıyız? Zorbalığa uğrayan engelli bireyler özellikle çocuklukta daha savunmasızlar. Öykü Teyze neden yetişkin bir karakter? Bu karakteri çocuk olarak seçseniz nasıl olurdu?
MSY: Öykü Teyze, dezavantajlı çocuklar düşünülerek yazılmış bir karakter. Onlara, “siz de büyüyünce onun gibi güçlü, zeki ve duyarlı bir yetişkin olabilirsiniz.” diyor. Yaşadığı zorluklara rağmen değil; yaşadığı zorluklar sayesinde böylesine güçlü oldu belki de. Onu çocuk olarak hiç düşünmedim; fakat öyle bir durumda aynı duyarlılığı ve gücü korurdu, yalnızca yetişkinliğin getirdiği deneyimden mahrum kalırdı. Onun yetişkin olması hikâyenin akışına hizmet ediyor; çünkü Öykü Teyze önemli anlarda bir bilge görevi görüyor.
AY: Kızının kaybolmasından sonra hayatı tepetaklak olan Gürkan Amca’ya Cenk gelene kadar derdini kimse sormamış. Onca yıl kasabalıya anlatmayan Gürkan Amca neden adaya yeni gelen Cenk ve Büşra’ya derdini anlatıyor?
MSY: Kasabalıya anlatmasına gerek yok; çünkü biliyorlar. Onların gözünde bir noktadan sonra Gürkan Amca’nın acısı unutulmuş ve “deliliği” sohbet konusu olmuş. Gürkan Amca ona acısını hatırlatan çocuklarla karşılaşınca derdini paylaşıyor, çocuklarsa bunun kaynağını öğrenmeye dünden meraklı.

AY: Büşra ve Cenk, yaşlarına göre hayli cüretkâr girişimlerde bulunuyor. Ebeveyn sansürü yönünden bu tutumunuz hiç endişelendirdi mi sizi?
MSY: Doğrusu hayır, otosansürden daha çok endişelendim yazarken. Benim nerede durduğumu iyi ifade etmem gerekiyordu; otosansür bu yüzden büyük bir çekinceydi benim için. Hikâye iyilik, kötülük ve doğrunun yanında durmak gibi noktalara sık sık temas ediyor. Harekete geçmeden doğrunun yanında duramayız, dolayısıyla çocukların da hareket etmesi şarttı. Bu zaman zaman cüretkâr girişimlerde bulundukları anlamına gelebilir; ama aktif rol almasaydı Cenk kitap boyunca anlatılan savaşı veremezdi.
AY: Kitabın başında ve sonunda okura seslenen kısımlar yer alıyor. Aşağİstanbul’dan sonra okurlarla kurduğunuz temaslar ve aldığınız dönüşlerden sonra okur bu kitapların neresinde merak ediyorum? Size gelen dönüşlerden sonra kitaplarınız nasıl şekillendi?
MSY: Yazma sürecinde çocuklarla etkileşimin bir dayanak olduğunu söyleyebilirim; çünkü onlarla fantastik edebiyat üzerine konuşmanın besleyici ve ufuk açıcı bir yanı var. Okul etkinlikleri yazdıklarımı şekillendirmese de yazma isteğimi kesinlikle arttırdı. 😊 Bir de Aşağİstanbul'u yazarken onu benden başka kimsenin okumama ihtimali yüksekti, “Mayısın Üçüncü Haftası” için aynısını söyleyemeyeceğim. Fakat “Mayısın Üçüncü Haftası”nın olay örgüsünü tamamladığımda Aşağİstanbul daha çıkmamıştı, o yüzden kurgusal anlamda etkilenmedim.
AY: Mayısın Üçüncü Haftası ikinci kitabınız. İlk kitabınız ve ikinci kitabınızın sizdeki duygusal yansımaları arasında bir fark var mı?
MSY: Tabii ki, Aşağİstanbul ilk göz ağrım, benim için İstanbul sevgimin kelimelere dökülmüş hali. Mayısın Üçüncü Haftası beni daha çok zorladı; çünkü yazarken kendi dönüştüklerimi, dönüşemediklerimi ve dönüşmekten kaçındıklarımı bol bol düşündüm. Bu hikâyenin insanı kendi içine döndüren bir tarafı olduğunu düşünüyorum; en azından benim için böyle oldu. Ayrıca yazarken sıklıkla kendi arkadaşlıklarımı düşündüm; çünkü bu dönüşüm Cenk’in arkadaşı olmadan mümkün olmazdı.
AY: Korku unsurlarının yer aldığı kitapta Cenk ile Büşra, Suna ile Turgut ve Necla ile Bahçıvan Hüsnü arkadaşlık bağından öte bir bağ kuruyorlar. Onca hengamenin sonunda okurun ruhuna iyi gelen bir şekilde hikâyeyi bağlamışsınız. Kitabınızdaki arkadaşlık kavramı bu yönüyle ilginç geldi bana. Mayısın Üçüncü Haftası’ndaki arkadaşlık kavramı üzerine neler söylersiniz?
MSY: Suna ile Turgut, Necla ile Bahçıvan Hüsnü gibi yan karakterler deyim yerindeyse kendi küçük dönüşümlerini gerçekleştiriyorlar. Bu kitabı kendi hayatımdaki arkadaşlıklarımın ve hayatıma etkilerinin üzerine düşündüğüm bir zaman aralığında yazdım, bu da hikâyeye yansıdı. 😊 Büşra’nın eylemleri Cenk’in dönüşümünde belirleyiciydi, öyle ki sonun akıbetini değiştirdi. Cenk’in hikâyesi Büşra’sız düşünülemez; çünkü yaşadıklarımız ne kadar kendi hikâyemiz olsa da onu etrafımızdaki insanlardan bağımsız anlatılamaz, onların etkilerini yok saymak mantıksız olur. Ezcümle, Mayısın Üçüncü Haftası, kafamda bir dönüşüm hikâyesi olarak kurgulayıp dostluk hikâyesi olarak bitirdiğim bir roman oldu.






