Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Nisan 2020

Öykü

Beklenen

Erdinç Akkoyunlu

Paylaş

17

0


İnsandan alçaklık ve kötülük dışında bir şey beklemeyince, mutluluğun kıyısına vardım. Haberlere göre Sahra Çölü’nden gelen hava dalgası İstanbul’u etkisi altına alarak temmuzun ateşini çıkarttı. Nemle birleşen sıcakla beraber, şehir bir hamama dönüştü. Ardından da tuhaflıklar birbirini kovaladı: Ter damlalarımızda Marmara ve Karadeniz'e ait küçücük balıklar, sanki tarihin basından beri bunu yapıyormuşçasına rahatlıkla vücudumuzdan aktı. Bu doğaüstü durum bazı uyanıklar tarafından fark edilip ticarete dökülmeye çalıştıysa da, balıkların deniz suyunda değil sadece insan terinin tuzunda hayatta kalabildiği anlaşıldığında alındığı gibi hızlı bir kararla bu işten vazgeçildi. Aynı günlerde uğraşılması gereken bir büyük sorun baş gösterdi: Uykusuzluk. Bu rüya katili başıboş bir köpek gibi her önüne geleni ısırmaya başladı. Oldum olası gece uykusuna pek meraklı şehir halkı, ilk günler uykusuzluk salgınının hava değişimine bağlı gelip geçici bir sınav olduğu konusunda fikir birliğine vardı. İlerleyen günlerde ise durum değişti. Uykusuzluğun yerini gündüz dalıp gitmeleri aldı. İnsanlar gözleri açık şekilde uyumaya, horlamaya ve sayıklamaya başlayıp aynı zamanda da günlük işlerini aksatmadan yapmayı sürdürünce, durumun ciddiyeti anlaşıldı: Böylesi gündüz şekerlemesini günün tatlı hediyesi olarak yıllardır almaya alışkın İstanbullular uykularına girenin rüya olmadığını fark ettiğinde, mevsimsel inatçılıkla buz gibi bir korkuya kapıldı: Geceleri görmeleri gereken ve onları vücutlarının dinlenmesi için gereken sekiz saat boyunca oyalayan rüyalar gündüzleri rüya değil birer gelecek habercisiydi. Ve tanımadıkları insanların hayatlarıyla uğraşıyorlardı. Fısıltılarla şehrin kuytularını ve varlığı çoktan unutulmuş Fatih, Topkapı, Yedikule arasındaki dehlizlerini dolduran bu tuhaflık, sonunda herkesin kulağına ulaştı. Kaç gündür rüyasında gördüğü ve hiç tanımadığı kişinin şehirde aniden bir otobüste, vapurda, trende ya da dolmuşta karşısına çıktığını söyleyenler, rüyalarının kahramanlarına başlarına gelecek iyi ve kötü şeyleri heyecanlarına yenik düşerek anlatmaktan çekinmediler. Hiç tanımadıkları insanlar tarafından ayaküstü kehanetlerinin muhatabı olanlar ise durumu her İstanbullunun başına gelebilecek tuhaf olaylardan biri sayarak, unutmayı tercih etti. Fakat yaşadıklarının çevrelerindeki tanıdıklarca da başa geldiğini öğrendiler. Lanet olarak nitelendirdikleri sorunun çözümünü aramak yerine de bunu sosyal medyada paylaşmayı tercih ettiler. İnternet karşısındakine hayatına ilişkin rüya tebliğinde bulunmaya çalışan insanların, kendisine inanılmadığını fark ettiği anların göz dolduran hüzünlerine ait videolarla doldu. Konunun giderek bir toplum sağlığı sorunu olduğunu fark eden yetkililerin çabasıyla ve yüz tanıma sistemlerinin devreye girmesiyle tespit edilen bu rüyacılar, akıl hastanelerinin ağzı gevşek çalışanlarının kaynağını oluşturduğu ifadelere göre toplu delirme vakaları olarak kayda geçti. Sıcak havaların depremleri tetiklediğine benzer bir korku-dedikodu dalgası halini alan bu durumun tecritle düzeleceği fikri ortaya atıldığı gibi hızla kabul gördü. Şehrin akıl hastanelerindeki koğuşlar gördükleri rüyalar konusundaki ısrarlarından vazgeçmeyen inatçılarla ağzına kadar dolunca, gerçek deliler için sığınacak bir yer kalmadı. Onlar da normal insanlardan boşalan yerleri doldurup, başkalarının hayatları hakkında gördükleri rüyaları kimseye anlatmadan huzur içinde yaşamaya başladılar.

Kendi hayatına dair yaşanacakları rüya yoluyla yıllardır gördüğüm içinse, bu durum bana hem hüzünlü hem de heyecanlı geldi. Sorunun çözümü için epeyce kafa patlattım. Sonunda bu bulaşıcı deliliğin kaynağını buldum: Yapışkan sıcakta toplu taşıma araçlarında seyahat ettiğimiz için ruhlarımız birbirine yapışıyordu. O nedenle eski zamanların veba salgını İstanbul’u nasıl kırıp geçirdiyse, bugün de sıcakla birbirine yapışmış ruhla nedeniyle herkes bir parça herkese benzemeye başladı. Kimse kendisi gibi olamıyor. İşin kötüsü, durum kontrolden çıkana değin de bunu bir başkasına da söyleyemiyordu.

Hepimiz, ruhumuzda yabancı parçalarla bizi nereye ne zaman nasıl sürükleyeceği belli olmayan bir macerayı istemeyerek satın almış halde, şehirde dolaşıyorduk. O güne kadar durumun sadece izleyicisiydim ama bu salgından payımı, insanlardan kötülük ve alçaklık görmemek için verdiğim kararları uygularken aldım. İş görüşmesine gitmek için bindiğim otobüste oturacak yer buluncaya kadar ben de birçok kişinin ruhuyla ruhumun yapıştığını anladım. Ve herkes gibi duruma aldırış etmemeye çalıştım. Terimde yüzen balıkları kâğıt mendille yok edip, cebimde kıpırdaşmalarına aldırmamaya çabalayarak, dikkatimi topladım ve gazetedeki ilan sayfasını açtım. Kalemle yuvarlak içine aldığım bölümü sanki ilk kez görüyormuşum gibi heyecanla okudum.

“Türk ve dünya klasiklerine hâkim, modern edebiyat konusunda bilgili, tercihen edebi eleştiri ve inceleme türünde eserleri bulunan zeki, becerikli, itaatkâr ve esnek çalışma saatlerine uyumlu, kırk yaşını aşmamış, sabıkalı, erkek kaligrafi ustası aranıyor.”

Sırt çantamdan kalemimi ve defterimi çıkarıp bu ilandaki ifadeleri Batı'nın kaligrafi bizim ise hat dediğimi şekilde otuz yedi farklı şekilde yazmaya başladım. Yanımdaki koltukta oturan yaşlılığın sonundaki gri saçlı kadın, cep telefonunu kurcalamayı bırakıp gözlerini defterimden alamadan bir süre izledi. Sonra omzuma dokunup,

“Evladım el yazısı bu kadar güzel olanın, kaderi de çok güzel olurmuş,” diye yumurtladı.

Bu seyyar kahinin karavana yalanıyla uğraşacak halim yoktu. Bir sohbet başlatıp da başımı şişirmesin diye görmezden geldim. Hâlâ beni izlediğini fark edince de defterime on iki farklı şekilde ‘Yılışık’ diye yazınca, bunu gurur meselesi yapıp cep telefonunu kurcalamaya devam etti.

Rahat bırakılınca otobüsün camından üzerini kalın bir nem bulutu tabakasının kapladığı Boğaz’ı izledim ve düşündüm: On beş yıl boyunca yayınlanmayan romanları yazmaktan sonunda vazgeçmiştim. Gerçek bir iş yaparak para kazanabilme fırsatı ayağıma gelmişti. Orada beni ne beklerse beklesin, her şeyi kabul ederek bu işe dört elle sarılmaya karar verdim. Bunu başaracağıma dair içimde bir umut besleyerek de keyiflendim. Kendi kendime güldüğümü bu sıcakta böylesi bir neşenin delilere bile yakışmayacağını anlatan bakışlarla karşılaşınca fark ettim ve herkes gibi somurtmaya başladım. Boğaziçi Köprüsü’nün çelik tabyaları nefes alınmayacak kadar dolu otobüsümüzü birbirinin içine geçen benliklerimiz kendine gelsin diye sarsarken de Beylerbeyi sırtlarına baktım. Kendimi az sonra adresini arayacağım ve iş başvurusu yapacağım köşkten, denize bakarken hayal ettim.

***

Akıllı telefonumun internet paketi bittiğinden, iş görüşmesi için gideceğim adresi esnaf ile mahallelinin yalan yanlış tarifleriyle dolambaçlı yollara sapıp, kan ter içinde buldum. İş görüşmesine gelmek için defolu ucuz ürünler satan bir AVM’den aldığım yamuk dikişlere sahip beyaz gömleğim terden sırılsıklam oldu. Deodorantım da bu sıcağa dayanamayıp, üzerimde erimiş, terle karışıp insan kovucu bir kimyaya dönüştü. Otobüsteki çalışmam sırasında kullandığım siyah kalemin boyası, yüreğimin kötülüğü gün yüzüne çıkmış gibi tam da kalbimin olduğu yerde duruyordu. İlk intiba için olabilecek en kötü izleri yani telaş ve kiri üzerimde taşıyarak, köşkün geniş bahçesini yoldan ayıran demir kapısını çaldım.

Az sonra yirmili yaşlarının sonunda, kırmızı kıvırcık saçlı, yüzünde bir çil denizi olan ve kamburluğu daha ilk görüşte merhamet uyardan bir erkek kim olduğumu sormadan kapıyı açtı.

“Geç kaldınız. Yarım saat önce gelmiş olmanız gerekiyordu. Evin beyi bekletilmeyi hiç sevmez. Köşkün kapısı sizin açık. Holden geçin, birinci salonda bekleyin. Bir görüşmesi var. Bitince hemen sizinle ilgilenecek,” diye buyurdu.

Demek ki köşkte bugün iş görüşmesine gelecek kişiden başka beklenen yoktu ve o kapıyı, hiç kimse yanlışlıkla çalmıyordu. Ya da köşkün kahyası bir kahindi. Yarım dönüm kadar olduğunu hesap ettiğim çiçeksiz, ağaçsız fakat ortasında kuvars taşından yapılma boş süs havuzunun bulunduğu bahçeden geçtim. Girmem için açık bırakılmış köşk kapısını iterek içeri adım attığımda da, tıpkı bahçe gibi ıssız bir mekanla karşılaştım: Ne halı, ne tablo, ne ayakkabılık vardı. Bu uzun koridor boşluğun bitiminde insanı bir sürpriz bekliyormuş hissi uyandırıyordu.

Geniş salona girdiğimde ise, tıpkı yaralarımın vücuduma yayılışı gibi boşluğunda da bu köşke yayıldığına şahit oldum. Beylerbeyi’nin üzerinde bir kartal yuvası gibi Boğaz’ın en güzel manzarası perdesiz pencereden insanın yüreğine düşüyordu.

“Boğaz öyle güzel ki, insan bir gün öleceğine en çok böyle zamanlarda üzülüyor,” dedim. Sonra da beni bir türlü azat etmeyen karamsarlığı duydum. Kapıyı açan görevli “Salonda bekleyin,” demişti. Nedense bunu salonda oturun diye algıladığımdan ve oturacak bir yer bulamadığımdan adresi ararken iş görüşmesine geç aldığım için böylesi bir muameleye maruz kaldığımı düşünmeye başladım.

“Köşkte hayat varsa ona oturmak ve uzanmak da dahil olmalı, ama nerede,” diye sordum yüksek sesle.

“Var elbette,” diye yanıtını işittim. Geldiğini boş salondaki ayak sesi yankısından duymamam imkânsız olmasına karşın tam da arkamda duran kişiye dönünce ellili yaşlarının sonunda, uzun boylu, saçları ortasından dökülmüş, yüzünün derin çizgileri ona hem sert hem de düşünceli bir görünüş veren bir erkekle karşılaştım. Kehanetin bu köşkün bir kuralı olduğunu anlatırcasına kim olduğunu sormama fırsat vermeden.

“Oturmak için eşyalar şimdilik köşkün tek bir odasında var. İsmim Selim, iş görüşmesini benimle yapacaksınız,” dedi. Yine bir tepki vermemi beklemeden,

“Adıma ilanı veren yardımcımla telefonda anlaştığınız gibi yanınızda getirdiğiniz defteri çıkarın ve yazın ‘Hayat onu sevenlere hazinelerini verir. Nefret edenlere ise sabretmeyi öğretir,” diye buyurdu.

Denileni yaparak, çantamdan defterimi çıkarttım. Hattatlığımın beğenilmesini arzuladığım için boş yere olduğunu bildiğim halde, defteri koyabileceğim bir masa aramak için salona göz attım. Sözleri kâğıda bir çırpıda yazarak defteri Selim Bey’e verdim.

“Ancak çok usta bir hattat ayakta durarak böylesi bir ifadeyi sizin gibi eksiksiz ve hatasız olarak cennetten gönderilmişçesine güzel yazabilirdi. Kim bilir masadan destek aldığınızda ne tür bir sanat ortaya koyarsınız,” dedi.

Bu söz, ne işe alındığımı anlatıyordu ne de deftere nakşettiğim gibi yaşama ilişkin özlü bir tavsiye sayılırdı. Karşımdakinin hamle şansı tanımadan kartlarını oynamayı sevdiğin anladığımdan, kuşkumu açık ederek zaten geç kaldığım ve kirli bir gömlekle katıldığım bu iş görüşmesinden elim boş dönmek istemiyordum.

“Leb demeden leblebiyi anladığına bakılırsa, çok yetenekli bir hattat olduğun kadar epey zekisin de. Bugünlerde iki özelliği bir arada bulmak, hatır sayan bir insan bulmaktan daha zor. Beni takip et,” dedi.

Söyleneni yaptım. Yine boş duvarlarda ayak seslerimizin yankılanışını dinleyerek ahşap merdivenlerden üst kata çıktık. Bomboş ve uzun bir koridoru kat ettikten sonra da, cilalanmış bir ceviz kapının önünde durup,

“Gir bakalım, ne düşüneceksin?” diye buyurdu.

Salondan daha da güzel bir Boğaz görüntüsüne sahip perdesiz koskocaman bir pencerenin bitiminden itibaren bu oda, tavana kadar klasik ve çağdaş edebiyat eserleriyle doluydu. Onları satın alabilecek ancak çok ama çok iyi bir okurun sahip olabileceği türden kütüphane, eşsiz bir manzara ve kapı ile aynı malzemeden yapılmış masada bilgisayar ile iki de deri kaplı sandalye vardı. Odanın içinde kısa bir tur attım. Kitapların birçoğu ünlü yazarların ünlü kitaplarının sahaflardan toplanmış ilk basımlarından oluşuyordu. Yine çağdaş romanlar da büyük yayınevlerinden satın alınmıştı.

“Şahit olduğum en güzel manzaraya sahip kitaplık bu Selim Bey. Ama daha dolu dolu kitaplıklar da görmüştüm,” dedim.

Bir şey söylemeden, geçip masaya oturdu. Bana oturmam için de yer göstermedi. Belli ki saygılı olunması, izin almadan konuşmak yada oturmak gibi konularda bir hassasiyet taşıyordu.

“Seninle bir anlaşma yapmak istiyorum,” dedi.

“Şartlarınızı dinliyorum, “diye cevap verdim. Aslında bunu, ne öne sürerseniz kabul ederim gibi söylemiştim. Böyle yaptığıma pişman olmak için çok geçti.

“Bir roman yazmak istiyorum. Ama tek kelimesini bile kendim yazmayacağım.”

“Siz yazmazsanız nasıl bir roman yazmış olacaksınız peki?”

“Sadece düşüneceğim, sen de aşağıda yaptığın gibi düşüncelerimi okuyarak bunları bir kurgu içinde roman olarak yazacaksın.”

“Düşüncelerinizi okuyabildiğim sonucuna da nereden vardınız?”

“Bunu uzmanlığıma dayanarak söyledim,” dedi Selim Bey.

“Pekâlâ, zihninizden geçenleri yüksek bir oranla tahmin edebildiğimi varsayalım. İkinci şartınız nedir?”

“Çalıştığın süre boyunca, aşık olmayacaksın Romanı yazana kadar, hiç kimseyle bir gönül ilişkisi yaşamayacaksın.”

İçinden pek çok soru çıkabilecek bu şart dizisinin de beni sınamak için yeni bir yol olduğunu anlamam uzun sürmedi. İnsanlar tarafından kullanılmamaya ant içtiğimden beridir zihnim önündeki sis perdesi kalkmış bir doru at gibi, dörtnala koşuyordu.

“Uzmanlığınızı sormamın bir sakıncası yoktur umarım,” dedim cevaben. “Esasında buraya ilk kez gelen biri, köşkün size miras kaldığını ve bu nedenle boş olduğunu. Ya da kötü bir hatıra sonrası yıllardır yaşadığınız bu köşkteki tüm eşyalardan anıları yok etmek için kurtulduğunu düşünebilir. Oysaki bu köşke yeni taşındığınız, manzaraya hayranlıkla bakışınızdan belli. Boğaz’a içinize akıyormuşçasına hayran olmuşsunuz.”

Düşüncelerini okumanın bir adım ötesine geçerek yaptığım bu çıkarsama ile işi ne kadar çok istediğim ve işe ne kadar çok ihtiyacım olduğunu belli ettiğimin farkına yine geç vardım. Fakat yapacak bir şey yoktu.

Selim Bey, gözlerimin içine bakıp,

“Kumarbazım. Hem de en büyüğüyüm,” dedi.

İlk kez bir kumarbazla tanışıyordum. Ne diyeceğimi bilemedim. O devam etti:

“Köşkü kapıyı açan Ruçhan’ın babasından kumarda kazandım. Altmış beş milyon liralık kayba dayanamayıp intihar edince, zaten annesini çok erken kaybetmiş çocuk tam anlamıyla yıkılmış. Zenginlik gidince, akrabaları onu yanında istememişler. İlk başta köşkü bir an evvel elden çıkartmayı düşündüm fakat nedense buraya taşınma fikri daha cazip geldi. Köşkü bu gençten daha iyi bileni bulamayacağım için de, ona kahyalık teklif ettim.”

“Sanki küçük bir çocuktan bahseder gibi konuşmanıza şaşırdım,” dedim. Ruçhan koca adamdı. Babasının bu devirde Beylerbeyi’nde servet değerinde köşkü olan birinin gidecek yeri, hayat kuracak birikimi olmasın şaşılacak şeydi.

“Birincisi bu olup bitene fazla şaşırma,” dedi Selim Bey. İşaret parmağıyla beni göstererek, devam etti: “Ruçhan’ın babası kumarbazdı. Oğluna ait serveti de poker masasında tüketmekten çekinmemiş. İkincisi ise, kaygılanarak görüyorum ki insanların trajedileri hakkında gereğinden fazla üzülüyorsun. Böyle davranmaya devam edersen, bizzat o üzüldüğün insanlarca ihanetlere uğrar, o kahırlandığın hallerinden de kötüsüne düşersin. En beteri de, bunu yapanlar bir kez olsun dönüp senin ne durumda olduğunla ilgilenmez ve sen de böylece kendini tüketirsin.”

 O güne değin yaşadıklarımı düşününce, yeni patron namzedim çok haklıydı. Üstüne üstlük insanın yüzüne bakınca ruhunu ve kaderini okuyabilme özelliğine de sahipti.

Sözlerini onaylayan suskunluğumun ardından çalışma masasının çekmecesinden kalınca bir zarf çıkarıp, uzattı.

“İlk kural; bir kumarbazla iş yapıyorsan onun sözlerini iki kez düşün, üç kez tart. Parasını aldığında onunla vazgeçilmez bir anlaşma yaptığını unutma. Para konusunda da asla güvenme. Verdiğim ilk ayın avansını hiç çekinmeden say ki eksik çıkmasın,” dedi.

Yine denileni yaptım. Ömrümde hiç desteyle para saymamıştım, hepsi 100 TL’lik banknotları bir müddet yanıla yanıla ve bunu yaptığımı hissettirmeden sonunda doğruyu bularak saydım. Destede 25 bin TL vardı. Bu, yapacağım iş için çok cömert bir aylıktı.

“Bana minik bir servet verdiniz,” dedim. Bu kez de sevincimi gösterdiğim için kendime kızdım.

Selim Bey ince bir gülümsemenin ardından,

“İkinci kural, bir kumarbazın karşısında düşüncelerini asla belli etme,” dedi.

Bunu başımla onayladım. Hazinemi çantama koydum.

Ayağa kalkınca pazarlığımızın bittiğini sandım, benimle bir şey söylemeden kapıya kadar yürüdü. Sonra,

“Üçüncü kural,” dedi. “Bu andan itibaren sen benim düşüncelerimi oku ve yazacağımız romana odaklan. Haftanın altı günü de hep aynı saatte, köşke gel.”

***

Merdivenleri inerken, yirmilerinin sonunda esmer bir kadınla karşılaştım. Üzerinde pahalı ve şık bir elbise, lezzetli bir parfüm ve asla ne istediğine karar verememiş insanların bakışı vardı. Beni görmemiş gibi ama her hareketiyle gör beni, hisset beni diyerek merdiveni çıkıp, kapıyı çalmadan Selim Bey’in odasına girdi. Süs havuzunun orada Ruçhan’ı havayı koklayarak, beni bekler buldum.

Tehlikeli fakat rahatsız etmeyen bir bakışla ve hırlar gibi, “İşe alındın mı?” diye sordu.

“Haftanın altı günü aynı saatte buraya geleceğim. Selim Bey, bir roman yazmak istiyormuş.”

“Garibana benziyorsun, para kazanacak olmana sevindim. Pekâlâ bunu bilmen gerekir. Bulduğum ilk fırsatta patronumuzu öldüreceğim,” dedi Ruçhan. İfadesinde söylediğini yapacak insanların kararlılığı vardı. Bu fikri ilk benim öğrenmediğim de belliydi.

“Selim Bey, insanların zihnini okuyor. Bütün iyi kumarbazlar bunu yapabildikleri için kazanırlar. Planına karşı da tedbirini almış olmalı,” dedim. Böyle söyleyerek de cinayeti başarısız olmasın diye ona akıl vermiş gibi olduğumu anladım. Ağzımı açıp, sözlerimi havadayken yutmak istermiş gibi yaptım.

Ruçhan, başını kaldırmadan gözleriyle köşkün üst katına, sonra da gözlerimden ruhuma bakarak,

“Yalnızca bir tedbire başvurdu ve seni işe aldı. Yaşanacaklara şahit yapmak istiyor. O kumarbaz, hile yapmayı, insanların zaafını bulmayı ve onları kullanmayı çok iyi bilir,” dedi. Bir şey söylememi beklemeden de köşkün arkasına doğru yürüyüp, kayboldu. Bunu da ilk kez yapmadığı belliydi. Anlaşılan canlı bir hayaletle tanışmıştım.

***

Otobüste kendi terimde boğulmak üzereyken Tarlabaşı’nda indim. Yine birkaç kişinin ruhu ile benimki bu cehenneme ait nemde birbirine yapıştı. İnsanların ruhlarından parçalar kopara kopara yakında bir ruh vampirine dönüşeceğim. Ya da şizofren, anksiyete, bioplar ya da obsesiflik gibi bir ruh hastalığı kapacağım. İsimlerinin bir anda aklıma geldiği hastalıklardan birine kapılmışım gibi inatçı bir telaşa düşerek soluklanmak istedim. Yaşadığım yıkıldı yıkılacak 50 senelik apartmanın olduğu İtimat Sokağı’nın girişindeki gölgeye sığındım.

Derin derin soluyup düşen tansiyonumla gözlerim kararırken, hayatımın hatası ile karşılaştım: Vücudunu masalların devlerinden ödünç almış yaşlı Çingene falcı Menekşe ile göz göze geldim. Bunların hepsi sıcaktandı. Ne vardı sanki sokağı her zamanki gibi kimsenin gözlerinin içine bakmayan yürüyerek geçip, gitseydim. Kader yakaladı mı yakalıyor. Ona boyun eğdim. Menekşe de tıpkı benim gibi çok eski bir apartmanın bodrumunda yaşıyordu ve üniversite öğrencilerine ya da az kazanan Taksim civarındaki ofis çalışanlarına kâğıt falları bakıyordu. Mahalledeki söylentiye göre cinleri vardı. Tıpkı benim gibi gördüğü rüyalar bire bir karşısına çıkıyordu; yorumladığı rüyalar sanki insanın kaderini o yazmış gibi gerçekleşiyordu.

Yine kâğıtların söyledikleri aynen tutuyordu. Doğaüstü yeteneklerle donatılmasına karşın daha çok para kazanmak için hiçbir adım atmamış, şöhretinin yerel sınırlar içinde kalması için özen göstermişti. Her söylediği gerçekleştiği için de ona fal baktıran ya da rüyasını yorumlatanlar da başlarına bir olumsuzluk gelmesinden korktukları için bu düşünceye saygı duyup, ona göre davranmışlardı. Binanın merdivenlerine oturmuş, mavi çiçek desenli pazen eteğinin arasına sıkıştırdığı paketten sigara çıkarıp yakan ve dumanını aramızdaki birkaç metre mesafeye rağmen yüzüme üfleyen Menekşe, “Bugün bir kart seçtin. Bir oyuna başladın. Sonunun ne olduğunu öğrenmek istiyorsan, bana gelip bir kart da bende seçmelisin. Rüyalarca ancak bu kadarını öngörebiliyorum,” dedi.

Bu hafta içinde gördüğüm bölük pörçük bir rüyada, kendimi Menekşe’nin daha önce hiç gitmediğim bodrum katında önüme serdiği kâğıtları kaderimi öğrenmek için seçerken buldum. Bazı şeylerden kaçmanın imkansızlığını düşünerek,

“Gaibin perdesini yırtmış mısın bilmiyorum Menekşe. Ama kaderi okuduğuna şüphe yok. Ben en çok bundan korkuyorum; başıma gelecekleri bilirsem yaşayamam,” dedim.

Sigarasından bir derin nefes çekip, dumanını savurduktan sonra yanıma gelen bu dev gibi kadın bana teni kapkara ellerini uzattı.

“Kart yok, rüya yok. Hadi sadece elimi tut,” diye buyurdu.

“Rüya gördüğümü ve bunların çıktığını duymuş olmalısın. Elini tutarsam, enerjimiz patlamasın, sakın bu gariban mahalle kül olmasın,” dedim.

“İnsan doğru eli tuttuğu zaman da yanabilir. Hepimiz buraya sınanmak için gönderildik. Kimimiz çiğ gelip çiğ gidecek, kimi pişecek, kimi de senin gibi vücudundan başlayıp ruhuna kadar yanacak. Sonra bu tekrarlanıp duracak. Hadi elimi tut.”

Mahalledeki efsanelere göre Menekşe ona rüyada gösterilen ve hayatı büyük değişikliklere uğrayacak kimseleri zaman içinde tıpkı şimdi bana yaptığı gibi uyarmıştı. Her milletten ve her inançtan insanın yaşadığı Tarlabaşı’nda herkesin ortak fikri, bu dev gibi zenci ve yaşlı falcının tekin biri olmadığı ve ondan uzak durulması gerektiğiydi. Çünkü zaman içinde mahalleli, pek çok kez kehanetleri birebir gerçekleşen Menekşe’nin hayatın anlamını kaçırttığı ve yaşanmaz hale getirdiği fal meraklısı müşterilerinin evinin önünde isyan ettiklerin şahitlikleri vardı.

Teki benim kafamı içine alıp yok edebilecek büyüklükteki elleri pamuk şeker gibiydi. Hiç de öyle efsanelerdeki gibi Menekşe’nin cinlerinin elimden ruhuma geçtiğini duymadım ya da beni titretecek bir enerji verdiğini hissetmedim.

Ellerimi avucuna alıp, sonra da başını eğip üzerine üfleyen Menekşe,

“Gördün mü bak, korktuğun şeylerin hiçbiri başına gelmedi. Yine de söylemeliyim ki, bu yakınlarda tehlikeli durumlarla karşılaşabilirsin. Tek yapman gereken, konunun sana ait kısmıyla ilgilenmek. O zaman belalar geldiği gibi sana dokunmadan geçip gidecektir,” dedi. Ve ellerimi bıraktı. Ama ondan bir şeyler ruhumda kaldı...

“Neden herkese yaptığın gibi, parası karşılığında falıma bakmıyorsun?” diye sordum. “Biliyorsun ki gerçekleri öğrenmeye meraklı değilim, sen de peşimi bırakmaya niyetli değilsin. Gördüklerini olduğu gibi değil de, masal anlatır gibi değiştire değiştire söyleyebilirdin.”

“Bir insan ya falcıdır ya da yalancı. Bunun ortası olmaz.”

“Haklısın,” diye buyurdum.

Yerine döndüğünde, sanki kaidesine yeniden oturmuş bir heykel heybetiyle akşam güneşi yüzüne vururken yeni sigarasından dumanı gökyüzüne üfleyip,

“Artık beni gördüğünde yolunu değiştirmezsin. Bundan sonra kötülüğün kendisinden sakın, onu anlatmakla görevli olanlardan değil,” dedi. Bir cevap beklemeden de, dev gibi gövdesini merdivenlerden inip, içeri sürükledi. Gölgesi, dışarıda kaldı…

***

Eskiden kapıcı dairesi olarak kullanılan zemin altındaki kira evime geldiğimde, Menekşe’nin söylediklerini unutmaya çabaladım ve her gün Beylerbeyi’ne terden ıslanıp perişan olmadan gitmenin uzun fakat temiz yolunun vapuru kullanmak olduğuna karar verdim. Kendimi Boğaz’ın rüzgarında Üsküdar vapuru güvertesinde serinliyormuş gibi hissederek mutlulukla kapıyı açtığımda onu kanepeye uzanmış popüler bir romanı okurken buldum. Ev her gelişimde, evimden çekip gittiğini göreceğimi düşünürdüm. Ondan geriye kalmış bir boşlukla, bir zamanlar içimi acıtarak açtığı boşluğu dolduracağımı hesaplardım. Hayat düşlerimi gerçekleştirmekte bana hiç adil davranmadı.

Elindeki romanı içeri girişimi fark etmeyecek bir iştahla okumayı sürdürdü. Böyle yaparak öykülerini bir kitapta toplayarak yayınlatamamanın acısını çıkarıyordu. Edebiyatın çivisini yine edebiyatla sökmeye çalışıyordu. İçeri girme törenimin ardına gizlenerek ve bunu yaptığımı fark ettirmeden ona bir an baktım: Güzelliğinin son ışıkları sönmeye başlamış, kırk yaşının yorgunluğu ve yılgınlığı hafiften kamburlaşmış vücuduna acımamıştı.

Yüzünde kaygının ve kararsızlığın çizgileri henüz yerleşik düzene geçmese de, yaşam boyu yolunun hangi acıdan geçtiği anlatan bir yol tarifine dönüşmüşlerdi. Bir tek bakışları eski bakışlardı. Buğulu, dalgın ve başkasına özlem duyan… Evime kapağı attığından beridir bu fare deliğini öylesine benimsemişti, her köşe bucağına öylesine yerleşmişti ki misafir. Hayır. Sığıntı olan benmişim gibi hissediyordum, bunun altında eziliyordum. Bu habis fikir hareketlerime de yansımıştı. Kendimi özgür ve sakin hissedemiyordum. Tedirginliğimin kokusunu yayıyordum. Kırgın ve yaralı bir erkeği avlamak için doğuştan avcı bir kadına sunulmuş en büyük armağanı hiç istemeye istemeye veriyordum. Fırsatları kullanmamanın ne tür talihsizlere yol açtığını benimsemiş bir tecrübeyle ve sanki bunu yapmaya hakkı varmışçasına gözlerini devirerek,

“Bu saate kadar neredeydin?” diye hesap sordu.

Hep böyle oluyordu: Onu evde bulamayacağım fikrine kendimi öylesine kaptırıyor ama kapıdan girdiğimde ya bir şeyler okurken ya da yazarken buluyordum ve gardımı almaya hep geç kalıyordum. Yine de bu halim, tehlikeleri savuşturamadığım anlamına gelmez: O, hemen ‘Neredesin, ne yaptın, yine iş mi aradın, bir yayıncıya gidip basılmayacağını bile bile roman dosyası mı bıraktın’ gibi şeyler soruyor, bense ağzımı açmıyordum. Vaktiyle kendi hayatını kendi eliyle mahvetmişti: Yanlış insanla evlenip, yanlış insan için boşanmıştı. Sonra bu ilişki de cazibesini kaybedince, aldatılıp terk edilmişti. Yıllar sonra onu bir gün evimin kapısını çalarken bulduğumda, bunu neden yaptığımı düşünmeden eşikten çekildim ve aynı evi başladım. Bir göz odadan ibaret evde aynı yapışkan havayı soluyup, birbirimizin terini ve düşüncelerini içine çekerse; vicdan azabı ve pişmanlık karışımı bir gayret de gösterirse eninde sonunda benim zırhlı inatçılığımı yenebileceğini düşünüyordu. Bu, neler kırdığını önemsemeyen insanların tipik, özür dileme şekliydi. Görmezden geldim.

Eskiye dalıp gitmişken, kitabını kanepesinin kenarına koydu, bu kez doğrulup yine hesap sordu:

“Sana bu saate kadar neredeydin diyorum, duymuyor musun? Gazetedeki o saçma sapan ilan için gittin değil mi? Ne çıktı altından? Bir şaka mı, bir eziyet mi? Kesinlikle aptalca bir şeydir. Saf olduğunu anlayan birileri senden yararlanmak istemişlerdir. O her kimse, umarım kanmamışsındır.”

Tek oda evimde, bana ait bir alan olsun diye duvarlara çivi çakarak astığım çarşafı çektim, yapış yapış ve balık dolu giysilerimden kurtuldum. Artık bana bir şey sormayacağını umdum. Yarın işe gitmeden önce kendime yeni bir kıyafet almam gerektiğini düşündüm.

“Şimdi gidip alışveriş yaparsın. Yeni giysiler alırsın bu bilinmedik iş için değil mi?” diye çarşafın arkasında bir gölge oyununun oraya hiç yakışmayan kişisiymiş gibi sordu.

Kendi kendime ve yalnız benim duyabileceğim bir sesle

“Evde zihnimi okuyan bir kadınla yaşıyorum. Bulduğum işin sahibi de zihnini okuyup bir roman yazmamı istiyor. Tanrı ne zamandan beri kozmik şakalarını bu kadar uzatır oldu, merak ediyorum,” dedim.

Bir sürelik sessizlik, bana kendi evimin, kendi dünyamın gerçekten bana ait olduğunu hissettirdi. Bugün iş bulduğum için, para kazandığım için ve bir roman yazıp, öyle zengin bir adamın bunu yayınlatmaya gücü olduğu için sevindim.

Uzanıp, yılların çatlaklarıyla yol yol olmuş tavana bakarak düşler kurdum. Temmuz sıcağının her boşluğu, her zerreyi ele geçirişinden nasibimi alıp tere battım. Derken, o hep hayal ettiğim gibi kapının sessizce kapatılıp onun gitmiş olabileceğini, bu gereksiz ve uzatılmış acının artık son bulduğunu düşünme hatasında bulundum. Zihnimi okuyan kadın,

“Bence yeniden roman yazmalısın. Ya da yazdıklarını yayıncıların beğeneceği hale getirmelisin. Artık kimse derinlikli ve düşünmeye iten metinler okumak istemiyor. Onlara ne arzuluyorlarsa onu ver. Basit ol. Kısa şeyler yaz. Merak uyandır. Ve para kazan,” diye buyurdu.

“Bunu bizim için yap,” diye ekledi.

Çarşafı açtım, yüzüne sorarak bakıp,

“Hangi biz,” diye düşündüm.

Ve bu yapışkan sıcakla bir dehlize dönüşmüş evde, onun ruhunun tüterek ciğerlerime çektiğim havayla benimkine ulaştığını; artık ölüm bizi ayırıncaya kadar ikimizin bir olduğunu anladım. Gözlerimden küçücük balıkların süzülmesine de aldırmadım.

 

***

Köşkün kapısından girdiğimde, dünkü yere gelmediğimi fark ettim. Bomboş bahçeye onlarca büyük ağaç dikilmiş, zemin halı gibi çimle kaplanmıştı. Kuvars taşından o çirkin havuz olmasaydı, burasının aynı köşk olduğuna inanamazdım. Sanki bu kapıdan girince zaman geriye ya da ileriye akmış, köşk eski haline veya bir hayalin gerçeğine dönüşmüştü. İçeri girdiğimde sürprizin evde de sürdüğünü gördüm. Hem modaya uygun hem de bu köşkün ağırlığına yakışacak onlarca ayna, dolap, halı, masa, sandalye, koltuk yerleştirilmişti.

Daha yirmi dört saat önce büyük bir boşluğun beni yutacağını düşünerek korktuğum yerde şimdi yeni olmanın kokusu her yanı kaplayan eşyaların arasındaydım.

“Yeni eşya kokusunu sen de sever misin,” diye sordu Selim Bey.

Yine ne hayalet gibi yanıma gelerek beni korkutmayı başarmıştı.

“Böyle sessiz yaklaşmak, kumar oyunculuğunun şanından galiba,” dedim. Kendiyle ilgili sır vermeyeceğini anlatan sessizliğin ardından da, “Yeni eşya kokusu bana her zaman evliliği düşündürür. Yoksul bir aileden geliyorum. İlk hatırladığım, evimizdeki eşyalar eksik değildi ama kırıktı, modanın gerisindeydi ve yeni kokmazlardı. Sahi siz koca köşkü bir günde nasıl oldu da böyle eksiksiz dayayıp döşeniniz? Dekorasyonu gelişi güzel değil de, oldukça zevkli yaptınız? Şu koltukların kumaşları, şu halıların yünü, hatta mobilyaların ağaçları böyle kokmasaydı onların yıllar süren bir alışveriş sonucunda deneye yanıla bu köşke alındığına yemin edebilirdim.”

“Tam olarak istediğim buydu,” dedi Selim Bey. “Eşyalar karşısında verdiğin tepki roman için oldukça önemli. Bunu kullanmayı öneriyorum. Öte yandan eşyalar konusunda hiç zevkli değilimdir. Her şeyi ‘o’ satın aldı, eve taşıttı ve uygun yerlere yerleştirerek burayı bir yuva haline getirdi.”

O, diye bahsettiği kişinin dün merdivenlerde karşılaştığım güzel kadın olduğuna emindim. Dünkü kokusunu, burayı bir eşya dükkanı gibi kokutan yeni eşyaların arasından duymaya çalıştım.

“Sözünü ettiğiniz her kimse, belli ki çok zevkli biri. Köşkün boşluğunu kaybetmesine sevindim. Ne de olsa hayat bize ait olduğunu düşündüğümüz insanların yokluğuyla oluşanlar dışında, başka bir boşluğu kabul etmiyor. Bir tek gidenlerin yeri dolmuyor. Fakat boşlukta da yaşam olmuyor,” diye buyurdum. Fırsatını bulmuşken ancak bir romanda geçebilecek sözleri ederek bu işi başarabileceğimin altını çizip, yerimi sağlama almaya çalışıyordum. Bunu neden böyle telaşla ve gösterişle yaptığım konusunda da bir fikrim yoktu. Daha doğrusu vardı. Bana ‘O işte çalışma, git kendi romanını yaz’ diyen kadına inat, bu işte başarılı olmak istiyordum.

Biraz panik ve beğenilme duygusuyla yumurtladığım sözleri kendi kendine tekrarlayan Selim Bey, “Bunları romanda kullanmak mümkün. Yine de şu sözlerin bir kağıda nakşedildiğini ve köşkte ‘o’nun belirleyeceği bir duvara asılmasını çok isterim,” dedi.

İlk iş günümde, kendi sözlerimi el yazımla defterime işleme fırsatı buldum. Alıp uzun uzun incelediği sonuçtan hayli memnun olan işverenim,

“Köşke ve bana iyice alıştığına göre, artık aklımdan geçenleri okumaya başlamaya ne dersin? Romanı yazmaya koyulmamız lazım. Söz etmeyi unuttum fakat romanı olabildiğince erken tamamlayıp, uzun bir seyahate çıkmak istiyorum,” dedi.

Yolculuğa çıkma fikri ölümü çağrıştırdığı için, aklıma dün Ruçhan’ın işlemeyi vaat ettiği cinayet geldi. Daha ilk günden patronumdan hem de böylesi hayati bir konuyu gizleme niyetim yoktu.

Meydana gelmesi olası herhangi bir tatsız durum karşısında hem vicdanıma hem de adalete hesap vermek istemezdim. Benim gibi eski bir mahkumun sözüne kimsenin itibar edeceğini düşünmüyordum.

“Söyleyeceklerimi bir ihbar ya da şikâyet olarak düşünmeyin. Fakat Ruçhan’ın ağzından sizi öldürmeyi planladığını duydum. O genç, bu konuda çok kararlı görünüyor. Şu söyleyeceğim de tamamen, yazar iç güdüsüdür. Gözlerinde, bu konuyla ilgili bazı planlar ve hazırlıklar yaptığını okudum,” dedim.

Omuzlarını silken Selim Bey,

“Ah Ruçhan. Yerinde kim olsa aynı şeyi düşünürdü. Babasını, servetini ve köşkü kaybetti. Yetmedi burada uşak durumuna düştü. Kabul edilmesi çok zor bir durum,” dedi.

“Sizin durumu bildiğinizi yada tahmin ettiğinizi dün Ruçhan’a söylemiştim. Sadece ileride istenmeyen bir olay yaşanırsa diye, öncesinden uyarmak istedim,” dedim. Bu sözler beni bile ikna etmedi. Kendimi her şeyini yitirmiş ve her halükarda sağlıklı yaşayabilmesi için onun adına doğru kararları verebilecek birin yardımına ihtiyaç duyan bir genci ihbar etmişim gibi hissettim.

O sırada salona dün gördüğüm kadın girdi. Teni güneyde yapılmış bir tatilde özenle esmerleştirilmiş, üzerindeki tek parça çok pahalı görünen beyaz elbiseyle de hem masum hem de güzel olmayı başarmış kadını fırsattan istifade iyice izledim. Yirmilerinin sonundaydı. Kahverengi gözleri bugüne kadar pek çok erkeği istediği gibi etkileyebilmenin ustalığıyla süzülüyordu.

Yürürken vücudu ve kolları, buranın ne sahibi, ne de sığıntısı olduğunu anlatmayan bir suskunluk içindeydi. En zehirli karışıma sahipti: Hem tehlikeliydi, hem de masumdu. Bu haliyle Leonardo Da Vinci’nin Son Yemek tablosunu yaparken başına gelen kozmik şakaya benziyordu: Leonardo, ona İsa’nın masumiyetini verebilecek bir yüz ararken koroda şarkı söyleyen genç vaizi görüp peygamberi resmetmiş, eseri yıllar boyunca İsa’yı ihbar eden havarisi Yahuda’nın yüzündeki şeytanlığı anlatacak birini bulamadığı için yarım kalmıştı. Leonardo tam umudunu yitirecekken sokakta rastladığı ayyaşın olsa olsa Yahuda olabileceğini görmüştü. Atölyesine taşıttığı alkoliğin yüzünü resmederken de, adam uyanmış “Ben bu resmi yıllar önce görmüştüm. Koroda şarkı söylediğim vakiler, bir ressam benden ona İsa için model olmamı istedi,” demişti.

Selim Bey, elini beline dolayan kadına bakmadan yüzünü okşayıp,

“Olcay Hanım ile tanıştınız mı? Hayran kaldığın dekorasyon, tamamen onun eseri,” dedi.

Olcay, tırnakları kırmızı ojeli elini uzatıp, elimi sıkar gibi yaparken okşadı.

“Bugüne kadar gördüğüm en güzel gözlü erkeksiniz. Nedir bunlar, deniz yeşili mi?” diye sordu.

Elim hâlâ avucundayken, Selim Bey’in bu ânın gözleriyle resmini çektiğini anladım. Belli ki bu köşkte dünden beri yaşadığım hemen her şey, yazılması planlanan roman için birer ilham ve imge kaynağıydı. Böylesi bir kadın, üstelik yanında sevgilisi zengin erkek varken neden bana kur yapsın?

“Gözlerimin yeşil olduğunu biliyorum fakat deniz yeşiline benziyorlar mı, hiçbir fikrim yok. İltifatınız için çok teşekkür ederim. Selim Bey’in dediği gibi dekorasyon konusunda çok zevklisiniz. Ya da dün bu köşkü bomboş gördüğüm için şimdiki eşyalı hali bana bir mucize gibi geldiğinden, gereğinden fazla etkilenmiş olabilirim,” dedim.

Demin bana yazdırdığı sözün olduğu defteri isteyen Selim Bey, öğüt veren bir baba gibi parmağını bana sallayarak,

“Yeni bir tavsiye daha,” dedi. Sevgilisinin sesini duyunca, ancak elini çeken Olcay, odaya girdiği zamanki yaşlı erkeğe sevgi duyan kadına dönüşüp, onun beline sarıldı, Selim Bey devam etti: “Dediğim gibi hiçbir şeyden ve hiç kimseden çok fazla etkilenme. Bu seni bir hayal kırıklığı ve aldatılmada olması gerektiğinden daha fazla yaralar. Yoluna devam etmen için ayağa kalkacağın süreyi uzatır. Hele ki, Olcay gibi kumarda kazanılmış bir kadından asla etkilenme. Ve unutma. Anlaşmamızın kuralı gereği, burada çalıştığın müddetçe kimseye âşık olmayacaksın. Yeni bir aşk yaşamanın dışında, herhangi bir eski aşkı da depreştirmeyeceksin.”

***

Bahçeye indiğimde Ruçhan’ın beni bekleyeceğini biliyordum. O yüzden kendimi söyleyeceği ve şaşırmamı hesapladığı sözlere karşı olabildiğince hazırladım. Sırtımdan ter boşatan sıcaktan başka, bahçede bir şey yoktu. Ayakkabımı bağlıyormuş gibi yapıp zaman kazanmaya çabalasam da bu deli gençten hiçbir iz bulamadım. Tam ümidimi yitirmiştim ki, tam arkamdan bir el omzuma uzandı, karşımda Ruçhan’ı görünce heyecandan kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Uzun boylu bu genç amansız bir hastalığa yakalanmışlar gibi öylesine kamburdu ki, ancak hayatın yükünü omuzlarına almışlar bir sağlık sorunları yokken böyle her şeyin karşısında ezilmiş durabilirlerdi. Gözlerindeki derin öfke de havadan daha sıcaktı. Nedense onu böyle görünce vaat ettiği cinayeti işleyip, bunu söylemeye geldiğini düşündüm. Yüzümdeki titreyen korkuyu fark edip, buna pis bir sırıtmayla cevap veren bu ürkütücü genç adam,

“Bu korkaklıkla hayatta hiçbir şeyi sahibi olmazsın. Ne şu köşkte bir işin, ne de Selim Bey’in sana ‘Al ne istersen yap’ diye sunduğu ilik gibi Olcay’ın hakkından gelemezsin,” dedi.

“Bir şeyin sahibi olamayacağımı hiçbir şeyin sahibi olmayan sen mi söylüyorsun,” diye cevap verdim. Bu atağı ancak ukalalaşarak savuşturabilmek galiba korkmanın bana bir armağanıydı.

“Bütün varlığımı kaybettiğimi de nereden çıkarttın? Köşkü, parayı ve babamı kast ediyorsan bunlar yerine konamayacak kayıplar sayılmaz. Asıl bir canı kaybetmekten kork. İnsan her şeyi yeniden elde edebilir, hatta kara sevdanın yerine başkası bile konabilir fakat can giderse geri gelmez.”

“Seni görünce cinayeti işledin sandım ama yok. Bunu yapabilecek kabiliyete de cesarete de sahip değilsin. Niyetin sırf beni korkutmak. Niye yapıyorsun? İşi bırakıp gideyim diye mi? Yoksa endişelenirsem işine yarayacak birine mi dönüşeceğim? Hadi söyle; uzatma. İkimiz de zeki insanlarız. Çarçabuk anlaşabiliriz.”

“Selim Bey ne sunarsa kabul et. Para, kadın hatta başka zevkler. Onu iyice tanı, ölç, biç, tart. Bunları yaptığında eğer o aşağılık adamın yaşaması gerektiğini düşünüyorsan, kaybettiğim annemin üzerine yemin ederim ki bu cinayet fikrinden vazgeçeceğim. Buradan da çekip gideceğim. Ama bu herifi tanıyıp da, yaşamaması gereken bir pislik olduğunu anlarsan ve benden gizlemeye kalkarsan, bunu anlarım.”

“Ve anlarsan?”

“Anlarsam, canına dokunmam fakat senin burada bulmak için geldiğin ve belli ki ne vakittir kaybettiğin huzurunu sonsuza kadar kaçırırım.”

“Nasıl yapacakmışsın bunu?”

“Kendine itiraf edemediklerini yüzüne vurarak. Gerçeklerle bir karşılaşmaktan kaçar gibisin. Fakat kendinden kaçamazsın. Al sana ölümden beter bir ceza…”

“Daha az evvel, ölümden daha büyük bir kayıp yoktur diyen sendin.”

“Evet,” dedi Ruçhan. Köşkten çıkan ve arayan gözlerle etrafa bakan Olcay’ı alıcı gözüyle süzdükten ve ona dair derin bir iç geçirdikten sonra,

“Huzursuzluk ölemeden ölmektir,” dedi. Vurulmaktan kaçan bir av gibi hızlıca, gözden kayboldu.

 Ruhçan’ın ardından bakan Olcay, burnumun dibine kadar girip, “Babasını ve servetini kaybetmiş bir gençten her şey beklenir. Selim’e ben de söyledim, bu çocuğa dikkat etsin diye fakat kötü bir olay yaşanmayacağından çok emin,” dedi.

“Demek ki ikimiz de uyarı görevimizi yerine getirmişiz, artık bu onların sorunu,” diye cevap verdim. Kadının yapmacık tavırlarına karşılık sözlerinde ve söyleyiş biçiminde karşı konulamaz bir doğallık vardı. İnsanı kendini dinletmeyi biliyordu.

“Benden pek hoşlanmadın değil mi? Şimdi benim bu zengin ve yaşlı adamla parası için beraber olan bir sürtük olduğumu düşünüyorsundur.”

“İşin içinde para olduğu kesin. Sana sürtük demek aklımdan bile geçmedi. Hayat bana insanların başkalarını farklı şekillerde sevebileceğini öğretti.”

“Ne gibi bir dersti bu?”

“Üzerinde durmaya değmeyecek fakat kader utansın ki, aynı evi paylaşmak zorunda olduğun türden bir cezaya dönüşen ders.”

Olcay’dan insanı düşünmekten çok hayal etmeye sevk eden tatlı bir parfüm kokusu yayılıyordu. Nemli sıcakta o kokunun insanın ciğerine yapışması, her nefeste de biraz daha bünyeye yerleşmesi mümkündü.

“Selim, birlikte roman yazacağınızı söyledi. O hayal edecek, sen de onun aklından geçenleri tahmin edip, kağıda dökeceksin. Böyle bir şey yapmak mümkün mü? Akıl okuyabiliyorsan bu hayatta çok mutlu olman gerekmez miydi? Neden böyle bir işi yapıyorsun, bir kumarbazla böyle bir oyuna oturuyorsun anlamış değilim.”

“Akıl okuduğum söylenemez. Yaşanan olayları bir kurgu çerçevesinde yazabilme konusunda ise iyiyimdir. Son baktığımda herkes hayatını devam ettirmek için bir işte çalışıyordu. Bunun nesi garip?”

“Normal bir işte çalışmanın hiçbir tuhaf yanı yok. Belli ki yaşadıklarından ve gördüklerinden çok etkilenen genç bir yazarın, hiçbir şeyden etkilenmeden hedefine varmak için her şeyi yapmış ve yapmaya devam eden bir kumarbazla ne tür bir işi olabilir, bunu anlamak güç.”

Bu sıcakta Olcay’a benliklerimiz birbirine yapışacak kadar yaklaşıp, nefesimin yüzünü yaktığı ve bundan hoşlandığını anlamanın şaşkınlığıyla,

“Roman işinden neden rahatsızsın? Üstelik daha az önce tanıştığın biri için neden bu kadar endişelisin; başıma ne geleceğiyle neden ilgileniyorsun?” diye sordum.

Kapıya doğru yürümeye başlayan Olcay, eliyle beni takip et işareti yaptı. Yan yana geldiğimizde de, sır veriyormuş gibi kısık sesle,

“Burada gördüğün, duyduğun hiçbir şeye inanma. İşini yap ve bir an önce gitmeye bak. Yoksa…” dedi…

“Yoksa?” diye sordum. Artık teninden ve saçından yayılan koku dayanılmaz olmuştu. Bunu yaptığıma kızarak ama kendimi durduramadan elimi beline koydum, “Yoksa ne olur?” diye ısrarcı oldum.

“Bir gün anlatırım ama burada değil, böyle gizli değil, bu kadar mesafeli değil.”

***

Eve dönmek istemiyorum. Bugün de gitmemiştir. Kanepeye uzanmış, romanını okuyordur. Ya da benim roman yazmak üzere işe alınmadan yola çıkıp, kendi hikâyelerini yeniden yazmaya başlamıştır. Onu dizüstü bilgisayarında, yüzünde dünyanın en önemli işini yapıyormuş ifadesiyle görmeye kaldıramam.

Benimle yazmaya ilişkin rekabete girdiğini, bunun aynı zamanda evde kalmaya devam edeceğine dair verdiği mesaj olduğunu anlamakla uğraşamam. Hava bu kadar sıcak insan bu kadar şaşkınken, sonunu düşünmeden bir karar verip ömrü boyunca bunun pişmanlığını duyabilir. Böylesi bir yüke hiç gerek yok. Eve gitmenin yolunu uzatmanı ve bu sıcakta insanlarla yapış yapış bir ilişki kurmadan seyahat etmenin en etkili yoluna girdim. Üsküdar’dan kalkan Şehir Hatları’nın Karaköy vapurundayım. İş çıkışında ailesini görmek için evine, arkadaşıyla buluşmak için kafelere, barlara gitmek için vapuru dolduranlar, Boğaz’ın esintisine dertlerini bırakıyormuş gibi rahat görünüyorlardı. Tam da olması gerektiği gibi herkes kendisiyle meşguldü:

Gazete okuyanlar, popüler romancıların çok satan yeni eserlerini kurcalayanlar, cep telefonu ile sosyal medyada vakit öldürenler ve çaktırmadan yaz sıcağına karşı gözler bayram ettirerek giyinenleri izleyenler iş başındaydı. İstanbul’u güzel yapan bu hengameyi izlerken Selim Bey’in romanı yazmak için çok vaktimin kalmadığını hesap ediyordum. Şu insan kalabalığında kimsenin benim gibi garip dertleri olmadığını düşünüyordum ki vapur, Marmara’dan Karadeniz’e giden iki yüz küsur metrelik bir petrol tankerine yol vermek için motor kesince, Boğaz’ın tam ortasında kalakaldık. Yolcular fotoğraf çekmeye bu çok uygun anı, cep telefonlarına sarılarak ölümsüzleştirmeye çalışıyordu. Bu sıra dışı manzarayı izleyip, yazma planı için zihnimi boşaltırken, karşımda Ruçhan’ı gördüm. İlk defa insan görmüş bir yabani gibi tehlikeli ve korkarak bana bakıyordu. Kim bilir ne zamandır beni böyle izliyordu. Az sonra vapurun motorları tekrar gürültüyle çalışmaya başladığında, takipçimle yan yana oturuyorduk. Yüzüme bir süre daha bir anlam ararmış gibi baktıktan sonra,

“Senin bu işi kabul etmeyip gideceğinden ya da parayı aldıktan sonra bir daha köşke uğramayacağından o kadar emindim ki, bugün gördüğümde içimden çok kızdım. Sonra öfkem geçti. Belli ki, garip gurabanın tekisin, böyle bir işe de çok ihtiyacın var,” dedi.

“Hem para kazanacağım bir işe, hem de kendimi yeniden yaşıyor gibi hissetmeye çok ihtiyacım var,” diye cevap verdim bu soru olmayan soruya.

“Laf cambazlığını barakalım. Adam kumarbazım diyor, ben onu öldüreceğim diyorum ama sen iplemiyorsun. Kendini bile bile bu belanın içinde tuttuğuna göre var bir hesabın. Senin başka bir derdin var. Ama ne? Düşündüm düşündüm, bulamayınca gelip sorayım dedim.”

“Vaktiyle hiç olmamam gereken birine âşık oldum. O da hayatımı çaldı. Yıllar sonra da dönüp, evime yerleşti. Günün büyük bölümünü iş için dışarda geçirmekten başka çarem yok. Bu işi de bulunca, her şey birbirini tamamladı. Dert dediğin bundan ibaret.”

“Madem çok dürüstsün, ki sana tavsiyem benim gibi henüz tanımadığın insanlara kaşı bu kadar açık olma, sonra üç kuruşluk çıkar için satılırsın, o vakit sana daha fazla oynamayacağım. Beni peşinden Selim Bey yolladı. Bir konuyu çok iyi bilmeni istiyormuş.”

“Neymiş,” dedim çok da meraklı görünmemeye çalışarak.

“Olcay, benim eski sevgilim. Senin bunu bilmen gerekiyormuş. Hatta bilmen çok önemliymiş.”

“Ama nasıl?” diye mani olmadığım bir şaşkınlık patlaması yaşadım. Ruçhan, büyük ikramiyeyi kazanmış gibi sevindiğini gizlemeden,

“Para dostum,” dedi. “Kadınlar ve para. Bugünün kadınları bir tercih yapacaklarında, bu kararlarının önce kaç para ettiğini hesaplıyor. Selim Bey’in varlığı, benim yoksulluğumu Olcay’ın gözünde bir seçme şansına dönüştürdü.”

“Bu büyük bir kötülük,” dedim. Gerçekten hem çok kızmıştım, hem de canım yanmıştı. Ruhçan benim vaktiyle kan kaybından ölüme yol açacak kadar derin, fakat bile isteye basıla basıla artık açılmamayı öğrenmiş yarama hançer sokup deşmişti.

“Hem de çok büyük bir kötülük. Bu var ya, alçaklığın zirvesi,” diye tısladım. Öfkemin kontrolümden çıkmasıyla İstanbul’un gözümde dönmesi bir oldu.

“Demek ki duyduğunda bu kadar etkileneceğini bildiği için, beni peşinden yollamış adi herif,” dedi Ruhçan.

Baş dönmesi, bir yanımın felç geçiriyormuş hissi ve korku karışımı o Allah’ın belası panik atak ile pelteye dönüşüp öfkemle vücudumun her tarafının yanışı ve hem yere kapaklanmamak, hem de gücümün yerinde olduğunu anlamak için Ruçhan’ın koluna yapışmam bir oldu.

“Anlamıyorum,” dedim. Birkaç derin nefes alıp bu cehennemi nemli sıcakta varlığıyla bizi onurlandıran Boğaz rüzgarının serinliğiyle can bulduktan sonra, “Bugün bana Selim Bey ne sunarsa, para ve kadın kabul et. Onun ne mal olduğun anlarsam, cinayet işlemeyeceğini söylemiştin.”

“Tam da bunları söyledim,” dedi Ruçhan. O da elimi sımsıkı tuttu.

“Olcay da, bahçede konuşurken bana, köşkte duyduğun gördüğün şeylere asla inanıp, güvenme dedi. Yani bir bakıma seninle bu tür bir konuşma yaparsak, buna kulak asmamamı salık verdi.”

“Eminim tam olarak böyle söylemiştir. İşine gelenleri söylemekten hiç çekinmez o.”

Biraz kendime gelince kolumu yapıştığı yerden çektim,

“Romancı zihnimle düşünüyorum Ruhçan. İki ihtimal var: Ya Selim Bey, bana söylediklerinden bir şekilde haberdar oldu ve onun aslında ne kadar kötü biri olduğunu öğrenmemi, böylece senin onu öldürmenin önüne geçmek istedi.”

“Evet, bu kuvvetle muhtemel.”

“Ya da…”

“Ya da?” diye merakla sordu Ruhçan.

“Bana romanı yazmak için harekete geçmemi anlatmıştı. Seni gönderip, Olcay konusunu anlattırarak bu oyunu başlattı.”

“Evet, bu da kuvvetle muhtemel.”

Vapur Karaköy iskelesine yanaşıyordu. Ruhçan’ın az sonra kaybolacağını anladım.

“O bir kumarbaz, bence hepimize blöf yapıyor. Tek çaremiz var,” dedim.

Sustu. Kırılmış, yorulmuş ve derin bir öfkeyle yüzüme baktı.

“En iyi zarımızı atalım,” dedim.

***

Bodrum katındaki evimin bana ait olsun diye çarşafla ayrılmış küçücük bir köşesi sıcaktan ve nemden bir zindana dönüşerek, ceza çekmek için en uygun yer oldu. Dünyanın en büyük hapishanesi insanın kendini yaralamak için kurduğu düşüncelerdir.

Bir daha ömrüm boyunca asla, başkasının sevdasını başkasının masumiyetinde öldürmeye çalışan bir kadına yaklaşmayacağım. Böyle düşünerek ruhuma karanlık yeni yerler eklemenin mimarı oldum. Boşa yoruluyordum çünkü İstanbul böyle kolay yolun yolcusu kadınlarla dolu. Çivinin çiviyi söktüğüne ilişkin dertlerden kestirme kurtuluşa ilişkin bu uyduruk fizik kanunu benimseyenler, yeni avlarını arıyor. Onları metroda, otobüste, dolmuşta ve vapurda görüyorum. Benim tarafımdan izlendiklerinin farkında değiller. Biraz göz süzüp, biraz da masum gibi davranarak istediklerini ağına düşürüyorlar.

Tuzaklarına çekemedikleri bir tek ben varım. Ve güya çiftmiş gibi davranarak, sarılarak, el ele tutuşarak, beraber fotoğraflar çektirerek, yemeğe giderek, aynı evde, aynı otelde kalarak yaşayanların arasından sıyrıldım.

Her şeye anlamlı bir bakış açısı getirebileceğim kadar uzak bir mesafeden bakmayı öğrendim.

Orada durması zordu, tutunması kolay değildi, yaşaması ise imkansızdı. Fakat başardım. Anlamsızlığın derinine daldıkça yanına sevgili dedikleri birini de almayı adet edinmiş insanlara, ama daha çok da kadınlara karşı mesafemi koruyarak bekledim. Kendini gerçekten sevgiye, ilgiye ve şefkate adamış, bunları içselleştirip hayatının anlamına koymuş ve çıkarlarını değil de insanlığı önceleyen bir kadını aradım bu büyük av partisine tepeden bakarken. İnsanlar, yakınlarım, hatta ailem bile bunu beklemek olarak yorumları. Beni ölümcül şekilde yaralayıp yoluna bakanı, çoktan çıkarı gerektirdiği yere çekip gideni bin bir pişmanlık ve perişanlık içinde, ancak acılarını benim dindirebileceğim ve açılan yaralarını benim kapatabileceğim bir perişanlık anını kollayarak beklediğimi yüzüme haykırdılar. Onca yıldır beni bu kadar yanlış tanılamalarının doğal sonucu olarak, hepsine elveda deyip evimi, işimi, çevremi değiştirmemle yeni bir şekil kazanan bu hal, en sonunda kendimi kendime düşman etmemle varacağı yere vardı. İnsanın başına gelecek felaketlerden kaçışı, ancak bu felaketlerin başa gelme zamanını geciktirirken acısını ve trajedisini ise azaltmıyor. Aksine böylesi durumlar karşısında insanın hazırda tuttuğu iradesini, dayanıklılığını ve tutarlılığını da alıp götürüyor. Sonuçta başa gelen karşısında kılıçsız bir asker çaresizliğinde, son darbenin inişini izlemekle yetiniyorsun. Bunu artık sayısını unuttuğun kadar çok yaşıyorsun. Kendi hayatını züppelik uğruna dağıtıp da, yaşamını çok zor toplamışın gücünü, ilgisini ve sevgisini tüketerek kendi kuyudan çıkmasına yardım edeni o kuyuya atan ruhsuz karşısında artık çok güçlü oluyorsun. Ama bu dervişlik sana yalnızlığın bir armağanı.

Sonra da bir gün kapın çalındığında, hiçbir şey sormadan ve söylemeden eşikten çekilip içeri girmesine izin veriyorsun. Neden gitmiyor diye de, kendini köşelere çekiyorsun.

Bir vakitler peşindeki düşmanlardan kurtulmak için mağaraya sığınanın ölümle arasındaki örümcek ağından zırh nasıl ki tarihin akışını değiştirmişse, benimle onun arasındaki örümcek ağından hallice çarşaf gürültüyle açıldı. Fakat ne tarihi ne de talihi değiştirmedi.

“Düşündüklerinin hepsini duydum. Biliyorsun ama unutuyorsun; senin düşüncelerini okuyabiliyorum. Yine de gevezelik yazmama engel olmadı. Bir öyküye başladım. Hadi bunu oku ve ne hissettiğini söyle. Belki yayınlanma konusunda şansı yaver giden ben olurum, sen de şu kumarbaz ve etrafındaki tuhaf insanlarla giriştiğin işten kurtulursun,” diye buyurdu.

Çarşafı çektim. Bazı insanların gölgelerinin, kendilerinden daha gerçek olduğunu düşünecektim; sustum…

***

Köşkün kütüphanesinde masada karşılıklı otururken, Karadeniz’den Marmara’ya inen kocaman şilebin düdüğü Beylerbeyi’nin tüm boşluklarını doldurup, ahşap yapının çivilerini korku salınmış bir yürek gibi titretti.

Gözlerini kısıp, benim ne yumurtlayacağıma bakarken,

“Bir kart seçin,” dedim Selim Bey’e.

Onun gibi bir profesyonele kendi silahıyla yaklaşmak, üstelik kâğıt oyunları namına hiçbir şey bilmeyen benim için kumardan farksızdı.

“Cesurların şöhreti bir an sürer. Tarihe ise temkinli bencillerin başarılarını yazar,” dedi Selim Bey. Bu sözü bir kitaptan ezberlediğini ya da bir yazacağı roman için üzerinde epeyce düşündüğünü anladım. Daha o emir vermeden, çantama doldurduğum kalemlerden birkaçını çıkarıp bu sözü önümdeki büyük beyaz deftere nakşettim. Böylesi pek az olur. Kendi yazımı beğenmem de garip hissettirir. Ne var ki, şu haklılık payı yüksek tecrübe ve ikaz içeren ifadeyi yazdıktan sonra bir müddet büyülenmiş gibi izledim.

“Senin temel sorunun bu. Başkalarının sözlerini çok önemsiyorsun. Hatta onları yazan, düzelten ve düşünsel olarak işleyen sen olsan yani o sözün sahipliği sana geçse bile, onlara haddinden fazla değer veriyorsun. Edebiyat konusunda seninle iddialaşamam; benden bilgilisin. Şunu açıkça söyleyebilirim ki, senden yazar olmaz. Yani sen kendi metinlerini yazamazsın.”

“Bunları romanı bir an önce yazmaya başlamam için söylediğinizi biliyorum,” dedim.

“Hâlâ bir kart seçmemi istiyor musun?”

Önümde açık duran ve karıştırılmamış kâğıt destesini aldım. Acemi olduğumu gizlemeden fakat bu konuda ne denli karar verdiğimi de çok göze sokmadan karıştırdım ve masaya yaydım.

Üzerine basa basa kelimelere anlamlarını ilk kez veriyormuş gibi,

“Kumarbaz ortada bir ödül yoksa, boş yere kart seçmez,” dedi Selim Bey.

“Ödül belli; ben kazanırsam bunun maddi detaylarını konuşuruz ama Ruçhan’a ondan aldığınız hayatı geri vereceksiniz. Köşkü ve Olcay’ı da tabii ki.”

“Ben kazanacağıma göre bu işten kârım ne olacak?” diye sordu Selim Bey.

“Para ile sahip olamayacağınız bir roman sunacağım. Aklınızdan geçenleri değil, aklınızda olduğunu bilmediğiniz şeyleri de yazacağım.”

Elini desteye dört kere götürüp kare, sinek, kupa ve maça As’larını çekip önüme koyduktan sonra,

“Hayatınla kumar oynayacak kadar seni kim zehirledi?” diye sordu.

Bu ani ve ezici yenilgi karşısında sinirlerime hâkim olamayıp, sesim titreyerek,

“Ruhçan olan biten her şeyi anlattı,” dedim.

“Bunu sormuyorum. Sana hiç tanımadığın insanların sorunları için kendini feda etmek gibi bir budalalık hastalığını hangi kadın nasıl bulaştırdı? Ve senin Hâlâ onunla ne işin var?”

“Uzun bir hikâye. Hatta uzun bir roman,” dedim.

Önümden kâğıtları tümünü alıp, As’ları da koyduktan sonra karmaya başlayan Selim Bey,

“Yapacağın şey basit: Aklımdan geçenleri okuyacaksın, ki bunu yapabildiğini biliyoruz, sonra bunları bir kurgu ile romana aktaracaksın, ki bunu da yapabildiğini biliyoruz. Ama başta anlaştığımız gibi kimseye âşık olmayacaksın. Ve babasının kumarda kendisinin de aşkta kaybettikleri için deliye dönmüş Ruhçan’ın sözüyle hareket etmeyeceksin,” diye buyurdu.

“Beni işe alırken pekâlâ bunların olacağını biliyordunuz. Ya da bunların olmasını siz ayarladınız. Sanırım maksadınız tüm bu yaşananları benim bir şekilde kağıda dökmemden ibaret. İyi ama bir nokta var, orası biraz karışık. Şahit olduklarım, tüm olup bitenler sizi kötü adam yapıyor. Ama baştan beri yaşananların sorumlusu olmadığınızı, herkesin bu olup bitenlere kendi rızasıyla giriştiğini anlatmaya çalışıyorsunuz. Peki, ya bunları görmezden gelirsem ve sizi olmadığınız biri gibi yazarsam; yani bir şeytana dönüştürürsem ne yapacaksınız?”

“Sana seçme şansı sunacağım,” dedi Selim Bey. Sonra da kardığı kâğıt destesini tıpkı demin ona yaptığım gibi önüme serdi.

“Kumarı bilmeyenlerin bile oynayabildiği bir oyun var. Adı 21.Şimdi desteden dört kart seçeceksin, kâğıtların toplamı 21’den fazla olursa kazanacaksın. Az çıkarsa da ben kazanacağım.”

“Ödül nedir?” diye sordum.

“Hızlı öğreniyorsun. Bunu sevdim. Ödülü değiştirmiyoruz. Kazanırsan Ruçhan köşkünü geri alır. Olcay konusunda bir şey diyemem. Parayı seçmiş bir kadının tercihini ancak para değiştirir. Ben kazanırsam da, bir gün bu olup biteni yazdığında beni olduğum gibi yazacaksın.”

“Ama hiçbir gerçeklik roman gerçekliğine olduğu gibi yani eksilip artmadan ya da değişip bozulmadan giremez,” diye itiraz ettim.

“Artık ne kadarı gerçekleşebilirse; bu da bizim kaderimiz olsun,” dedi Selim Bey. Bu kez konuşurken gerçekten bu sözlere ilk anlamlarını vermiş gibiydi.

Bir vakitler hem aşık, hem köpek gibi kovulmuş bir zavallı olarak derdimi anlatabileceğim kimse bulamadığıma dair inancımı falcılar üzerinde denerken bu gaipten haber alanların tarot destelerinden kartlar seçmiştim.

“İyice hisset ve geleceğini gözlerimizin önüne ser,” direktifleriyle dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi kâğıtlardan beni mutlu edecek kehanetlerin çıkmasını isteyerek yaptığım seçimmiş misali dört oyun kağıdını ardı ardına seçtim ve açmadan Selim Bey’in önüne koydum.

Dört kağıdı da sırayla ve hızla açıldığında Karo, Sinek, Kupa ve Maça As’ları ile karşılaştım.

“Destenin en büyük dört kağıdını seçtin, 21’i kaybettin,” dedi Selim Bey.

Gerçekten de böyle düşündüğüm için,

“Bu işteki hileyi anlayamadım,” dedim.

“Birincisi,” dedi Selim Bey. “Destedeki As’ların yerini biliyordum ve aklımı okuyarak onları seçmeni istedim. Demek ki artık romanı yazmak için önümüzde düşünsel bir engel kalmadı. Benim aklımı zihnimdeymişsin gibi okuyabiliyorsun.”

“Belli ki ikincisi daha mühim?” diye sordum.

“Evet öyle, “dedi Selim Bey ve şunları söyledi:

“Boğaz’daki her yalının ve köşkün bir mazisi vardır. Roman yazarı olarak bu tarihi öğrenme konusunda fazla meraksızsın. İlk gün sorsaydın söylerdim. 18’inci yüz yılda iki Fransız genç kız, İstanbul seyahatleri sırasında methini duydukları bir falcıya giderler. Türk falcı, kızların kahve fincanlarını sırayla inceledikten sonra ‘Biriniz Doğu’nun ötekini de Batı’nın sultanı olacaksınız’ kehanetinde bulunur. Kızlar, falcının gaipten gördüklerine inanmaz fakat aldıkları terbiye gereği bunu belli etmezler. Bir süre sonra kızlardan biri Karayip Adaları’dan dönerken, korsanlar tarafından kaçırılır. Ve başına birçok macera geldikten sonra kendini köle olarak Topkapı Sarayı’nda bulur. Güzelliği nedeniyle de kısa sürede valide sultanın gözdesi olup, I. Abdülhamit ile evlenir ve Sultan II. Mahmut’u doğurur. Nakşidil Sultan böylece Doğu’ya hükmeder. Diğer kız ise, memleketi Fransa’ya gider, burada bir asker ile evlenir. Asker önce general sonra da Fransa İmparatoru olur. Napolyon’un eşi Josephine de böylelikle Batı’nın sultanı olarak tarihe geçer. İşte bu fal vaktiyle bu köşkte bakılmıştı. Şu duvarlar sayısız kehanetin tanıkları.”

“Yoksa benim burada bir roman yazmak için işe alınmam da mı bir kehanetin ürünü?” diye sordum.

“Neden olmasın,” dedi Selim Bey.

Bu sözdeki manayı kavrayınca, aydınlandığımı hissettim.

“Sanırım ta en başından beri amacınız bu köşkü almaktı. Hikâyesi olan bir yer istediniz. Kendi hikâyenize başlayabilmek için başkalarının hikâyeleriyle dolu bir mekan gerekiyordu. Düşünüyorum da Ruçhan’ın size olan cinayet tasarlamaya varan öfkesi, Olcay’ın onun eski sevgilisi oluşu, tüm bunlar da bana bu romanı yazdırmak için önceden tasarlanmış oyunlar olabilir.”

“Neden olmasın,” diye tekrar etti Selim Bey.

“Yani diyorsunuz ki, burada yaşanan ya da görünen her şey gerçek de olabilir, birer kurgu da. Hangisi olduğuna karar vermek yani yazmak da bana düşüyor; öyle mi?”

“Usta bir kumarbazla oyun oynamaya kalkınca ne olduğunu, demin gördün. Destedeki en büyük ve en güzel kâğıtları seçsen bile, oyunu kaybedebiliyorsun. İnsan istediklerine sahip olursa her zaman kazanamayabilir.”

“Bazıları hep kaybederek öğrenir. İnsan kendisine bahşedileni sevmeye başladığında yaşamın bileğini bükebilir,” dedim.

“Sen öğrenmişsin, ama belli ki unutmuşsun. Daha doğrusu unutturulmuşsun. Üzerindeki yük her kimse, ondan kurtul. Kelimeleri kağıda güzel nakşedebildiğin kadar bence kelimeleri kağıda güzel de yazabilirsin ve bunlar bir roman olabilir. Bana ait, düşüncelerimden yola çıkılmış bir roman.”

“Neden olmasın,” dedim sırası geldiğini anlayarak.

Bendeki gelişmeden memnun olduğunu saklamayan gülümsemesinden sonra Selim Bey, desteyi alıp hızlıca kardı ve masaya serip,

“Dört kart seç, bu kez 21’i geçme,” dedi.

***

Köşkün merdivenlerinden inerken görüş açıma ilk giren ihanet oldu. Ruçhan ile Olcay burun buruna, soluklarını içine çekerek, fısıltılarla konuşuyorlardı. Kendisini para için terk etmekle suçladığı kadın ile bir zorunluluktan ötürü bile olsa böylesi bir sırnaşık ilişki yaşaması, içimde bir şeyleri ezdi. Yaklaştığımı görünce Olcay bisküviye benzeyen tatlı parfümünün kokusunu bırakarak bahçeye doğru gitti. Bana düşmanıymışım gibi bakan Ruçhan ise, duruşunu iyice kamburlaştırdı. Öngördüğü felaket gerçekleşmiş bir kahinin kibriyle,

“Dün bu adamın ne mal olduğunu anlayabileceğine dair, içimde bir umut yeşermişti. Yüzünün halinden belli ki yukarda seni zehirlemiş. Dur bakayım; biraz da şöyle dön. Evet, hiç kuşku yok. Tam düşündüğüm gibi, ona inanmakla kalmamışsın bana da düşman kesilmişsin,” buyurdu.

Demin Olcay’ın durduğu yerde durdum, onun kokusu kanımı kaynatacak kadar çok duyulabilirken,

“Bir erkek sevdiği kadına gerçekten kırılmışsa, hadi bırak onu para için bırakıp gitmesini falan, küçücük bir mevzudan bile incinmişse, değil böyle fısıltılarla konuşmak, ona dair hiçbir şeyi aklından dahi geçirmez,” dedim.

Ruhçan omuzlarını silkti:

“Bu senin aptallığın olur. Konuşmazsan, dinlemezsen, anlamazsan ancak kendi kendine zulmedersin. Varacağın yer de ya mezar ya da akıl hastanesi olur” dedi.

“Her ikisinin de içinden geçip geldim. Akıl almak için de, konuşup, dinleyip, anlamak için de fazla geç benim hikâyemde. Soru olmayan soruna gelince; Selim Bey ile hakkında konuştuğum doğru. Düşüncemin değiştiği de.”

“Zehirlenmiş zihinlerden doğru bir fikir çıkmaz.”

“Biliyor musun,” dedim. Olcay’ı koklayıp bundan hoşlandığımı gizlemeden. “Bu köşkte görüp duyduklarıma hemencecik inanmaya ara veriyorum. Beni doğrudan ilgilendirmeyen fakat benimkine çok benzeyen acılara da üzülmeyi de şimdilik bir kenara bırakıyorum.”

Tüm barış köprülerini havaya uçurmuş deli bir asker gibi, bana düşmanlıkla baktıktan sonra,

“O zaman bu saatten sonra köşkte yaşanacaklardan sen de sorumlusun,” diye buyurdu Ruhçan.

“Biliyor musun,” dedim. “Buraya geldim geleli sen ve Selim Bey’i hiç yan yana görmedim. Yüzlerinizi zihnimde yan yana koyuyorum da, baba oğul kadar benziyorsunuz. Hem de tesadüf olamayacak kadar büyük bir benzerlikle hem de…”

“Seninki başarısız bir romancının uyduruk kurmacasından başkası değil,” dedi Ruhçan. Bunu söylerken her kelimeyi iğrenerek söylediğini gizlemedi.

“Peki. Senin için ne yaparsam gözünde kahramana dönüşürüm,” diye sordum. O an gerçekten de, ne söylerse yapmaya hazırdım. Bu iş bitsin ve kendi karanlığıma döneyim istiyordum.

“Olacağı engelleyemezsin. Akacak kan damarda durmaz. Madem roman yazacaksın. Her şeyi olduğu gibi yaz. Ne bir eksik ne bir fazla, ne de haksızca.”

Artık bu köşkte şahit olduğum ve yaşadığım her şeyin bana romanda kullanmam için tasarlanmış bir kurmaca oyunu olduğunu düşündüğümden anın ruhuna uymayan bu şaşırtıcı isteğe hiç ikiletmeden,

“İsteğin benim için emirdir,” diye cevap verdim. Ve bisküvi kokusunun beni çağırdığı bahçeye doğru yürüdüm.

***

“Dün bu vapurda, bu saatler, tam da buradan geçerken Ruhçan bana, para için terk edildiğini söyledi. Yıllar önce bu saatler olmasa da, yine tam buralardan geçerken ben de aynı hikâyenin kahramanıydım. Geçmişiniz bana fazlasıyla dokundu. Usta bir kumarbaza şans üzerinden kafa tuttum. Beni hayatım boyunca hiç kollamamış, yanımda olmamış, dahası karşıma geçip bana düşmanlık edenlerin dostluğunu yapmış şanstan yardım istedim. Ve kumarı kaybettim.”

 ıcak öyle yapışkanlıkla insanın yakasından tutuyordu ki, terledikçe hepimizin ruhu da tüten buharla beraber havaya karışıyordu. Eksilenin yerine de, soludukça o an en yakınımızda olan yabancıların ruhlarından kokuyorduk. Ben, bir daha başıma bir kadın kazası gelmesin diye yanımdaki bu çok güzel ve çok hırslı kadının parfümle karışmış ruhundan içime çektim.

Daha onu ilk gördüğüm andan beri bunu yaptığımın farkındaki Olcay da, ruhu ruhuma daha çok karışsın, ben daha çok o olayım diye etini etime değdirerek yanımda oturuyordu. Boğaz’ın vapurlar, yolcu motorları, şilepler, tankerler ve balıkçı kayıklarıyla karmakarışık trafiğine bakıyordu.

“İnsanların zihinlerinden geçeni mi okuyabiliyorsun,” diye sordu.

“Sadece patronuma yani sevgilin Selim Bey’e bunu yapabildiğime inandırdım.”

“Bir kumarbazı böyle kandırabilmek için epey zeki olmak gerek. Sende zekâdan çok kırgınlık, bezginlik ve biraz da kibir var. Bir hatanın pişmanlığını inatla kabul etmiyorsun. Galiba daha önce seni hiç gerçekten seven bir kadın olmamış. Bu bakış, aşk korkusu, iyi bilirim.”

“O yüzden mi köşkten çıkınca, bunu yaptığını gizlemeden beni takip ettin. Yanıma oturdun, ‘Sana gidelim’ dedin?”

“Sadece sana gitmek istemişimdir. Belki de sadece sana gitmeyi teklif ettiğimde, evinde seni bekleyen kadın varken ne tepki vereceğini merak etmişimdir.”

“Merakın geçti mi?”

“Bazı insanlar geçmişin yaralarını kanatıp durur, iyileşmesin, hayat onu bir daha başka yerinden yaralamaya fırsat bulamasın diye. Sende yaşamdan sıkı bir ders almış fakat yaşamın döngüsüne tekrar katılmaya çekinen bir duruş var.”

“Psikoloji biliyorsun. Biraz da edebiyat tekniği öğrenir ve sabırlı olursan, çok satan romanlar yazabilirsin.”

“Kalsın,” dedi Olcay elinin tersiyle istemem işareti yaparak. “Roman yazmak, yayımlanmasını, insanların kitaplarını okuyup onu sevmesini beklemek ancak senin gibi hayalperestlerin işi olabilir. Siz bir ömrü bu uğurda çürütür, sonunu getiremeden öldürür, üzerine de klasik romanların yapraklarını örtersiniz.”

“Evet,” dedim gülerek. “Kesinlikle öyle yaparız. Ne de olsa yaşamaktan korkanların da nasıl öleceklerini seçmeye hakları olduğu bir dünyada yaşıyoruz.”

“Evet. Tanrı bu konuda insanı epeyce özgür bırakmış. Belli ki kader tecelli etmeden kimin kendi sonunu getireceğini görüp, yarattıkları insanlar arasında acelecileri ayırmayı pek seviyor.”

Bu kadının kendine has bir havası, duruşu ve ifade biçimi olduğunu bir kez daha öğrenmek, ancak onu sevmenin ve acı çekmenin kapısını açardı. Benim gibi karşılıksız aşklarla ömrünü sevilmemenin, istenmemenin ve önemsenmemenin acılarıyla geçirmiş, hayata yer altından ama kalın bir cam tabakasından bakmış biri için bile, Olcay fazla gelirdi. O, acıların ustasının dahi katlanamayacağı kadar ıstırap verecek bir sevgi ve şehvet kaynağıydı. Vapurdaki genç yaşlı erkeklerin beğeniyle açıktan açığa, güneş gözlüklerinin ardına ifadelerini saklamış kadınların da kıskançlıkla gizliden gizliye onu süzdüğünü, ikimiz de biliyorduk. Ama bir tek bunu ben önemsiyordum. Kadının gözlerinde sadece kendisi vardı. Bakışında, duruşunda, düşüncelerinde. Hayatın bana öğrettiklerini hatırladım. Sonra boş verdim…

Vapur iskeleye yanaşırken, ilk inen olmak için telaşlı bir kalabalık kapıya doğru ayaklanınca, etrafımız boşaldı. Olcay’ın nefesi yüzümü yakacak kadar ona yaklaşıp,

“Bana ne tür bir oyun oynadığınız farkındayım. Tüm bunlar bana bir roman yazdırmak için başlattığınız bir kara komedi. Hepiniz danışıklı dövüşüyorsunuz. Ama yakalandınız. Ruçhan ile Selim Bey’in benzerliğini anlamadım mı sanıyorsun? Onlar düşman değil, onlar baba oğul,” dedim.

Dudaklarını dudaklarıma değdirip öpmeyen Olcay,

“Baba oğul aynı kadını kadına âşık olmasının yanında, düşmanlık oyun gibi kalır,” dedi.

***

Bodrum katındaki odasını kaplayan yeşil çuha serili masada karşılıklı otururken, bu zindanı aydınlatmak yerine daha da karanlık kılan düşük güçteki ampulün sarı ışığında ikimiz de kaybolduk. Nicedir konuşmadan birbirimize bakıp, acaba ruhlarımızı okuyabilir miyiz diye kendimizi sınıyorduk.

“Bir kart seç,” diye sessizliğe son verdi Falcı Menekşe.

Masanın bir kenarında duran iskambil destesini alıp bir çırpıda önüme serdi. Kâğıtlara bakakaldım. Bu günlerde ne çok kart seçmek zorunda olduğumu düşünerek, bu tuhaf durum için güldüm.

“Neşeyle seçilen kartların sonu genelde hüsran olmuştur. Fal ciddi bir iştir; yoksa insanın kısmetine dolanıverir de çözmek için çok ağlarsın” diye tecrübesini konuşturdu Menekşe.

“İyi de benim buraya fal açmak için geldiğimi de nereden çıkarttın? Pekâlâ, seninle dertleşmeye gelmiş olamaz mıyım?” diye kehanetini sorgulamaya giriştim.

Bu devasa Çingene kadın kalçalarının kaybolduğu sandalyedeki oturuşunu dikleştirip, kaşla göz arası eteğinin astarından çıkarttığı sigarasını yaktı. Küf kokan odanın oksijenini dumanla boğup, şunları yumurtladı:

“Bir doktor daha kapıdan girerken hastasının neyi olduğunu anlıyorsa, gerçek bir doktordur. Tahliller, tetkikler işin formalitesi. Öylesi hekim insanı iyileştirmese bile hastalığı için umut verir. Al sana dünyanın en değerli ve iyileştirici ilacı… Seni ilk gördüğümde fala ne kadar ihtiyacın olduğunu anlamıştım. İstemiyor görünüyorsan da, biri çıkıp sana hayatında olacakları anlatsa, itiraz etmeyeceksin. İyi de bu iş, öyle insanın gözüne bakarak yapılmıyor ki. Kart seçmen lazım. Gerçi bugünlerde bunu çok yaptığını düşünüyorum. Kartlara bakışından belli oluyor, aranız pek sıkı fıkı.”

Faldan ya da geleceğime ilişkin söyleneceklerden korktuğum yoktu. Sadece eskiden sırf vakit öldürmek yada biriyle sohbet ihtiyacımı gidermek için inanıyormuş gibi yaptığım bu öngörü çeşidinin gerçeğe dönüşmesi ürkütücüydü. Yaşayacaklarımı bir bir sayacak kadar gaibin perdesini yırttığı her halinden belli tekinsiz Çingene kadının bana sayıp dökeceklerinden korkuyordum.

“Her gün Beylerbeyi’ndeki Boğaz gören koskocaman bir köşke gidiyorum ve orada beni işe alan kumarbaz adamı, bir gence karşı işlediği kötülükten geri döndürebilmek için hiç bilmediğim halde ona karşı oyun kartı çekiyorum. Hiç kimseye anlatmadığım bu garip şeyi, nasıl olup da biliyorsun, şaşmamak elde değil.”

“Kumar bilmediğin halde bir kumarbaza onun oyunuyla kafa tutacak kadar gözün karardıysa, ya çok çaresizsin ya da kaybedeceklerinin seni değil başkalarını üzmesini umuyorsun.”

“Falcıların hepsi senin gibi insan sarrafı mı olur?”

“Hiçbir insanı alıp satmadığım için işin sarraflık ve esnaflık kısmını bilmem. Fakat geleceğinin yüzüne okunma şansı olan birinin, bundan korkarak kaçmasının hiç de hayırlı sonuçlar getirmeyeceğini söyleyebilirim. Bunun için falcı olmana da gerek yok. Hayatı biraz anlamış olman yeter de artar.”

“Geleceği bilmek bana hiçbir zaman mutluluk getirmedi ki,” dedim gözüm kartlara takılmıştı. “Belli ki çıkan rüyalar gördüğümü duymuşusun. Geleceğin perdesinin biraz aralanması dahi içinden çıkılmaz, katlanılmaz ve kontrol altında tutulmaz sonuçlar doğruyor. Bununla başa çıkamazken, senin gerçeği apaçık göstermen karşısında ne yaparım bilemem.”

“İyi de, geleceği bilmek yaşanacakları değiştirmek için yeterli bir güç değil ki. Sadece başına gelecekleri bilmiş olursun. Bunları ne engelleyebilirsin ne de değiştirebilirsin. Diyelim iki kadına birden aşıksın. Birisini eskiden sevmişin. Onun gelişi her zaman yıkıcı olmuş, gidişi ise çok daha yıkıcı. Diğeri ise gelmek istiyor fakat onun da yıkması için bir yer yapman konusunda sana zaman tanıyor. Yani ona ait bir alan açmalısın.”

Elim destedeki bir karta uzanırken,

“Demek istiyorsun ki bir kadın ancak yıkmak için gelir,”

Bir cesaret üç, kart seçip Menekşe’ye uzattığımda derin bir iç geçirdikten sonra,

“Kadınların bir şeyler yapabilmesi için neden kimse hiçbir imkân tanımıyor? Gönlünde başkası için inşa edilmiş bir yer varken, hangi kadının oraya uyum sağlamasını ve benimsemesini bekliyorsun ki? Kadınlar su gibidir, bulundukları yerin şeklini alır. Ama unutma ki nehir de bir sudur ve dünyaya şeklini o verir.”

Seçtiğim üç kart da, desteden seçmek için yoğunlaştığım Karo, Sinek ve Kupa As’larıydı.

“Bunlar, seçtiğim kâğıtlarda mı yazıyor?” diye takıldım Menekşe’ye.

“Onca senede yıkılmış, mahvolmuş, bitmiş, parçalanmış, yarım kalmış, hiç açılmamış onca aşk yarası gördüm, onları kehanetlerimle okşadım, sardım, iyileştirdim ki artık bu yarayı almış birini uzaktan görünce, tıpkı senin gibi, derdi kadar çözümünü de anlamak zor olmuyor.”

“Eski mevzu kapandı. Ne zamandır aynı evde yaşıyoruz. Yani o yaşıyor, ben ise ölüyorum. Ama aramızda bir şey yok. Olmasını istemiyorum da. Yeni kadına gelince. Hem tehlikeli, hem de gözü fazla yüksekte. Sanırım tek derdi, benim tehlikeye olan tutkumu denemek.”

“Üç kart ile fal açılmaz, bir tane daha seçmelisin,” diye buyurdu Menekşe.

Deminki seçimimdeki gibi Selim Bey ile hayatımın kumarını oynadığımı düşünerek, Maça As’ını bulmak için konsantre oldum. Ve seçtiğim karta bakmadan, Menekşe’ye uzattım.

“Oturduğum yer bir kumar masası olsaydı ki, gerçekten bunu Tarlabaşı’nın eski kumarhanelerinden birinden almıştım, şu dört As’ı desteden seçerek istediğini kazanmıştın. Fakat fal kâğıtlarında en yüksek kâğıtları seçmek, korkunun, endişenin, kararsızlığın ve iki kadın arasında kalmanın alametidir. Böylesine de fal bakılmaz,” dedi Menekşe.

“İyi ya, madem kartlara bakıp, bana fal açtırmayacaktın ne diye bana kart açtırdın?” diye sordum.

“Gerçekleşecek olan gerçekleşsin diye vakit kazanmak için,” dedi Menekşe. Külü uzayan sigarasını, söndürüp, yenisin yaktı. Ciğerlerini havayla doldurunca, odanın ışığını da soludu ve karanlığa gömüldük.

***

“Aşk herkesi yaktı. Ateşin keşfi bir aşk acısının kıvılcımıyla başlamışsa hiç şaşmam. Öğrendim ki herkes sevdası kadar yanıyor. Yanılmışım. Dokunduğu her benliği değiştiren aşk yangını, onun gibi erkekleriyse kül ediyor. Ondan uzakta kendi hayatımın tadını çıkarırken, yaşadıklarının tam olarak bunlar olduğunu düşünmüştüm. Benden sonra dağılmış, toparlanamamış, kendini tüketmiş bir hayatı olmuştur diye kurmuştum. İstediğim rahat hayata, el üstünde tutulan bir sevgiye, dikey ve yatay zevklere doyduğum anlarda bile bir parça da olsa bunu aklımdan geçirmiştim. Varlığı küçüktü, önemsizdi, göz ardı edilebilirdi fakat vicdan azabıyla karışık bir hatıra olarak o hep vardı. Kim bilir beni buraya getiren de, o düşünceden başkası değildi.

Kapısını çalıp beklerken yıllardır görmediğim yüzünü zihnimde tam canlandıramadım. Ara sıra baktığım fakat uzun zamandır güncellenmemiş sosyal medya hesaplarındaki fotoğrafları da şu anki haline ilişkin bir ipucu vermekten uzaktı. Bunlar sadece yaşadığını anlatmak için verilmiş donuk, ruhsuz ve inançsız pozlardı. Acaba şimdi ne haldeydi? Yaşlanmış mıydı? O güzel yüzü çirkinleşmiş miydi? Ormanlar gibi derin gözlerinin maviye çalan yeşili kararmış mıydı? Karşıma ne çıkacaktı? Eski hatıralarını yaşatan ve çektiği acılarla kavrulmuş bir yürek mi? Benim de katıksızca ceza çekmemi ummuş bir düşman mı? Bekleyişim sürerken, gerçekle yüzleşmenin ağırlığıyla ezildim. Vakit varken çekip gidebilirdim. En iyisi de bu olurdu. Benim gibi ne istediğini bilemeyen birine, kendisi bile hesap soramaz nasılsa. Tam aklımdan geçeni yaparken çaldığım kapı açıldı. Karşımda aradan geçen onca zamana rağmen bana dünyanın en kırgın bakışlarını gördüm. Umutsuz, üzgün ve tükenmiş. Yaşlanmamış fakat yüzünün çizgileri derinleşmiş. Ona yaşattığım keder yol yol buradan akmış; gitmeyip ifadesine yerleşmişti. Sadece saçları seyrekleşmiş, yer yer cam kırığı gibi parlayan beyazlarla kaplanmış. Nedense karşımdakini yabancı buldum: Zar zor gözümün önüne gelen hayalimdeki o, sakin, dirayetli ve neşeliydi. Beni görmenin şaşkınlığı yerine yüzünde tiksinmenin ifadesiyle canlı bir cenazeden farksızdı.

Geçmem için çekildiği eşikten, ev dediği tek göz odaya baktım. Bir bekâr hayatının düzensizliğini taşısa da eski püskü eşyalar mekânın bir ruhu olduğunu anlatırcasına, burada bir hayatın sürüp gittiğini anlatıyordu. Yine de burası Tarlabaşı’nda berbat bir sokakta, kaderine terk edilmiş külüstür bir apartmanın, varlığı çoktan unutulmuş, sıvası, boyası dökülmüş, belli ki fareden başkasının adım atmadığı bodrum katıydı. Öylesine derin, öylesine huzursuz ve öylesine ürkütücüydü ki, güneş günün hiçbir vakti buraya düşmesin, keder bir an olsun pencereden ya da kapıdan çıkmasın diye özenle aranıp seçildiği belliydi. Bir insan kendini canlı canlı gömecekse, buradan daha uygun bir yer bulmak için İstanbul’u boşuna dolaşırdı. O an yeniden çekip gitmek, anılarımızın tümünü silmek istedim. Yapılabilecek en iyi şey olurdu. Kapısına gelişim, beni karşısında görüşü bir öğleden sonra kabusu olarak kayıtlara geçer ve herkes kendi yoluna giderdi.

Böyle yapacak olursam, yine onun duygularıyla oynamış olacaktım. İyi insandım ben. Hem de birçok insandan kazıklar yemiş, kendi hayatıyla ilgili pek çok fedakarlık yapmış, herkes tarafından sevilen, sayılan ve hoşa giden bir kadındım. Yaşamım boyunca bu onulmaz iyiliğim, saflığım ve insancıllığım nedeniyle, yüzlerine şirinlik maskesi takmış birçokları tarafından kandırılmış, tuzağa düşürülmüş ve kullanılmıştım. Hiçbiriyle de hesaplaşmamıştım. Hayatta kimseye bana yaşattıklarının karşılığı olarak bile kötülük etmemiştim. Ona yaptıklarım hariç. Yaşam boyu biriktirdiğim tüm hıncımı, başkalarına dair öfkemi, tüm başarısızlıklarımı bir hesapta toplayıp bunlarla uzaktan yakından ilgisi olmayan ona ödetmiştim.

Şimdi de karşımda aradan geçen o kadar yılda bunları unutması, sindirmesi ve hayatına devam etmesini beklerken tam tersini yapıp bir kahır kuyusuna düşmüş onu görmek ağır geldi. Dürtülerimin söylediğini yapmadım. Hâlâ nefes aldığına göre yaşamaya dair içinde kalan bir parça heyecanı var demekti. Şimdi kapısını çalıp, kendimi gösterip, yaralarını deştikten sonra çekip giderek bunu tüketecek değildim. Olabileceklerden korkarak, üstelik bunu belli etmemeye çalışarak davet edilmediğim halde içeri girdim.

Beni kapıda gördüğü anda da, eşikten çekilip içeri girmeme engel olmadığı vakit de ve sonraki günler de yaptığı ilk şey susmak oldu. Ne bir sitem, ne bir hesap sorma, ne bir küfür, ne bir özlem. Sadece suskunluk. Sonra da bu tek göz oda evde kendine yemek ve uyumak için en dip köşede bir alan yaratıp, aramıza da eline ilk geçirdiği çarşafla bir sınır çekti. Vaktiyle onun sevgisini talep edip, türlü oyun ve arzuyla elde ettikten hemen sonra aramıza ördüğüm onu dışarıda tutan, bana dokunmasını ve benimle bağ kurmasını engelleyen camdan sınırın intikamı.

İlk günler evinde kalarak onda tamiri mümkün olmayan yaralar açtığımı düşündüm. Sonra da onun bir hasta olduğuna anlayarak, tedavisi için bu acı ilacı içmesi gerektiğine kendimi ikna ettim. Romanları yayınlanana kadar edebiyattan kopmamak için internette yayın yapan edebiyat sitelerinde yazdığı makalelerde okudum ki, hayatına metronun altına kendini atarak son verecek kadar her şeyden soğumuştu. Burada kalışımın uzadıkça onun hastalığını tedavi için değil de yine kendi kendime açtığım derin yaraların iyileşmesi için gidebileceğim bu en sakin kuytuda beklediğimi anladım. İnsan asla değişmiyor. Ben yine benim. Derdim, bana bakışının değişmesi beni affetmesi ya da sevmesi değil. En açık ifadesiyle, bunlar umurumda bile değil. İstediğim sadece eski havama, neşeme ve yaşam enerjime dönebilmek.

Güzellikleri yaşamak uğruna maruz kaldığım çirkinlikleri, bana hesap sorulmayan, üstten bakılmayan ve sığıntıymışım gibi davranılmayan bir yerde unutmak. Burası tam yeri. Benim hatıramla beraber gömülmüş bu mezar ev, bunu başarmak için en doğru adres. Üstelik buraya geldiğim anda sadece meşgulmüşüm gibi görünebilmek için okuyormuş gibi yaptığım kitapları gerçekten okumak, yazıyormuş gibi yaptığım hikâyeleri gerçekten yazmak için de biçilmiş kaftan. Şu küçücük, rutubetli ve yoksul oda sanki pek çok ünlü romanın mekânlarından birer parçadan oluşturulmuş bir yapboza benziyor. Evde kaldıkça, kendimi dinledikçe ve okuyup yazdıkça daha iyi anlıyorum: Yazar, ancak böyle bir evde deri değiştirebilir, eski takıntılarından kurtulabilir ve eski hatıralarını kovabilir. Yenilenmek, filiz vermek, meyveye durmak; yani yazmak ve başarmak için bundan daha iyi bir mekan olmaz.

Keşfimden sonra artık bütün günümü, ne zaman gelecek, yaptığım yemekten yiyecek mi, bugün köşesinde çarşafını çekmeden mi oturacak, uyuyacak diye geçirmeyi bıraktım. Özüme döndüm: Bir hikâye yazmaya başladım. Akşamları kapı açıldığında onunla göz göze gelmek yerine, yemeğini, çamaşırlarını hazırlayıp bıraktım, kendimi hikâyeme verdim. Ve bir gün, yine kendimi hikâyeme kaptırmışken, kafamın içinde bir ses duydum. Onun sesi. Onun düşünceleri. Çoğu benimle ilgiliydi. Çoğu eski fakat keskin cam kırıklarından farksız şeylerdi. Benim aşkımla acı çekmesin diye onun canını bilerek acıttığım darbelerin hatıralarıydı. Hiçbirini unutmamış. Zihninde hiç birini başkalaştırmamış; ne eksiltmiş, ne fazlalaştırmış. Bir hasta adam müzesi gibi hepsini özenle saklamış. Düşüncelerinin düşüncelerime sızması sıcakların ilk başladığı günlerde oldu. Ve ben bu doğaüstü armağanı, sıcağın bir işi olarak düşündüm. Öyle ki, onun zihninden tüten buharı bu küçücük ve havasız odada solduğum için ne düşündüğünü duyabiliyordum. Aslında bu bir bakıma hayatın rövanşı sayılırdı. Yazdığı makalelerden biliyorum ki, ben hayatını bir enkaza dönüştürerek kendi mutluluğuma koştuğum vakit onun rüyalarına aktarılan bir haberleşme bağını ardımda bırakmıştım. Yaşadıklarım, başıma gelenler ve gelecek olanlar onun rüyalarına girmiş; bu dayanılmaz, katlanılmaz ve kontrol edilemez bağ bir süre sonra sinirlerini daha da yıpratmış ve beni, unutulması mümkün olmayan şekilde zihnine kazımıştı. Şimdi yaptıklarımın karşılığı olarak ben de, onun zihninden geçenleri duyma armağanıyla ödüllendirilmiştim. Tanrı’nın bu cezasını susup kabullenecek değildim. Zihninden geçenleri duyduğumu ilan ettim. İlk başlarda şaşırtan ama sonra sıradanlaşan bu olağanüstü durumu, sırf onu susturmak ve yazdığım hikâyeye kendimi verebilmek için yaptım. Başardım da.

Roman yazmak için bulduğu o tehlikeli ve gülünç iş için evden sabahın köründe çıktığında, ben de kendi hikâyemi yazmak için dizüstü bilgisayarımı açtım. Bu mezarın verdiği ilhamla da öykümü iştahla oluşturmaya başladım. Akşamları sanki gün boyunca onu beklemiş, bugün bana dair küskünlüğünün ya da inadının tükenip tükenmeyeceğini merak etmişim havası yarattım. Bu bulunmaz ilham vericilikle de, hikâyeme devam ettim. İyi yazdığımı biliyordum. O güne kadar denediğim tüm öykülerden çok daha nitelikli bir metni hayata geçirdiğimin farkındaydım. Uğradığım ilhamı sona kadar kullandım. Günler boyunca yazmayı sürdürdüm. Artık onun, bana dair düşüncelerini duyamayacağım zamana değin yazdım. Hikâyemin sonuna geldiğimi anladığım zaman, onun artık akşam işten eve döndüğünde bana eski aşkına kırgınlıkla bakan adam değil de, evindeki sığıntının ne zaman defolup gideceğini hesaplayan ev sahibi olduğunu fark ettim. Aramızdaki suskunluk o kadar derinleşmişti ki, artık hiçbir sözün bu mesafeyi kat edip birbirimizin anlayışına ulaşamayacaktı. Buraya gelip, kendimi bu mezara kapatarak, bir öykü yazıp sonuna vardığımda da çekip gitmeyi baştan hesaplamamıştım. Ama hayat öngörülemeyen şeylerin toplamıydı. Ertesi gün hikâyenin sonuna kadarki bölümünü akşama kadar el yazımla bir deftere kaydettim. Onun geliş saatinden önce de, artık hayalde bile sevilmeyen ve nefret edilmeyen özgürleşmiş bir kadın olarak ayrıldım.

***

“Romanı yazamayacaksın,” diye buyurdu Selim Bey.

Alışkanlığımızın aksine çalışma odasında değil salondaydık. Yanımda bilgisayarda yazdığım onlarca roman sayfası vardı. Bir o kadarı da, patronumun önünde duruyordu. Kâğıtlara bir daha üstün körü bakıp,

“Metin yürümüyor çünkü düşündüklerimi yazmıyorsun. Kurgunun peşinden gidiyorsun; gerçeği değiştiriyorsun. Bu konuda anlaşmıştık; beni olduğum gibi yazacaktın. Peki ne yaptın? Bambaşka bir karakter ortaya çıkarttın,” dedi.

“Madem önceki anlaşmalarımızı sandıktan çıkarıyoruz; hatırlatırım ki roman gerçekliğinin hayattan bir hayli değişik olduğunu söylemiştim. Yani hiç kimseyi ve hiçbir olayı, değiştirmeden, eğip bükmeden ve başkalaştırmadan romana aktarmanın imkanı yoktur.”

Kâğıtları yanındaki koltuğa atıp ayağa fırlarken, “Savunduğun düşünce çok saçma,” diye bağırdı. İki yüz metreden uzun bir petrol tankeri, tehlike yaratan bir balıkçı kayığını uyarmak için düdüğünü öttürünce ses Beylerbeyi’nde dağılıp hepimizin ruhunu titretti. Bunu sakin olması için Tanrı’dan ilahi bir uyarı sayan patronum, derin bir nefesin ardından bir araya geldiğinde romana dönüşecek metinlerimi fırlattığı yerden aldı. Oyun kâğıdı karmadaki el çabukluğuyla düzeltip bana uzatırken de, “Peki, aklımı okuman konusundaki iddiamdan vazgeçiyorum. Seni bu kadar zorlamamak gerekiyormuş; neticede ne akıl okuyabilen bir kahinsin ne de sevgilisinin aklından geçenleri ezberlemiş bir kadınsın. Doğanı bu kadar aşındırmak yeter. Sadece gerçeklere sadık kal,” buyruğunu verdi.

Kâğıtlarımı alırken, ağaç gibi yalıtkan bir hamurdan yapılma madde doğasına aykırı davranıp karşımdakinin sinirini bana geçirdi. Kendime mani olamayarak, “Yazdıklarımın hepsi sizin aklınızdan geçenler. Bir teki dahi kurgu değil. Fakat karakterleri yazarken gerçeğe sadık kalmam mümkün değil. O zaman bu bir roman olmaz,” diye çıkıştım.

Bir kumarbaza göre duygularını belli etme konusunda hiç de mesleğinin erbabı gibi davranmayan Selim Bey, sinirinden tıslayarak,

“Dediğimi yapmak zorundasın. Bu konuda irade kullanamazsın, inisiyatif alamazsın, kurgu gibi sonuçları ağı olacak bir saçmalığa da kalkışamazsın. Yoksa seni pişman ederim. Şartlı tahliye olduğunu biliyorum. Seni hapse tıktırırım, bir daha gün yüzünü göremezsin,” tehditlerini savurdu.

Ruçhan ve Olcay’ın beraber kurduğu oyunu düşündüm. Sonra haddime ve cüsseme aldırmayıp onlara karşı giriştiğim kendi oyunumu aklımdan geçirdim. Tüm bunlara değer miydi? Yeni tanıdığım ve bundan kıyasıya pişman olduğum bu insanlara kendimi ezdirmemek, dahası sipariş ettikleri bir romanı avuçlarına bırakmamak için mücadele etmek gerekir miydi? Dalıp gittiğimi fark eden Selim Bey’i, tüm gücünü kullanıp benim aklımdan geçenleri okumaya çalışırken yakaladım,

“Demek sırrınız buydu,” dedim.

Hırsızlık yaparken yakayı ele vermişçesine panikleyip, eli ayağı birbirine dolaşan patronumun soğukkanlı bir kumarbaz olduğuna inanmak çok güçtü.

“O da ne demek öyle,” diyerek sözlerimi çarptırmaya çalıştı.

“Bal gibi aklımı okumaya çalışıyordunuz. Hani tüm amacınız aklınızı okuyup, düşüncelerinizden yola çıkan bir roman yazmamdı? Görüyorum ki, zihnimi okumaya merak salmışsınız. Şimdi anlıyorum. Taşlar yerine iyice oturdu. Tüm maksadınız, size karşı ne düşündüğünü belli etmeyen birini bulup, onun zihnini okuyup okumayacağınızı anlamaktı. Yani kumar masasında rakiplerinizi alt etmek için kendinize bir denek arıyordunuz. Ve bu roman oyununu ortaya attınız. İyi de bunu kendinize kumar masaları kurup, rakipleriniz üzerinde pekâlâ uygulayabilirdiniz? Neden beni seçtiniz? Neden böylesi bir roman oyunu tertip ettiniz?”

“Bir insan aşıkken zihni karmakarışıktır. Hele ki senin gibi hem eski aşkı geri dönmüş, hem de yeni tanıştığı kadına karşı aşk hissetmiş yani iki ateş arasında kalmış birinin zihni ise tam bir savaş alanıdır. Böylesi karışık bir aklı bile okuyabilir hale gelirsem, karşımda hiçbir rakibimin tutunamayacağını düşündüm. Onların tüm blöflerini, tüm hilelerini kumar masasında alt edebilecektim. Kaldı ki alt edebilirim artık. Aklından senin bile bilmediğin şeylerin geçtiğini okuyabiliyorum.”

“İyi de,” dedim gülerek, “Bu bir marifet değil ki. Eskiden beni kullanıp atmış, sonra da nedense dönüp evime yerleşmiş bir kadın, üstelik önüne onlarca düşünsel set koymama rağmen aklımdan geçenleri noktası virgülüne okuyabiliyor.”

“Kendin söyledin ya,” diye güldü Selim Bey de. “Aşık bir kadın bunu yapabilir.”

“Rica ederim, o kadın hakkında içinde benimle ilgili bir ifade kullanırken aşık sözcüğünü kullanmayın.”

“Peki, o vakit. Nefret edilen ve aşktan daha da tutkulu bir duygu ile bağlı olunan bir kadın, karşısındaki erkeğin zihninden geçenleri kesine yakın bir oranla bilir. Evet, bu bir marifet değil. Gel gör ki, ben kadın değilim. Doğa tarafından böyle silahlarla donatılmadım. O sebeple de yaşlandıkça kumar oyununda kaybetme riskim düşen algım ve yorulan zihnim nedeniyle giderek arttıkça kendimi diri tutmak için her yolu denemem lazım.”

“Her yolu mu?” diye sordum. “Mesela, evini, parasını ve hayatını elinden aldığınız Ruhçan gibi bir gencin onunla yaşıt sevgilisi Olcay gibi bir kadını da almak, bu yollara dahil mi?”

Koltuğuna oturup, bana da oturmam için eliyle işaret ettikten sonra, dünyanın en basit şeyinden söz ediyormuşçasına, şunları söyledi:

“Neden olmasın. Kaç yaşına gelmişsin, İstanbul’da doğup büyümüşsün. Milyonlarca insanın nasıl en küçük çıkarları için dünyayı bile yakabileceklerini görmüşsün. Yetmemiş yıllarca hapiste yatmışsın. Orada da insanların gerçek yüzlerini; yani yoksulluk, tecrit ve yalnızlıkla karşılaştıklarında içlerinde kendilerinin bile tanımadığı benliklerinin ortaya çıktığına şahit olmuşun. Yine de başkasının derdi yüzünden üzülmemeyi öğrenememişsin. Bu yufka yüreklilik, bu saflık ve bu çağa yabancı şövalyelikle senden ancak başkaları için üzülerek hayatını tüketen bir zavallı olur. Cesaretle hayata saldırıp, ondan verilmeyen haklarını söke söke alan bir yazar ya da bir sevgili olmaz.”

“Haklısınız olmaz,” dedim. “Bugüne kadar da olmadı zaten. Sadece anlayamadığım kısım şu: Araştırdığım kadarıyla bugüne kadar oturduğunuz masadan hiç kaybetmeden kalkmışsınız. Siz kumarbazların piri gibi birisiniz. Asla kumar kaybetmemiş Selim Atay. Peki, bugün nasıl oluyor da rakiplerinizin zihnini okuma ihtiyacı hissediyorsunuz?”

Selim Bey tam cevap verecekti ki, salona Olcay girdi. Yine üzerinde her zamanki gibi moda dergilerinden fırlamışçasına çok pahalı ve ona insanı deli edercesine yakışmış bir elbise vardı. Adımını atar atmaz, iki erkeğin de ciğerine işleyen tatlı parfüm kokusu da yanındaydı.

“Konuşmanıza kulak misafiri oldum. Aslında ne kadar hiddetlendiğinizin farkında değilsiniz. Sesiniz, bahçeden duyuluyor. Hani ikinizi tanımayan biri de, bu köşkte kavga var sanır. Selim’in üzerine fazla gittiğinin ve haddini aştığının farkında mısın? Buraya bir roman yazmak için geldiğini sanıyordum. Fakat sen polisiye romanlarda, cinayet soruşturması yapan bir komiser gibi psikolojik sorular soruyorsun.”

“Çünkü bu köşkte her şey kurgudan ibaret. Tüm ilişkiler, tüm konuşmalar ve tüm istekler kocaman bir kurgu. Buna rağmen benden istenen ise, gerçekleri yazmam. Hayalin içinden gerçekleri sıyırıp alamazsam, gerçekleri oldukları haliyle nasıl yazabilirim?” diye sordum Olcay’a.

“Onları gerçekleri gocundurmayacak şekilde değiştirerek tabii,” diye cevap verdi. “Bu konuda uzman olduğunu sanıyordum: Tut ki Selim, Ruhçan’ın evini, parasını ve sevgilisini almış düşmanı olmasın da, kumar müptelası oğlu Ruhçan’a ders vermeye çalışan babası olsun.”

“Henüz sırası değil,” diye onu susturmaya çalıştı Selim Bey.

Olcay, elini kaldırıp hayır işareti yaptıktan sonra devam etti:

“Bu oyunu oynamaktan çok sıkıldım. Sadece gerçekler konuşulsun istiyorum. Beni iyi dinle. Ruçhan, kumar bağımlısı bir şizofren. Onunla eskiden sevgili olduğum doğru. Anlayışlı, sevecen ve ilgili bir erkekti. Zenginliği yada fakirliği umurumda değildi. Vaktiyle kalbi çok kırılmış kadınlar için, bir erkeğin cebinin dolu ya da delik olması sandığının aksine hiç önemli değildir. Beni yıkan bir ilişkinin ardından Ruçhan’ı tanımıştım, hatta sevmek üzereydim. Sonra olanlar oldu.”

“Söylediklerin yalan,” dedim. Bir kadının beni inandırmaya çalıştığı masalları hakkında artık buna kanmayacak kadar tecrübeliydim.

Bu çıkışımdan gayet memnun olan Selim Bey, gülümsemesini bizden esirgemeden,

“Gördün mü Olcay; sana söylemiştim. Anlattıklarına inanmadı,” dedi.

“Nesine inanmadın?” diye gözlerimin içine baktı Olcay. Sabırsız bir öfkeye tutulmuştu.

“İnanmadım çünkü başkasının hikâyesini anlatıyorsun. Bunu unuttuğuna üzülüyorum; bir yazarım. Gerçek nedir, kurgu nedir iyi bilirim.”

Ruh hali birden değişip, sanki ben yalanla yakalanmışım gibi hınzır bir neşeye bürünerek,

“O zaman ben de saf gerçeği anlatırım,” dedi Olcay. Sonra da dönüp Selim Bey’e itirafı için izin isteyerek baktı.

“Birkaç hafta önce vapurda bana demiştin ki, Selim Bey ile Ruhçan birbirlerine çok benziyorlar. Ben de onların baba oğul olabilecekleri imasında bulunmuştum.”

“Gayet iyi hatırlıyorum, fakat onların baba oğul olduğuna nedense pek inanmadım.”

“İyi yapmışsın,” dedi Olcay, yazmayı becerebilmiş bir ilkokul öğrenciyle gururlanan öğretmen gibiydi. Bundan sonrasını, Selim Bey’in fırlattığı roman sayfalarımın olduğu koltuğa oturarak anlattı:

“Ruçhan’ın babası Hikmet Bey, eşini genç yaşta kaybetmiş. Sonra da evlenmemiş. Çocukluk yılları sakin geçen baba oğlun hayatı şizofrenle kabusa dönmüş. Ruhçan, babasının tüm mal varlığını kumarda kaybettiği düşüncesine kapılınca ve hiçbir psikiyatrik tedavi işe yaramayınca Hikmet Bey doktoru Erdoğan Bey'in tavsiyesiyle bir tedaviye girişmiş. O güne kadar elini oyun kağıdına sürmediği halde, bu işin ustalarından nasıl kumar oynandığını öğrenmeye başlamış. Ardından da köşkte kumar partileri düzenlemiş. Öyle ki Hikmet Bey usta bir kumarbaz olup çıkmış ve kendi çevresinde namı yürümüş. Ruhçan’ın hayalini gerçeğe dönüştürürse hastalığın düzelebileceğini uman babası öldürücü darbeyi almaktan kurtulamamış. Ruçhan, babasının oynadığı kumarı kaybederek tüm servetini ve köşkünü bir kumarbaza kaptırmanın dışında, sevgilisinin de kendisini terk edip bu hayali kumarbazın sevgilisi olduğu fikrini saplantı haline getirmiş. Cinayet işleyerek, hem babasının servetini, annesinin öldüğü köşkü alan hem de sevgilisini çalan kumarbazı ortadan kaldırmak istemiş. Hastalığın artık kontrolden çıktığını fark eden Hikmet Bey, şizofren tedavisiyle ünlü yurt dışındaki bir kliniğe Ruçhan’ı yatırmış. Aradan geçen zaman sadece babanın hastalığın devam etmesiyle açılmış ruhsal yaralarını derinleştirmiş. Hikmet Bey, sessiz ilerleyen amansız bir hastalıkla kısa sürede ölünce vasiyeti gereği Ruhçan ile aile avukatı ilgilenmiş.

Beklenmedik bir gelişme yaşanıp, klinikteki tedaviye cevap veren delikanlı hastalığının etkilerinden kurtulup, İstanbul’a gelmiş.”

“Şu ana kadar dinlediklerinden çok iyi bir roman olur ama sen kurgu yapmakla ve o roman gerçekliği dediğin şeyle uğraştığın için, asıl gerçekleri metinlerine koymuyorsun. Çok da yazık ediyorsun,” diye araya girdi Selim Bey.

“Bu tartışmanın şu anda kimseye faydası yok,” diyen Olcay, benim merakla hikâyenin devamını beklediğime şahit olunca, anlatmayı sürdürdü:

“Başarılı bir tedavinin ardından yaşadıkları acıları geride bırakan Ruhçan, her zengin, iyi eğitimli ve hayatın tadını çıkartmayı bilen genç gibi kendi işine bakmış. Babasından kalan mirası iyi yatırımlar yaparak büyütmüş. Eksik kalan eğitimini tamamlamış. Kadınların dünyalarına dahil olmuş. Bunların yanı sıra, kendini okumaya adayıp, hastayken kaçırdığı zamanın acısını çıkarırcasına edebiyatı hatmetmiş.”

“İşte senin bölümün geliyor, burayı çok seveceksin,” diye yine araya girdi Selim Bey.

Sözü bölünmemişçesine Olcay, devam etti:

“Roman okumak insanda nasıl bir etki yapar?”

“İyi bir metin okumuşsan, bunu yapmaya devam etmek istersin ve okur olursun. Kurguya yatkın bir zihnin varsa da, etkilendiğin romanlar gibi romanların olsun ister ve yazmaya başlarsın,” dedim.

“Peki ya şizofrenden yeni kurtulmuş bir zihin, roman kurgularıyla dolarsa ne olur? Cevapla hiç yorulma. Ortaya Don Kişot sendromu çıkar. Hani şu okuduğu romanlar aklını bozunca, kendini şövalye sanıp yollara düşen La Manchalı adamın başına gelenler, dört yüz yıl sonra İstanbul’da tekrar eder. Adamın adı Alonso Quijano olmuş yada Ruçhan Demir, hiç fark etmez. İşin, eğitimin ve sevgililik ilişkilerinin arkasına gizlediği şizofreni tadını çıkararak ve en uçlara giderek yaşayan Ruçhan, sonunda okuduğu romanların da tetikleyici etkisiyle gerçekle düşü birbirinden ayırt edemez hale gelir. Ona göre Hikmet Demir, tüm servetini ve köşkünü kumarda kaybeder. Yetmez, üstüne bir de Ruçhan’ın sevgilisi, para uğruna o kumarbazla beraber olur. Kendi köşkünde hizmetçilik yapmak zorunda kalan delikanlı ise kayıplarını telafi etmenin yolunu o kumarbazı öldürmekte bulur.”

“Pekâlâ başa döndük o zaman,” dedim. “Bu anlattıkların olayları açıklamıyor ama? Sen Ruçhan’ın eski sevgilisi değilsin; sen de Selim Bey bu köşkü kumarda kazanmış kumarbaz değilsin. Haksız mıyım?”

“Haklısın,” dedi Selim Bey. “Bu köşkü kumarda kazanmadım. Hatta kumarbaz bile sayılmam. Yani çok eskiden iyi kâğıt oyunu oynardım ve genelde de kaybederdim. Benim iyi bir kumarbaz olduğumu sana söylemesi için adam kiraladık. Konuştuğun o kişilerin ne söyleyeceklerini biz belirledik.”

“Bu nasıl bir oyun böyle?” diye sordum.

“Anlatayım,” dedi Selim Bey. İç geçirip şunları söyledi: “Hikmet Bey’in yanında bu köşkte çalışıyordum. Kumar alışkanlığım alacaklıların kapıya dayanmasının ardından, beni işsiz bıraktı. Ruhçan’ın çocukluğunda her dakikamızı onunla geçirirdik. Bu çocuk anlaşılmaz bir şekilde bana bağlıydı. Sanıyorum ki, oturulduğum o kumar masası ve kaybettiğim büyük para Hikmet Bey’in bir tertibi sonucu gelişti. Annesi ölmüş oğlunun, evin kahyasını kendisinden daha çok sevmesine dayanamadı. Bunu o günlerde de anlamıştım.

Ama elden ne gelir? Yıllar sonra Hikmet Bey rahmetli olunca, ilk iş Ruçhan beni arayıp buldu. Köşke getirdi. Yaşlanmıştım, kimsem yoktu. Param, gidecek yerim yoktu. Kabul ettim. Kahyalık yapacağımı sanırken, Ruhçan, ona babası gibi davranmamı istedi. Yani kumarbaz olmayan babasını kumar oynayıp, köşkü kaybetmekle suçlayan Ruçhan, ölen babasının yerine gerçek bir kumarbaz olan beni geçirdi ve kendi hikâyesini gerçeğe dönüştürdü. Bununla da yetinmedi, evin tüm eşyalarını kaybedecek kadar kayıp yaşadığımız bir kumar gecesi tertip etti. Ben de olmayan talihimin peşinden tövbemi bozarak, sonuna kadar gittim. Sonunda da evdeki kitaplar hariç, her şeyi kaybettik.”

“Ya sonra?” diye sordum.

Geri kalanını Olcay, şöyle anlattı:

“Selim Bey, hasta olduğundan bir haber olduğu için, elinde bir tabanca ile gelip ‘Benden aldığın her şey için, seni öldüreceğim’ diyen Ruhçan’a çok şaşırır. Olan bitene anlam veremez. Ruhçan’ın kendini saatlerce kapatıp roman okuduğu kitaplığa saklanmış paraları olduğunu bilen Selim Bey, bundan bir miktar alıp gitmek için araştırma yaparken, bir vakitler onu tedavi eden babam Erdoğan Bey’in yazdığı mektubu bulur. Hikmet Bey’e yazılmış mektupta, genç hastanın şizofrenisinin henüz ilerlemediği, tedavisi için canlandırma yönteminin uygulanabileceği ve hastanın gerçek ile hayali böylece birbirinden ayırabileceği tavsiyesini okur. Gerisini tahmin edebilirsin sanırım. Erdoğan Bey’in kendi gibi psikiyatrist olan kızı Olcay, babasının eksik uygulandığı için başarılı olamamış tedavisini neticelendirmek için devreye girer. Ruçhan’ın para için onu bırakıp Selim Bey’in olan sevgilisini oynar.”

“Anlattıklarınızın tek kelimesine bile inanmadım,” dedim.

Selim Bey yine o gevrek gülüşünü bizden esirgemeden,

“Gördün mü Olcay? Buna da inanmayacak demiştim,” buyurdu.

Olcay, tam bir şey söyleyecekti ki, bahçeden gelen silah sesi köşkün tüm boşluğunu doldurdu.

***

"Şu okuduklarıma da bak Olcay, iyi giden hikâyeyi son bölümde karıştırmışsın," diye kızdı Ruhçan.

"İyi ama bu metni bitirmedim ki. Bitirilmemiş bir savunma üzerinden hüküm veren yargıç gibisin. Edebiyat eleştirmeni olman sana bu hakkı tanımıyor," dedim.

"Yanlış yapıyorsun. Edebiyat bu yanlışı kaldırmaz. Bugünün okuru çok zekidir, Türk filmi gibi hikâyeleri sevmez. Son bölümü çıkar at," diye çıkıştı Ruçhan.

O bilmiş, edebiyatı ben yarattım tavrıyla iyice gözümden düşüyordu. Türk edebiyatında eşine az rastlanır nitelikli romanları vardı. Ama onları yıllardır yayımlatamamıştı. Hiçbir yayıncıyla ahbap çavuş ilişkisi olmadığı, onların suyuna gidecek bir davranış da takınmadığı için tecrit edildiğini savunuyordu. Tanınırlığını sağlamak için de internette yayın yapan, edebiyat sitelerinde ünlü yazarların romanlarını eleştiriyordu. Metinlerini on binlerce kişi okuyordu. Yazdıkları çoğu zaman en çok tartışılan ve sevilen metinler oluyordu. Fakat kitabı yayınlanmamış yazarlara gösterilen o kavruk ve anlık ilgiden hoşnut değildi. Hep göz önünde olmak için okurun ilgisini çekecek popüler yazıları yazmaya çabalarken, bir yandan da hiçbir ilişkisi olmadığı yayıncılar romanlarını bassın diye editörlerle özel görüşmeler yapıyor, yayınevi sahiplerine neden yayınlanmadığını anlatan mektuplar yolluyordu.

İnternetteki yazılarıyla tatmin olmak yerine, dünya edebiyatına bir şey katabileceğini sanarak romanlarını yayınlatmaya çabalaması yeterince boş bir uğraş değilmiş gibi, son dönemde benim yazdıklarımı radarına almıştı. İlk tanıştığımızda benim acemilik dönemi öykülerimi okuyan, onların düzeltilmesi için yol gösteren, edebiyatın bilmediğim yönleriyle beni tanıştırarak, öğretmenlik yapan o güzel insan değildi artık. Her yazdığım öyküyü kıyasıya eleştiriyor, mutlaka kötüleyecek bir yan buluyor, en küçük bir övgü sözcüğünü bile sarf etmiyordu. Başlarda onu mutlu edebilmek için yazdığım öyküler giderek ayakları yere basan, gerçekliğini hayattan alan metinlere dönüştükçe, yazarak özgürleştiğimi hissettikçe Ruhçan'ın bu nitelikli metinleri kıskandığını fark ettim. Onların bir dergide ya da edebiyat sitesinde yayınlanmasının önüne taş koymak için kısıtlı ilişkilerini benden gizli kullanmaktan çekinmiyordu.

Bunu birçok insanı çiğneyip tüküren edebiyat çarklarına kapılmamam için yaptığı bir kahramanlık olarak gördüm. Fakat öykülerimi bu ünlü internet eleştirmeni dışında başka okur yazarlara okutup da olumlu geri dönüşler alınca, asıl niyeti anladım. Ruçhan aynı evde iki yazarın olmasından hoşnut değildi. Onunla yaşayan kadının daha iyi bir yazar olmasından hoşnut değildi. Su götürmez bir şekilde beni kendine rakip olarak görüyor; kitabı yayınlanacak ilk kişinin ben olmamdan ödü kopuyordu. Böyle bir durumda yazarlığının sorgulanacağını, kendisinin yıllardır emek verdiği bu işte başarısız olacağını ve onca zamanının boşa geçirdiği sanısına kapılacağını düşünüyordu. Kaygılarını bir kez bile dürüstçe benimle paylaşmadı. Öykülerim ve roman taslaklarım üzerinden bana öfke kusup durdu. Gerçekte, bu düşüncelerini açık etseydi, onu mutlu etmek için başladığım öykü yazma işini yine onu mutlu etmek için bir kenara bırakırdım. Ve bu hayatta yaptığım en büyük hata olurdu. Bence hiçbir insan bu yaşamda kendi öyküsünü kendisi yazmaktan vazgeçmemeli. Yoksa başkalarının anlattığı hikâyede, hepimiz yanlış anlaşılırız.

***

“Bunu neden yapıyorsun?” diye çıkıştım Falcı Menekşe’ye. Öfkeden elim ayağım titriyordu. Hiddetlendikçe, onun bodrum katındaki evinin solgun ışığı da cılızlaşıyordu.

Önündeki kartlara bakıp, düşünmeyi sürdürdü. Kehanetlerini unutmuş bir müneccim çaresizliğindeydi. Kendi alemine dalmıştı. Söylediklerimi duymadığını, halimi görmediğini anladım.

“Beni neden seçtin?” diye sordum. Bunu yalvarır gibi söyledim ve ruh halimin bu kadar çabuk değişebilmesinden korktum, biraz daha titredim.

“Korkmak insanı benliğine en yakın kılan duygudur,” dedi Menekşe. Onca yıllık falcı tecrübesiyle değil de, ona vahiy edilen bilinmezlikten bir hediyeyi aktarır gibiydi.

“Öyle çok korkuyorum ki, kendime hiç bu kadar yakın olmamıştım.”

Başını kâğıtlardan kaldırıp,

“Yaşadıklarından sonra insanların bir kaderi olmadığına yine inanıyor musun?” diye sordu.

“Kadere inanmadığımı da nereden biliyorsun?”

“Unuttun mu ben bir falcıyım.”

“Buna ne şüphe,” dedim tıslayarak.

Menekşe ile yolum kesiştiğinden beri garip şeyler yaşamaya başladım. Kimseye anlatmadığım rüyalarımda kendimi onun karşısında fal açtırır ama ne hissettiğini öğrenmeden kalkar gördüğüm günlerde bir hikâye aklıma düştü. Yazmak istemediğim halde bu arzuma karşı koyamıyordum. Beylerbeyi’ndeki bir köşke gidip, orada kaligraflık yeteneklerini sergiledikten sonra kumarbaz ev sahibinin aklından geçenleri okumak ve bunları bir romanda anlatmakla görevli genç bir yazarın hikâyesini anlatıyordum. Köşkte tanıştığı genç erkeğin acılarını kendi acılarıyla tartıp, ona yardım etmek için karmaşık bir işe kalkışan yazar bilmeden giriştiği bu hayatla kumar işinde gerçek bir kumarbaza kafa tutmak zorundaydı. Bu hikâyenin, bir şekilde Menekşe ile ilgili olduğunu anlamam uzun sürmedi fakat aradaki bağlantıyı ne yaptıysam da çözemedim.

En sonunda da kendimi bu rüyalardan ve bitmeyen hikâye yazma işinden kurtarmak için ona gerçekten fal baktırırken buldum. Bana saatler boyunca kâğıtlar seçtirip, onlara bakarak susan Menekşe, o kehanetlerinden bir tekini dahi benimle paylaşmadı. Buna karşın önceleri haftada da bir sonra da her gün ona fal açtırmaktan kendimi alamadım. Bir yandan da hikâyeyi yazmayı sürdürdüm. Ama ipin ucunu kaçırdım. Biz buna yazar zehirlenmesi deriz. Eğer bir öykü yazarın zihni ile elinin çatışması dışında varacağı yere varmaz da, çıkmazlara girerse bu bir imge zehirlenmesidir. Ben de bunu sonuna kadar yaşadım. İçinden çıkılamaz bir hikâye yazdım. Gerçek de kurgu da, kehanetler de öngörüler de birbirinin içine girdi. İş öyle bir noktaya taşındı ki, yazdığım hikâye mi kurgu yoksa o gerçek de ben mi bir hikâye kahramanıyım ve diğer karakter Menekşe ile bir düğümümü mü oluşturuyoruz, bilemez oldum.

“Yine hayaller peşindesin,” dedi Menekşe. Önce ne söylediğini anlayamadım. Ama yüzüme sakladıklarımı biliyormuşçasına dik dik bakınca, zihnim biraz aydınlandı. Karşımdaki kahinin neler tahmin ettiğini az çok anlayabildim.

“Bunu yapmazsam, ben var olamam,” dedim.

Bahanemi yutmamıştı. Önündeki kartlardan birini açtı,

“Kupa As’ı insanın olmak istediği kişi olamadığını gösterir. Tıpkı senin gibi. Hâlâ hayaller kuruyorsun. Olmayan şeyleri olmuş gibi düşünüyorsun.”

“Kehanetlerin tutmuyor,” diye kendimi savunmaya çalıştım. Oysa ki söylediklerinin hepsi gerçekti.

“Madem öyle,” dedikten sonra Menekşe, önündeki serili kartlardan birini daha açtı,

“Sinek As’ı insanın kendi yalanlarına inandığını gösterir. Tıpkı senin gibi. Hâlâ kendi yalanlarına inanıyorsun; yetmiyor başkalarını da inandırmaya çabalıyorsun.”

“Buna bir son ver,” dedim. O an kendimi boğulacak gibi hissettim. Tavandaki ampulün ışığından uzanan görünmez bir el sanki boğazımı sıkıyordu.

“Işığın bir suçu yok, bu benim cinlerimden biri seni dürüst olman için kendi bildiği şekilde uyarıyor. Korkmana gerek yok; yani çok fazla korkma: Seni öldürmez,” dedi Menekşe. Sonra da engellememe fırsat vermeden iki kart daha açtı,

“Maça As’ı insanın büyük hedefleri olduğunu gösterir. Tıpkı senin gibi. Hâlâ o hedeflere varmanın peşindesin ama bu uğurda bir şey yapmıyorsun. İşte bu da Karo As’ı bu da falcının fallarının doğrulayıcı kartıdır. Söylediklerimi teyit eder, fal açtıranın inançsızlık yapması durumunda lanetleneceğini anlatır.”

Menekşe, bunları söyleyip el çabukluğuyla desteyi yeniden kardıktan, bu kartlara hiç bakmamış gibi onları karıştırdıktan sonra külü uzayan sigarasında derin bir nefes çekip, odanın havasını zehirledi. Sigara dumanı burnumdan ve ağzımdan ciğerlerime inerken, boğazımı sıkan gizli elin parmaklarının gevşediğini hissettim. Sanki havaya efsun karışmıştı. Bu dumanla zihnim de dumanlandı ama ruhum arındı, titredi ve bir müddet önce ayrıldığı bedenime yeniden oturdu.

“Beylerbeyi’ndeki o konakta uşaklık yapmaktan çok sıkıldım. Ben romancı olmak istiyordum. Ama ola ola, kumarbaz bir adamın ve onun şımarık oğlunun hizmetçisi oldum. Üstelik baba ile oğul arasında kalmış güzel bir kadına da aşık oldum.

Tüm bunların bir romanda yaşanması gerekirken, ben her gün bir romanı yaşıyorum. Sen ise kartlarınla bana akıl veriyorsun, önümü kesiyorsun, hayal kurmama mani oluyorsun. Bunu yapman, beni öldürüyor.”

“Asıl, yazmaya devam edersen öleceksin,” kehanetini savurdu Menekşe.

“Neden?” diye sordum. “Neden ha, neden ölecekmişim? Ve bu neden senin umurunda? Beni rahat bırakmıyorsun?”

“Çünkü beni de hayal ediyorsun. Kimi düşlersen, o senin bir parçan olur. Kimi yazarsan, artık ondan kurtulamazsın. Ruhu, tıpkı İstanbul sıcağında otobüse bindiğin vakte ruhuna yapıştığı gibi yapışır,” dedi Menekşe.

O an, tavandaki ampulün ışığı söndü. Ya da zihnim öyle aydınlandı ve nerede, kim olduğumu anladım ki, her şeyin büyüsü bozuldu.

***

Ruçhan’ın odasını ilk kez görüyordum. Tavana kadar uzanan Türk ve dünya edebiyatının en seçkin yazarlarının en nitelikli romanları, öyküleri yataktan ve küçük bir giysi dolabından başka eşyanın olmadığı mekânı çepeçevre sarmış. Burası kitaplarla dolu bir oda olmaktan çok, kitaplardan yapılmış duvarlarla sarılı bir kaleye benziyor. Yine köşkün her odasında olduğu gibi burada da lebiderya bir Boğaz manzarası var.

Yatakta uzanan ve omzundaki sargı ile huzursuz, sabırsız ve tekinsiz görünen bu yaralı genç adam, gözlerini dikmiş bana bakıyordu.

“Hangi sorunun cevabını gözlerimde aradığını biliyorum,” dedim.

“Benim deli olduğum fikrine seni inandırmışa benziyorlar. Gerçi durduk yerde kendini vuran birine başka ne denilebilir onu da bilmiyorum,” dedi Ruçhan.

Geçen hafta kalbini nişan aldığı silahı elinden kayınca birkaç santim farkla sol koltuk altını delip geçen kurşun köşkte yeni olayların başlangıcına sebep oldu. Bu olaydan sonra bir daha Selim Bey ile roman yazmak için onun aklını okuma seansları yapmadık. Yine Selim Bey ile Olcay’ı silah sesinin ardından yan yana görmedim. Ve köşkte dökülen kanın ardından evimdeki zorunlu misafir bana hitap etmedi. İlk iki olayın birbiriyle bağlantısını anlasam da, aramızdaki bir çarşaf kalınlığındaki duvarın ardında yaşayanın hangi sebeple susmaya karar verdiğini anlayamadım.

“Delirmemiş insanlar da kendilerini vurabilirler, ayrıca cinayet işleme planlarını ertelemiş öfkeli insanlar da yine silahı vücutlarına doğrultabilirler,” dedim.

Yattığı yerde ellerinden kuvvet alarak güçlükle doğrulan Ruçhan, yardım etme isteğimi ret etti. Yatağında doğrulduktan sonra da,

“Başına gelen her şey, senin iyi niyetinden kaynaklanıyor. Kandırılmaya çok müsaitsin çünkü insanların sorunlarını kendi sorunların gibi görüyorsun. Onlara çabuk kapılma ve bırak ne halleri varsa görsünler. Ama bu köşkte gördüğün ve duyduğun, sözlerine inanman gereken tek kişi varsa, o da benim,” dedi. Bunları söyledikten sonra da yükselen tansiyonuyla beraber yarasından sızan kan sargısını kızıla boyadı. Bir insanın konuşurken doğruyu söylediğinin bu kanlı kanıtı karşısında daha fazla şüpheye düşecek değildim. Belli ki Selim Bey ile Olcay beni bir kurgu oyununun içine çekiyorlardı. Amaçları da, burada yazacağım romanın onların çizdiği sınırın dışına çıkmamasından ibaretti.

Yine de cinayet işlemeye çok kararlı ve öfkesi her geçen gün daha da artan Ruçhan’ın neden namlunun ucuna köşkünü, servetini ve sevgilisini alan Selim’i değil de kendisini koyduğunu anlayamadım.

“Selim’i vurmak yasalar önünde beni katil, o aşağılık kumarbazı masum yapar. Suçluluk duygusuyla hareket eden kadınların yasaların buyruklarını sorgulamadan kabul etmek gibi bir huyları olduğunu keşfettim.”

“Olcay savaşında Selim ölerek de olsa öne geçmesin diye onu vurmadın, kabul. Peki kendini neden hedef seçtin?”

“Aynı şeyden,” dedi Ruhçan. “Ölümüm Olcay’ın ruhunda bir ömür kapatamayacağı bir yara olacaktı. Ona bundan daha ağır bir ceza verilemezdi. Hem belki yazdığın romanda sen olan biteni benim lehime değiştirir, haklılığımı ebedi olarak kayıtlara geçersin diye düşündüm. Ne de olsa, tarih için adliye arşivinden çok romancıların metinleri daha değerlidir.”

“Bu saçma fikre de nereden kapıldın?” dedim gülerek. “Dünyanın en büyük romancısı bile tarihin en küçük figürü karşısında kılıçsız bir asker gibidir; eğer romanı doğru okunup anlaşılmazsa. Ve bunun ne kadar küçük bir ihtimal olduğunu düşün. Bir yazarın hayalinin, bir okurun zihninde bozulmadan, değişmeden, başkalaşmadan ve haksızlığa uğramadan canlandırabilmesi mümkün müdür sence? Yazacağım romanda Selim Bey de, Olcay da, sen de hatta tanışmanı isterim Falcı Menekşe de gerçekteki hallerinizden çok farklı yer alacaksınız. Unutma Ruçhan, hiçbir gerçek olduğu haliyle yazıya sığmaz. Tarih de en çok adliye kayıtlarını sever.”

"Sen eski mahkûmsun değil mi?"

"Öyleyim..."

"Suçun neydi peki?" diye sordu Ruçhan.

"Suçsuz insanların da sabıkaları olabilir," dedim.

"Ama yıllarca hapis yatarlar öyle mi?"

"Öyle," dedim. "Dünya öyle..."

***

Bir öykünün kahramanı olduğunuzu düşündüğünüz oldu mu? Böyle bir fikri aklınızdan hiç geçirdiniz mi diye sormuyorum: Gerçekten hayatınızı, yaşadıklarınızı, duygularınızı ve düşüncelerinizi başkasına ait olabileceği gibi bir durumla karşı karşıya kaldınız mı? Sanki her şeyin sorumlusu bir başkası ve yapılanların cezasını çeken sensin. İraden yok. Arzun yok. Taleplerin yok. Buna karşın her şeyin tüm sorumluluğu ise sana ait. Eğer aklından bunlar geçtiyse, o zaman yalnız değilsin demektir. Çünkü bu hayat senin değil demektir. Sen başkasının yazdıklarını yaşıyorsun. Aslında yoksun…

***

Akıl okumanın en kötü yönü, akla ilk gelenin aksine seninle ilgili istenmeyen düşünceleri bilmek değil. Bir yüreğin saklamaya kıyamadığı gerçekleri zihnin depolamaktan çekinmemesi ve eninde sonunda tutup senin karşına çıkartmasıdır. Gerçekler ile karşılaşmak her zaman sarsar insanı. Kim bu hayatta sahiden sevilmiştir ki? Sırf bunu okumak bile artık başkasının zihnine girmemek için en büyük ders sayılır. Tabi yapabilirsen…

***

“Hikâyenin bittiğini nerede anladım biliyor musun?” diye sordu Olcay. Elindeki kâğıtlara sanki daha dikkatli bakabilirse yeni şeyler görebilecekmiş gibi bakarak. Onun kaşif halini izledim. Ne kadar genç, ne kadar güzel ve ne kadar da bana uzaktı.

“Nerede anladın?” diye sordum sesimde ona hayranlığımı gizleyemediğim için kendime kızarak.

Gözünü kâğıtlardan ayırmadan, öykünün çalakalem yazılmış satırlarına biraz daha baktıktan sonra,

“Kadının ayrılık mektubunu yazdığı yerden sonra hikâyen çıkmaza girmiş. Daha doğrusu hikâye, o anda bitmiş,” dedi.

Öykünün bendeki kopyasından ilgili bölümü çabucak bulduktan sonra, yüksek sesle,

“Onun geliş saatinden önce de, artık hayalde bile sevilmeyen ve nefret edilmeyen özgürleşmiş bir kadın olarak ayrıldım,” bölümünü okudum.

“Bu kısmı mı söylüyorsun,” diye sordum.

Yaşayarak öğrendim ki, doğduğunda her güzel kadını şeytan öpmüştü. Ve bu ıslak hatıradan geriye kadınlara istedikleri vakit karşısındaki erkeği hem etkisiz bırakan, hem de aşağılayabilen çarpık bir gülüş kalmıştı. Bunu benden gizlemeden inci gibi dişlerini gösterdikten sonra,

“Hikâyenin nerede bittiğini bilecek kadar dürüst bir yazarsın. Okurunu öyle boş yere yazının peşinden sürüklemezsin. Zaten bu dünyada hangi hikâye bir kadının özgürleşmesinin ardından devam edebilmiş ki,” diye buyurdu.

Hiç düşünmeden,

“Haklısın,” diye hüküm verdim.

“Öyleyse hikâyenin sonuna varmış olmalısın. Bunu yaptığında iyi hissediyorsan, o zaman hikâyeyi yazma amacını yerine getirmiş olursun ve vakit kaybından başka bir şey olmayan bu edebiyat denilen şeyin sonuna ulaşırsın. Kimse pek umursamasa da ikimiz bilmiş oluruz ki, sen adını büyük yazarların yanına yazdırdın. Şu kadarlık teselli bir gün her şeyin yok olacağı dünyada senin kazanabileceğin en büyük teselli olsa gerek. Darısı hayatta istedikleri gerçekleşip de ‘Şimdi ne yapacağız’ diye bocalayanların başına…”

“Güzel konuştun. Ve doğruları söyledin,” dedim.

Kâğıtları masaya bıraktıktan sonra, ellerimi tutan Olcay, samimiyetle şunları söyledi:

“Aramızda kimin haklı olduğunun bir önemi yok. Aslında haksızlıklarla dönen bu dünyada kimsenin haklılığının bir önemi yok. Ne de olsa hiçbir ceza ya da ödül, başa gelen kötülüğün izlerini silemez ve onu telafi edemez.

Cennet de cehennem de insan yüreğinin tesellisi, o kadar. Asıl olan mutluluktur. Üstelik yaşarken mutlu olmak. Böyle kâğıt üzerinde yazarak ya da onu okuyanların her şeyi doğru anlamasını umarak geçen bir ömürle değil. Beni affetmediğini biliyorum. Beni sevmediğini de biliyorum. Her şeyin çok eskidiğini, pek çok şeyin geciktiğini ve asıl gerçekleşmesi gerekenlerin bir türlü hayata geçmediğini de… Sadece tek isteğim; bunları dert ederek ve üstüne bir de böyle iyi yazarak artık geçmekte olan hayatını daha da ıskalamaman. Önüne ve işine bakman.”

“Haklısın,” dedim. Derin bir iç geçirdim. “İnkar etmiyorum; sözlerin doğru. Fakat unuttuğun bir yer var ki ben sadece yaşadıklarımı yazmıyorum; yazdıklarımı da yaşıyorum. Söylediğin gibi, dünya mutsuzlukla dönüyorsa mutsuzluğu yazarak mutluluk aramak da pekâlâ mümkün.”

“Mümkün fakat çok zor bir iş. Buna değer mi?” diye sordu Olcay ellerimi tıpkı Falcı Menekşe gibi sıkarak.

“Değer mi ona tarih karar verir fakat, denemezsem olmaz. Hadi hikâyenin sonunu getirelim,” dedim. Ellerimden ruhuma bir şeyler aktı...

***

Beylerbeyi’ndeki köşkün Boğaz’a kartal yuvasından bakarmış gibi tepeden hâkim görüntüsünden kocaman bir petrol tankeri geçiyordu. Manzaraya dalıp gidişime artık şaşırmayan Selim Bey, elindeki kartlarını masaya koyup,

“Hiçbir iyi kumarbaz, dikkatini oyundan başka yere vermez,” diye buyurdu.

“Haklısınız ama ne yaparsınız ki ne vakit deniz görsem, dalmadan edemiyorum,” dedim.

Kartlarını yeniden alıp, eli hakkında hiç renk vermeyen poker yüzüyle suskunluğa gömülen Selim Bey,

“Kaybettiğin anda bu köşkten çok daha fazlasını da yitireceksin. Emin misin?” diye sordu.

Kumar masamızı boş salonun uzak ucundan izleyen kahyam, bu sözü onaylarmış gibi başını ancak benim anlayabileceğim kadar incelikle oynattı. Bu harekete göz ucuyla bakmıyormuş gibi bakan Selim Bey,

“Başta da söylemiştim. İstediğin zaman oyunu bırakabiliriz,” dedi.

Dikkatimi dağıtan şilep manzaramızdan çekildikten sonra, elime bakıp bu oyunu kazanabilecek kâğıtlarıma baktıktan sonra heyecanımı gizleyemeden,

“Bu sefer şanslı olduğumu düşünüyorum,” dedim.

Sözlerim ağzımdan çıktığı anda, Selim Bey elini masaya açtı: Kupa, Maça, Sinek ve Karo As’ları ile karşılaştım.

“Şans onu düşünmekle değil, ancak sahip olmakla insana gelir.”

“Ona nasıl sahip olunacağını da biliyor musunuz peki?”

“Böyle kumar masaları kurup, her gece servetinden başka bir parçayı kaybederek olmadığını biliyorum sadece.”

“Bunu bir kumarbaz mı söylüyor? Mesleğinize hiç de sadık değilmişsiniz.”

“Adı üzerinde, kumar bu. Kimse onun sahibi olamaz, o ise herkese sahip olur. Yeter ki insanın kanına bir kez girsin. Her şeyini feda etmek için riske girmeden duramazsın. Kaybetmek için kazanmaya çalışırsın. Yenilgi en büyük ortağın olur. Yenile yenile dünyayı unutursun.

Bir de bakmışsın, Karun hazinesi üzerinde otursan günün birinde kıçın açıkta kalmış. Kumar insanı büyüler, gerçekler kalın bir sisin ardında hayale dönüşür; hayaller ise gerçek taklidi yapar. Ama bu dünyada taklitler asıllarını yaşatmaz. Ardını döndüğünde her şeyinin yok olduğunu görürsün. Demem o ki, aşk acısını atlatmak için kumar oynamak unutmanın en girilmeyecek yoludur. Hele kaybetmeye senin gibi alıştıktan sonra artık kazanmaya dönüş de olmaz.”

“Olmazsa olmasın,” dedim elimdeki kartlarımı masada açarken. Gözlerini belerterek önümde duran Kupa, Maça Sinek ve Karo As’larına bakan Selim Bey, onun hilelerini çözdüğümü anladı. Yüzü bulutlandı. Önüne bakıp,

“Ruhçan, ne zamandır bilerek kaybediyorsun,” diye sordu.

“Kumarbazların büyük hilekarlar olduğunu anladığımdan beri.”

Başını sağa sola çevirip acı acı gülen Selim Bey,

“Dürüst bir kumarbaz beklemek, duyduğum en romantik hikâye,” dedi.

“Ama siz dürüst bir kumarbazsınız. Hile yapan bendim.”

“Bilerek yenilmek için mi?

“Belki bir hikâyenin sahibi olmak için.”

“Servet değerinde Boğaz’daki bir köşkü kumar masasında kaybederek, elde edilen bir hikâye mi? Sen gördüğüm en büyük delisin Ruçhan.”

“Bu köşk bir vakitler kumar masasında kazanılmıştı, şimdi aynı masada kaybedilirse ben üzülmem. Sadece güler geçerim.”

“Pekâlâ. Madem kaybetmeye müptela olmuşsun. Sen kazandın.”

“Ne tuhaf şey,” dedim. “İnsan kaybederken bile kazanabiliyor.”

“Hayal kurarken şey mümkün,” dedi Selim Bey. “Kaybederken kazanmak bile…”

***

Ellerimi avucunda sımsıkı tutan Menekşe, gaipten gördüğü parçayı geleceğin haberlerini korumakla görevli meleklerden kaçıyormuş gibi hızla ve heyecanla,

“Terk edilmişsin. Ve dönmeyecek. Boşuna bekliyorsun,” diye yumurtladı.

Bu sarsıcı ve can acıtan kehanet beni savunmasız yakalamıştı.

Suçluluk duygusuyla ve hüzünle karışık bir boş vermişlikle,

"Beklemiyorum," dedim. "Ben kimseyi beklemiyorum."

Emin olma duygusunu kendisi icat etmişçesine bir güvenle,

"Ama seçtiğin kartlar öyle demiyor," dedi.

Masaya oturduğum sırada bana seçtirdiği kartlara baktı.

"Rüyalara inanıyorsun, seni aldatmış insanların masum olduğuna da inanıyorsun, hatta romanlara, öykülere inanıyorsun ama geleceği gören bir falcının kehanetine mi inanmıyorsun?"

"İyi de kartları açmadın bile. Hangileri olduğunu, ne söylediklerini nasıl biliyorsun Menekşe?" diye sordum sesimdeki heyecanı, korkuyu ve gizemi saklayamadan.

"Bu benim sırrım," diyerek güldü Menekşe.

Başka bir kehanet soracak oldum, o an göz göze geldik. Bakışlarında gaipten bir şeyler görür gibi oldum. Önce her şey aydınlandı, sonra da dünyam karardı.

Ellerimi avucunda daha da sıkan Menekşe canımı öyle acıttı ki, kararan gözlerim tekrar aydınlandı, her şeyi görmeye başladım.

"Aşk görüyor musun?" diye sordum

"Boş ver o bulunmaz, gelince de farkına varılıp yaşanmaz saçmalığı. Aşk insana göre değil. Sen mutluluk ara," dedi.

"Çok aradım ama bulamadım," diye sitem ettim.

O devasa Çingene mengene gibi kapkara elleriyle ellerimi öylesine sıktı ki parmaklarım çatırdadı, acısı yüreğimin hiç bilmediğim yerlerinde hissedildi.

"Arayanlar baktıkları şeyleri göremezler. Ama görenler aradıklarının baktığı yerde olduğunu bilirler," dedi.

"Peki ya benim gibi bekleyenler?" diye sordum. Ellerimin çatırdamasıyla acıdan neredeyse bayılacaktım.

"Onlar yalnızca umut eder, şans da onlarla alay eder. Çünkü doğarken tüm güzel kızları şeytan öpmüştür," dedi.

Sonra da ellerimi onun söylediklerinden başka şeyler yazmam için serbest bıraktı. Avucumda küçücük bir Boğaz balığı buldum. Ölmemek için kıpraşıp duruyordu. O minicik ter damlasının içinde hayatta kalmanın yollarını arıyordu. Ya da ben böyle sandım.

Haziran-Ağustos 2019

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

İhap Hulusi Görey: Cumhuriyet'in Görse..Derya Önel
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Daniel Treisman

2 Temmuz 2025

Manipülasyonun Gücü

Günümüz diktatörleri biraz farklı çünkü onların yönetim biçiminin temelinde şiddet değil, manipülasyon var. Donald Trump genellikle sahip olduğu otoriter arzular sebebiyle eleştirilir, hatta otoriter eğilimlerin önünü açmakla suçlanır. Trump’ın liderlik tarzını ülke dışındaki emsa..

Devamı..

Ankara'da Hafta Sonu Kaçamağı: Nereye ..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024