Bir Tür Kayboluş
10 Ocak 2019 Kültür Sanat

Bir Tür Kayboluş


Twitter'da Paylaş
0

Yunan hakikati geçmişte şu olumlamayla titremişti: “Yalan söylüyorum.”1

Kitapçıdayken kitap satın almaya gelen birisi, “Acaba hediye etmek için yani kısacası hediyelik bir kitabınız var mı?” diye sormuştu. Satın alabilmeyle her şeye sahip olduğumuzu düşündüğümüz için bu sorudan hiç rahatsız olmadım, neden olayım ki? “Evet, evet tabii neden olmasın ki hediyelik bir kitabımız?” Kitapların satışıyla ilgilenen kişinin verdiği bu cevaptan da bir rahatsızlık duymadım, sonuçta ben kendim de okuyacak ve içinde kaybolacak bir kitap bulmayı umuyordum ya da kitabın beni bulması için oradaydım.

Yoksa okurken hepimiz mi metinlerin içinde kayboluyoruz? Metinde kaybolmayan bir okur nasıl bir okurdur. Ya da okuru kaybetmeyen metin nasıl bir metindir acaba? Acaba bu kayboluşu bir kötülük olarak mı algılıyoruz sadece? Eğer sadece bazıları kayboluyorsa daha sonra okunacak metinlerde yeni yollar bulmaya yardımcı olmayacak mı bu kayboluş? (Andrey Ştoltz’un babası, Oblomov’un oğlu kaybolsaydı bütün köyü ve hükümeti ayağı kaldırırdım; ama Andrey kendisi çıkar gelir; Andrey iyi bir oğlandır, demişti. ... hiç kendini kaybetmez, her yeni sorun karşısında sanki eski bir tanıdıkla karşılaşmış gibi, bildiği bir yoldan geçiyormuş gibi davranırdı. Kuşağında anahtarları asılı bir kadın nasıl her kapının anahtarını şaşırmadan bulursa, o da her durum karşısında kullanacağı metodu bulmakta hiç şaşırmazdı. ... Oblomov ki bütün varlığıyla Andrey Ştoltz’a karşı bir isyandı!)

Her kayboluş okuru farklı kitaplara götürür. Kaybolduğumuz kitabın içinden başka bir kitapla çıkarabilir sonra onun da içende kayboluruz ve buradan çıkmak için de başka bir kitaba ihtiyacımız vardır çıkmışken aslında o sıcaklığa, sıcaklık diyorum soğuk olmadığını biliyorum en azından, tekrar girmişizdir ve böylelikle okumayı devam ettirecek bir düzenek içimizde oluşuvermiş olur. Ürkmeyelim ama okur, düşünür, aylak ve flaneur de tıpkı afyonkeş, hayalperest ve kendinden geçmiş insan gibi aydınlanmış kişinin örnekleridir. Üstelik daha dindışıdırlar. Yalnızken aldığımız o en korkunç uyuşturucunun –kendi benliğimizin– sözünü bile etmiyoruz diyebileceğimiz bir gözle okuru ve okumayı deneyimleyenler de var. Sonuçta cebimizdeki parayı artırdıkça tuhaf bir güven ve geçici bir tokluk oluşturan kayboluştan iyidir bu kayboluş. Bu kayboluşun varsa bir zararı, herhangi bir inançtansa temelsiz inanca oranla, bunun da daha az zararlı olduğunu kabul etmek gerekirdi.

Kitabın içindeki kayboluş sonunda ya da sonrasında bir yazma durağında mı indiriyor okuru? Bir metroda bile daha sonraki durak en az iki kez duyurulur yolcularına, neden okumada bir tür kayboluş böyle bir şeyi bize hissettirecek kadar canlı olmasın ki? Gerçi Romanın Hazırlanışı2 kitaplarında Ronald Barthes kendi okurunun neden yazar olma arzusu taşımadığını hep merak ettiğini söylüyordu. Belki de okurunu kaybettirmeyecek kadar iyi niyetli bir yazardır, belki de okuru öyle bir kaybettiriyor ki okur doygun ve yorulmuş bir halde metinden çıkmak için bir kapı bulamıyordur. Roland Barthes gibi yazarlar çok az yazar çıkarıyordur metinlerinden, onlardan doğmak zor gibidir. Bu belki başka bir metnin konusu olabilir.

Ama yazmak gerçekten de bazılarına çok kolaydır zaten bu da yazının kendi özelliğidir yazabilmenin bir kolaylığı yani ve bu tür yazmada da bir ihtiyaçları yoktur ve buna yabancıdırlar da. Evet, gerçekten de yazmak kolaydır ama yazmanın bu kolaylığına sahip olmayanlar da bu tür kayboluşlarla yazmaya karar verebilir ve bir kitap ya da birkaç kitap yazabilirler hayatları boyunca. Kayboluşumuzdan bahsediyorum ve bunun pek orijinal bir şey olmadığını biliyorum, çünkü başkaları da böyle düşünebilir, onların da bunu bir tür kararlılıkla yazıyla belirtmeye çalışmış olmaktan başka da bir farkı yoktur bu düşüncede olanlardan. Bu kayboluşun temel nedeni bir tür kendi yeteneğimizin verimini sağlayabilecek bir kitabı ya da konuyu henüz bulamamış olmaktan kaynaklanıyor olabilir de.

Bazılarımız okurken ya yolunu hiç kaybetmeyen Ştoltz gibi ya da Oblomov’un ta kendisiyizdir. Hangisi olduğumuzun sadece doğuştan gelen bir şey olmadığını ayrıca kendi yaşayışımızın biricikliğine de bağlı olduğunu söyleyebiliriz. İnsanları ikiye mi ayırmalıyız acaba? Kaybolmuş içinde olanlar, olmaya devam edenlerle hiçbiryerdehiçbirzamankaybolmayanlar! İnsanları birkaç türe ayıranlardan olmamak gerek yine de.

Bu kayboluşun nedeni bir tür kendi yeteneğimizin verimini sağlayabilecek bir kitabı ya da konuyu henüz bulamamış olduğumuzdan kaynaklanıyor olabilir mi?(Soru şekliyle tekrar eden bir cümle.) Görkemli Roma İmparatorluğu’na sığınmış olanların yeri olan Graeculi’mızdır bu kayboluş. Belki de bu kayboluşla bizi âdeta bir keder bolluğuna, gözyaşlarımızın rüştüne ulaştıran, insani bir boyuta kavuşmuş olmasından ötürü, epeyce gurur duymamız gerekiyordur.

Bir romanda ressamı eleştiren kahraman şöyle diyordu ressama: “Senin çizdiğin azize, esmer bir kadın, ama şurası, zavallı dostum, ancak bir sarışının bedeninde olabilir!” Belki de bu metin için metinde bulmaması gereken cümleler bulunabilir, bu da bu tür kayboluş konusundan bahsetmenin yanında metnin ruhuna da uyusun istediğimdendir ya da metin bu konuda bana bir baskı yapmıştır.

Kayboluşla ilgili sorduğum tüm sorulara bir cevap vermediğimin, veremediğimin farkındayım. Belki de bu konu hakkında da yalan söylüyorumdur ve sadece sözcüklerin aurası’na kapılmışımdır çünkü sözcükler yüzyıllardır pek çok ve her türden düşünceyi tuzağa düşürmüşlerdir.

1 Michel Foucault, Dışarının Düşüncesi, Çeviren: Ayşe Meral, Kabalcı Yayınevi

2 Roland Barthes, Romanın Hazırlanışı 1-2, Fransızca aslından çevirenler, Sema Rifat, Mehmet Rifat, Sel Yayıncılık


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR