Dakikalar geçmiyor sanki.
Bir elindeki kitaba, bir aynaya bir de duvarda asılı duran siyah beyaz fotoğrafların kenarlarına sızan sarıya bakıyorsun.
Gözlerini televizyona yöneltiyorsun sonra.
Bir huzursuzluk çöküyor üstüne.
Hava parçalı bulutlu.
Evin içi loş.
Bugün doğum günün.
Geçmişe dalıyorsun bir an.
Dün gibi sanki geçmişte kalan her şey.
Elindeki kitabı masanın kenarına bırakıyorsun usulca.
Yanı başındaki kitaplığın rafından el yordamıyla, bir saman kâğıt alıp hızlı hızlı yazıyorsun çıldırmaya ramak kala.
Kafanın içinde yığışan kelimeler, bir öyküye yöneltiyor seni.
Şimdiki zamanda ve loş ışıklı mekânda
bekleyen bir karakterin öyküsü bu.
Bekliyorsun.
beklediğin de gelmiyor bir türlü.
Sehpanın üzerinde duran fotoğraf makinesini boynuna asıyorsun.
kapıyı açıp eşikten dışarı bakıyorsun.
görünürde kimsecikler yok.
fotoğraf makinesini boşluğa doğrultarak flaşını birkaç kez patlatıyorsun.
yerde yuvarlanarak hışırdayan sarı yapraklar takılıyor objektife.
deklanşör hazır.
tık, tık, tık.
bekliyorsun...






