Yazma konusunda öyle bir özgürlük söz konusu ki, edebiyat olarak adlandırmayı bırakın, edebiyatın yanından dahi geçemeyecek kitaplar yok satıyor.
Doktora öğrencisi olabilmek için geçmem gereken çok önemli iki sınav var. Bunlardan ilki araştırma metodolojisiyle, yani bir çalışmanın nasıl yürütüldüğü, hangi adımlardan geçildiği ve teknikleriyle ilgili, benim için asıl önem arz eden ötekiyse edebiyat ve tarihle.
Geçtiğimiz günlerde bu konuda yaptığım çalışmaları gözden geçirirken şunu düşündüm, günümüz edebiyatını herhangi bir akıma dahil edebiliyor muyuz? Sanırım hayır. Oysa kökeni binlerce yıl öncesine dayanan edebiyat Sümerlerin yazıyı icat ettiği MÖ 3200 yılından hemen sonra Mezopotamya’da, şu an Irak sınırları içerisinde bulunan Uruk kentinde doğdu ve ardından Yunanistan’a hem de Mısır’a doğru gelişme gösterirken her dönemde hüküm süren, çoğunlukla da siyasi, dini ve felsefi düşüncelerden etkilenen hareketlere göre isim aldı.
Bu isimlendirme elbette edebiyat tarihçilerinin maharetinden ibaret değil çünkü tarihe malolan yazılı eserler genellikle yazarların hayata ya da bir önceki edebi akıma olan tepkisinden doğar. Örneğin romantizme karşı tepki olarak ortaya çıkan gerçekçilik akımı zor yaşam koşullarının bir sonucuydu. Sanayi devriminin etkisiyle sınıflı toplum yapısının baş gösterdiği, yoksulluğun uçlarda olduğu bir dönemdi ve böylesi bir vakitte insanlar sürekli doğanın ne kadar güzel olduğundan bahsetmeyi ya da her şey sürekli kötüye giderken olan bitene pozitif yaklaşma çabasını beyhude buluyordu. Bu durum Dostoyevski ve Dickens gibi yazarların eserlerinde hemen göze çarpar, orta sınıf yoktur, toplum aşırı zenginlerle aşırı yoksullar arasında bölünmüştür ve eşitlik ya da adalet gibi evrensel olması gereken kavramlar yalnızca zenginlerin harcıdır.
Bu akımlar arasında benim favorimse transandantalizm. Henry David Thoreau’yu çok severim hatta çoğu zaman, hayatta olsa iyi birer arkadaş olabileceğimizi düşünürüm. Aklından geçenleri söylemekten korkmayan asi, güçlü ve özgür bir ruhtu. Kendi inşa ettiği kulübede iki buçuk yıl yaşadı ve sırf Amerika ile Meksika arasındaki savaşı finanse etmek için kullanıldığından vergi ödemekten imtina edip hapse girdi.
Peki ya zamanımız?
Sürekli modernlikten bahsetsek de Modernizm diyemeyiz çünkü sırasıyla absürtizm, nihilizm ve varoluşçulukla damgalanan bu akım çoktan isim olarak belli bir döneme özgülendi. Modernist dönemde yaşayan Friedrich Nietzsche ya da varoluşçuluk terimini ortaya atan Jean Paul Sartre gibi düşünürler sık sık amaçsız bir yaşamın ne denli anlamsız olduğunu vurgulayan eserler ortaya koydu. Bu dönemin edebiyatıysa büyük ölçüde felsefeden ve Birinci Dünya Savaşı’ndan etkilendi. Franz Kafka, Jabra İbrahim Jabra, Adonis, Virginia Woolf, Albert Camus, Italo Svevo, T. S. Eliot, Necip Mahfuz, Anton Çehov gibi isimler, ilk anda akla gelen modernist yazar ve şairlerden yalnızca birkaçı.
İsim olarak postmodernizmi de kullanamayız çünkü sanat ve edebiyatta Modernizmle İkinci Dünya Savaşı’na karşı bir tepki olarak ortaya çıkan eserler de Postmodernizm çatısı altında toplandı.
İçinde olduğumuz dönemi doğru dürüst adlandıramıyor olmak bir yana, beni asıl rahatsız eden düşünce felsefenin ölüp ölmediği. Çünkü dönüp dolaşıp aynı felsefi akımlar etrafında dolaşıyoruz ve yüzümüzü sürekli eskilere dönüyoruz. Mesela günümüz modern toplumlarında insanların çoğu kendi iç çatışmalarından ve depresyondan muzdarip. Yazılan eserler de genellikle bu tarz bireysel meseleleri ele alıyor ve bu ilk bakışta göze biraz varoluşçuluk gibi görünüyor. Ama aynı zamanda amaçsızlığın, anlamsızlığın kol gezdiğini de söyleyebiliriz. O halde nihilizm mi diyeceğiz ya da absürtizm?
Öte yandan bütün türlerin ortadan kalktığı ve hiçbir edebi türün olmadığı bir dönemde yaşıyormuşuz gibi de hissediyorum. Yazma konusunda öyle bir özgürlük söz konusu ki, edebiyat olarak adlandırmayı bırakın, edebiyatın yanından dahi geçemeyecek kitaplar yok satıyor. Ama bunlardan bahsetmeyeceğim çünkü bunları baz alırsak pekâlâ Ahmaklık Çağı diyebiliriz – edebiyatta Ahmakçılık akımı.
Aklıma gelen bir başka isim de “Tetikleyiciler Çağı.” Bugün Amerika’da yayımlanan çoğu kitap illa “tetikleyici” bir şeyler içeriyor ve arkalarında +18 ibaresi var. Fakat şunu herkesin anlaması gerek, sırf yetişkin olduğunuz için zihninizi bu denli kötü kullanma hakkına sahip değilsiniz. Bilemiyorum, neticede kimseyi yargılamak istemem ama bir kitabı elinize almanız ve hayal gücünüzü pislikle doldurmanız…
Peki şu nasıl: Açgözlülük Çağı ve edebiyatta Açgözlülük Akımı.
“Para kazandırdığı sürece ne yazdığımın bir önemi yok. İlkeler mi, o da neymiş? Öyle bir şey hiç duymadım.”
Geçtiğimiz günlerde hayalet yazar olmam için bir teklif aldım. Muhtemelen işin içinde dolandırıcılık da vardı ama ortalık bu tarz dalaverelerden para kazanan freelancer yazarlarla dolu. Çoğu kişi bunun bir problem olmadığını söylüyorsa da ciddi bir problem çünkü yalan söylüyor ve üstüne bir de para alıyorsunuz. Sonuç itibariyle ben bir yazarım, yaptığım işe hem kalbimi hem de ruhumu koymuşken bir de bu işi yazmakla uzak yakın ilgisi olmayan biri sahiplenecek ha? Hayaletçiliğin bir parçası olmaktansa açlıktan ölmeyi tercih ederim.
Çeviren: Fulya Kılıçarslan






