Norveçli yazar Peter Petterson’un Metis Yayınları tarafından basılan Lanet Olsun Zaman Nehrine adlı romanında, baş karakter ve anlatıcı Arvid samimi, duru, kendiyle konuşan diliyle birinci sayfadan itibaren okuyucuyu hikâyesine çekiyor. Hayır diyemediğimiz, kendimiz olamadığımız, kısaca yetişkinliğe geçemediğimiz tutumlar birikerek kolektif iç sıkıntımızı oluşturur. İçimize yönelip yetersizliklerimize, bastırdıklarımıza bakmaya, Arvid’in hikâyesi üzerinden Ben’i tanımaya hazır mıyız? Bu hesaplaşmayı yapmak için onun kadar cesur muyuz? Onun dili, içine dönüp bakmayı deneyen ötekini, yani biz okuru, mutlaka bir yerden yakalıyor.
Kırk yaşına merdiven dayamış Arvid, kendi kimliğini oluşturamamıştır. Ego idealini anne üzerinden kurmaya çalışan, anne ile kurduğu güvensiz bağlanma örüntüsünü bütün ilişkilerinde modelleyen, eksikliğini ve yetersizliğini baştan kabul etmiş durumdadır. Aslında insan olmaya en yakın ve gerçek depresyon halimizdir Arvid.
Bu roman, Arvid’in olduğu kadar annesinin de romanı olabilirmiş aslında. İlk temas ettiğimiz öteki genelde annemizdir çünkü. Annemizin kişisel öyküsü, bu ilk temastaki kapsayıcılığını belirleyecektir. Arvid’in annesinde Irvin D. Yalom’un Aşkın Celladı kitabının, "Yanlış Çocuk Öldü" adlı bölümünde geçen Penny’nin hikâyesi anımsanabilir. Hayal kırıklıkları ve sürekli engellenen arzuları ile sıkışmış bir hayat, kendi yaşayamadığı bütün hayallerine ulaşacağını umut ettiği çocuğunun ölümü ve bu ölümün diğer çocuklarının üzerindeki etkilerini anlatan terapötik bir öyküdür Penny’nin hikâyesi.
Arvid’in hikâyesinde anne, kocasından o kadar kopuktur ki Arvid’in fiziksel olarak babaya benzerliği bile annesi ile kuramadığı sıcak ilişkinin sebeplerinden biri olmaktadır. Yani bir anlamda engelleyemediği kaderi. Hayatı boyunca bu yüzden, babasıyla özdeşleşmekten korkar. Annesi ile arasına mesafe koyan şeyin babasına benzemesi olduğunun farkındadır. “Annemle arama büyük bir mesafe koyacaktı bu durum,” diye açıklar bu farkındalığı.[1] Erken çocukluk döneminde bakım verenden yeterli yansıtma olmadığı zaman ortaya çıkan patolojiler, Arvid’de sıkça görülmektedir. “Sırf ona daha fazla bağlı kalmak için çişimi geç söylemiştim.” [2]
Hayatımızda ne kadar doyum ve sevilme olduğu, hayatımızda ne kadar frustrasyon olduğu ve bunların toplamı kendimizi nasıl hissettiğimizi belirler. Tahammül edemediklerimizi de bastırırız. Arvid de sürekli bastırmaktadır. Egonun iyi temsillerle, doyum sağladıklarımızla kurulduğu düşünülürse (doyan ben, sevilen ben) kendimizi kurmak için sürekli ötekinden gelen yansımalara ihtiyaç duyarız. İlk öteki olan anne bu hikâyede, Arvid’i aynalayamamıştır. Çünkü ruhsal olarak kendi travmaları ile meşguldür. Dolayısıyla Arvid bu eksikliği ömür boyu taşıyacak, hayatındaki tezahürü sürekli yatıştırılmak üzere hep bir ötekine ihtiyaç duymak olacaktır.
Kohut, Kendiliğin Çözümlenmesi adlı kitabında, “Çocukluk döneminde, idealleştirilmiş olan nesne, onu travmatize edecek bir düş kırıklığı yaratırsa çocuğun erişkinlikte kişiliği hayatı boyunca belli nesnelere bağımlı olarak sürer,” der. Arvid’in annesi ile kurduğu ilişki de bu şekildedir. Yetişkin Arvid’in tutum ve davranışlarının önemli bir belirleyicisi olan bağlanma modelini biraz daha didikleyelim.
Beni yatıştıran, güvende hissettiğim nesneye mümkün olduğunca yakın olmak isterim. Çocuklukta güvenli bağlanma kurulamadıysa (ki bu hikâyede Arvid güvensiz bağlanmış) yas tutmak da bir o kadar zorlaşır. Kitapta Arvid’in ölen kardeşinin yasını tutamadığını gösteren pek çok cümle olduğu dikkat çekmektedir. Güvensiz bağlanma çok sık görülmemekle birlikte psikopatolojilerle çok yakından ilişkilidir. Arvid’in annesi gerek kocası ile olan ilişkisinde gerekse oğlunun kaybı ile ilgili olarak travmatik bir durum içindedir. Güvensiz bağlanmada çocuk aşırı boyun eğicidir. Hayır diyemez. Çünkü sevgi alabilmenin yegâne yolunun uyum sağlamak olduğunu düşünür. Bu davranış, hayata tutunmanın bir yoludur. “Neden, sırf evet demen gerektiğini düşündüğün için daima evet diyorsun?” [3]
Yine bu bağlanma türünde kişide reddedilmeye karşı oluşan öfke mevcuttur. “Bir taraftan direksiyonu yumrukluyor… Yumruklamaya devam ediyordum. Tramvayda da aynı şiddetle elimi pencerenin kenarına vurmuştum.” [4]
Güvensiz bağlanmada çocuk, bakım vereni güvenli liman olarak kullanamaz. “Savunmacı dışlama” mevcuttur. Ayrılıkta sıkıntı yaşar. İkili duygu durumundadır ve öfkelidir. Bakım verenin ulaşılabilirliği düzensiz olduğu için sürekli anksiyete hisseder. Bakım veren genellikle çocuğun artan bağlanma davranışından sonra yanıt verir. Bu tür bir bağlanma modelinde başlıca mizaç özelliği ısrarcı ve yapışkan kişiliktir. Arvid’in annesi için kurduğu şu cümleden bunu anlarız: “Dünyada hiçbir şey bana onu bıraktıramazdı.” [5]
Kitabın birçok yerinde Arvid, annesiyle arasındaki derin boşluğu ifade etmektedir: “Benim kim olduğumu bildiğini sanıyordu ama bilmiyordu.” [6] ‘’Paraya mı sıkıştın?’’ diye sürekli soran annesi Arvid için parasızlığın çok da önemli olmadığını ve bunun bir yaşam biçimi olduğunu bilmez. [7]
Arvid sürekli olarak, annesinin hayatında kendine yer açmaya çalışır. “Bol bol yer olduğu halde sanki bana yer açarcasına kaydı.” [8] Annenin bu davranış biçiminin temeli elbette, kendi içinde derin acılarla boğuşuyor oluşudur. Bir arkadaşı ile dertleşirken bunu şöyle ifade eder. “Hiçbir şey hayal ettiğim gibi olmadı, beklediğim gibi olmadı…” [9]
“Şüphelendiğim şeyi doğrulamaya yetiyordu: ailedeki yerimin pek o kadar sağlam olmadığını,” [10] cümlesinden Arvid’in yetersizlik hissinin kaynağını görürüz. Ölen kardeşi, annesinin umuduydu. Kitabın içinde anne, ölen çocuğunun en yakışıklı olduğunu da ifade etmektedir. Anne bu düşünceyi söze dökmese bile ifadeleri ve Arvid ile arasındaki mesafe yoluyla, asıl ölmesi gereken çocuğun Arvid olması gerektiği duygusunu Arvid’e geçirir. Arvid’i fiziksel olarak babasına benzetmenin yanı sıra onu zeki bulmaz ve beden gücü ile hayatını geçirebileceğini düşünmektedir. Salak demesi, odun keserken onu babasına benzetmesi, fabrikada yaptığı işin mekanik bir iş oluşu bu durumun örnekleridir.
Çocukluk ve yetişkinlik döneminin ihtiyaçları birbirinden farklıdır. Şefkat çocukluk döneminin temel ihtiyacı olarak ne kadar önemliyse yetişkinlik ihtiyacı olarak bir o kadar önemini yitirmiştir. Arvid ise şefkat ihtiyacını çocuklukta yerine koyamadığı için otuz yedi yaşında hala çaresizce onu aramaktadır. Rutin işler insanı oyalar ve kaygısını yatıştırır. Annesinin gözünden kurduğu “kendilik” ve bunun yarattığı değersizlik hissinden kurtulmak için Arvid de bunu yapmaktadır. “Lavaboyu sıcak suyla doldurup, bardakları, kahvaltı ettiğimiz tabakları, ortalıkta bulabildiğim her şeyi yıkayıp…” [11]
Zaman zaman neşelenip hayata karşı umut ve güvenle dolsa da (örneğin sayfa 119’da ağacı kestiğinde “önemi yoktu, başarmıştım, güldüm. Hayat beni bekliyordu,” demiştir.) genel ruh haline hâkim olan duygu hiçliktir.
Sadece düşünülmüş olma yoluyla gelecek ilgiye ulaşmak için ölüm bile bir yol olabilmektedir. Anne ölen oğlunu her gün düşünmekte ama Arvid’i düşünmemektedir.
“- Beni her gün düşünmüyorsundur.
- Hayır, neden düşüneyim ki!” [12]
Bu nedenlerle kitabın sonunda Arvid, hiç olmak üzerine düşünecektir.
Çocukluk ihtiyaçları (sevgi, şefkat) gibi, yetişkinlik ihtiyaçları da (kabul görme, değer görme) karşılanmayan Arvid, abisini bir çocukluk hatırasından tamamen silmiştir. Bu şekilde bilinçdışı tarafından silinmesinin temel sebebi, ölen abisinin “yok” haliyle bile Arvid ile kıyaslandığında daha çok görülüyor oluşudur. Yokluğuyla bile, varlığıyla olanlardan daha fazla yer kaplamak…
Çalıştığı fabrikada şefinin ona iş verme sebeplerinin babasının ricası olduğunu söylemesi, yine hiçlik, güçsüzlük, kabul görmeme, değer görmeme gibi duyguları pekiştirmiştir. Bu tür duygular üzerine çöktüğünde, kendisini yatıştırdığı temel savunma düzeneği bastırma olup hırs, öfke, kızgınlık gibi duygularını bastırdığında bu durum, nefes alamama semptomu olarak karşısına çıkmaktadır (bastırılanın geri dönüşü). “Aşağı inmek için asansöre bindiğimde nefes alamıyordum.” [13] Arvid’in hayatındaki bu koca yarığı kapatma girişimleri de hep başarısız olacaktır: “Hayatımda bir boşluk vardı, onu sadece bira doldurabilirdi.” [14]
Freud Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları kitabında, “Çeşitli ikameler olmadan yaşayamayız. Üç tür müsekkin vardır. 1- zavallılığımızı küçümsememizi sağlayacak muazzam oyalanmalar, 2- bu zavallılığı azaltacak dolaylı tatminler, 3- bizi buna karşı duyarsızlaştıracak keyif verici maddeler,” der. Arvid de çoğu zaman bu keyif verici maddeleri müsekkin olarak kullanmaktadır. Özellikle annesi ile her baş başa kaldığında Calvados şişesini alması, annesinin doğum günü konuşmasını sarhoş olduğu için yapamaması gibi.
“İnsanın her talebi sevgiyedir” sözünü teyit eder şekilde Arvid’in de davranışlarının temelinde bu talep görülmektedir: “Bana o kadar yumuşak dokunuyordu ki, içimden ağlamak geldi.” [15] Kitabın sonuna doğru geldiğimizde ise annesinin bir cümlesi Arvid’i özetlemektedir: “37 yaşına geldi ama hala yetişkin olamadı.” [16]
Olamadı, evet. Çünkü bir yetişkin olabilmesi için gerekli olan temel ihtiyaçları karşılanmadan bugüne gelmişti. Yetişkin olmanın temel şartı özgür düşünebilme becerisidir. Arvid’in en derin sorunu buradaydı, “özgürlük.” “Farklı olmak istiyorum, şu ana kadar olduğum Arvid’i geride bırakmak.” Bunu yapmasını sağlayacak özgürlüğe sahip değildi. Çünkü o, tüm bu kişisel tarihin kendisinde yarattığı yaralar yüzünden, sevgi ve kabul görmenin yolu olarak hala başkalarına “Evet” demeye devam ediyordu. Kitabın en etkileyici sahnesi: Bir tepeden gizlice annesini seyreden Arvid, dizlerinin üzerinde emekleyerek kurumuş otları toprakla birlikte yerden alıp çiğnemeye başlar.
‘’İnsan yavrusu, organizmasının huzur bozan acı verici etkilerinden kaçmak, düzen ve uyumu yakalamak için sürekli sabitlik ve başka süreklilikler arar. Bedenin yarıklarında, kesiklerinde, ötekiyle her temasında ortaya çıkan ve doyum yaşantısı ile bağlantılı imgeler gerçeğin veya dürtünün yarattığı düzensizlikten kaçmak için tutunabileceği tek yerdir. Ağzında, anüsünde, idrar deliğinde, göz bebeğinde, kulağında, teninde iz bırakan her doyum yaşantısının izine can havli ile tutunur bebek.” [17]
Final sahnesindeki otları ve toprağı ağzına atışı bir anlamda Arvid’in acıdan kaçış çığlığıdır. Arvid bunu yaparken, ben “HİÇ” değilim demektedir. Canının acısını hissederek varlığını hatırlayabilmek için, dilinin kesilmesine rağmen o otları yerken, bu acı ona var olduğunu hatırlatmaktadır. Hiçlikten varlığa geçiş. İntiharın bile ‘’ben buradayım’’ eylemi olduğunu düşünürsek (hiçliğin acısını dindirmek ve aslında mutlu olmak için yapılan bir eylem) Arvid o duygu durumu ile yapabileceği en anlamlı şeyi yapmıştır. Bu bitiş bir yönüyle Kafka’nın Dönüşüm adlı eserini de anımsatmaktadır. Gregor Samsa’nın böceğe dönüşümü olarak imgelenmiş ezilip yok sayılma durumu, hele de ailesi tarafından görülmemiş Samsa, bir yanıyla Arvid ile benzer bir kaderi yaşamıştır. “Çok önemli, çok özel bir şey arıyordum. Onu ne kadar çabalarsam çabalayayım bulamadım,” der son sayfada Arvid. Samsa’nın böceğe dönüşmesi gibi o da emekleyerek ot ve toprak çiğnerken insan olmanın hele de yetişkin bir insan olmanın ne kadar zor bir yolculuk olduğunu anlamıştır.
Kitaba ilişkin son cümlelerimi değerli hocam Cem Kaptanoğlu’ndan bir alıntı ile bitirmek isterim: “Zamanın akışına lanet okuyanlar genellikle geçmişle vedalaşamayan, geçmişin yasını tutamayan, başka bir deyişle anne katlini gerçekleştiremeyenlerdir. Anneyi katletmek, aynı suda iki kez yıkanılamayacağının idraki ve zaman nehrine atlamanın en önemli koşuludur.”
Kaynaklar:
- Cem Kaptanoğlu, Destekleyici Psikoterapi Ders Notları
- Irvin D. Yalom, Aşkın Celladı
- H. Kohut, Kendiliğin Çözümlenmesi
- S. Freud, Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları
- Rollo May, Özgürlük ve Kader
- Kafka, Dönüşüm
[1] : Lanet Olsun Zaman Nehrine, Peter Petterson, Metis Yayınları, s. 86
[2] : A.g.e., s. 87
[3] : A.g.e., s. 68
[4] : A.g.e., s. 68
[5] : A.g.e., s. 151
[6] : A.g.e., s. 43
[7] : A.g.e., s. 38
[8] : A.g.e., s. 35
[9] : A.g.e., s. 176
[10] : A.g.e., s. 61
[11] : A.g.e., s. 96
[12] : A.g.e., s. 124
[13] : A.g.e., s. 132
[14] : A.g.e., s. 135
[15] : A.g.e., s. 144
[16] : A.g.e., s. 170
[17] : Destekleyici Psikoterapi Ders Notları, Cem Kaptanoğlu.


.jpg)



