Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

26 Şubat 2024

Kültür Sanat

Yakın ve Uzak: İnsanlar Arasındaki Tuhaf Geometri

David Borkenhagen

Paylaş

0

0


Yapılan karşılaştırmalı deneyler gösteriyor ki, fiziksel anlamda “uzak” olmayı “yabancı” olmakla, “yakın” olmayı ise “arkadaşlıkla” bağdaştırıyoruz.

Etrafımızda gördüğümüz manzarayı ya da karşımıza çıkan bir binayı tasvir ederken kullandığımız dille sosyal yaşamlarımız hakkında düşünürken ve konuşurken kullandığımız dil arasında öyle kayda değer bir ortaklık yok gibi görünüyor. Bir dağ silsilesiyle bir aile arasında ne gibi ortak yönler olabilir? Ya da bir kentin tasarımı iş arkadaşlarımıza ne ölçüde benzeyebilir? Pekâlâ, madem durum bu, o zaman ne demeye sosyal ilişkilerimizden bahsederken sürekli mekânsal ve mimari metaforlar kullanıyoruz? Fiziksel mesafeye bakılmaksızın iyi ve güvenilir arkadaşlarımızı “yakın” arkadaş olarak niteleriz. Dünyanın öteki ucunda olmasına rağmen sevdiğimiz biri, yanı başımızda olup bizimle yaşayan birinden çok daha “yakın” olabilir. Belli arkadaşlarımızdan oluşan “yakın çevremiz” ve dahil olmadığımız “başka çevreler.”  Statü bakımından sizden daha “yüksek” konumda olan çalışma arkadaşlarınız size göre “yukarıdadır,” sizden daha “düşük” konumda olanlarsa daha “aşağıda.” Bütün bunlar yetmezmiş gibi kimi zaman da dünyayla aramıza duvarlar örer, olan bitenlerle aramıza sınır koyup set çekeriz.

Üzerine çok fazla düşünmeyiz ama sosyal ilişkilerimizden ve sosyal yaşamlarımızdan bahsederken sürekli mekânsal ya da mimari metaforlara başvururuz. Üstelik bu durum sadece kişisel ilişkilerimizle sınırlı değil. İçinde yaşadığımız toplumu farklı seviyelerdeki katlardan oluşmuş devasa bir gökdelen olarak tasavvur ediyor ve bazı grupların “marjinal” (kenara itilmiş) olduğunu söylerken bir başka grup için “ezilmiş” (aşağıya itilmiş) ifadesini kullanıyoruz. Yani bu metaforlar, toplumsal düzeydeki ilişkilerimizin içine de sızıyor.

Peki bunun sebebi ne? Sosyal ilişkilerin zihnimizde çizdiği geometri neye göre biçim alıyor? Son birkaç yılda yapılan araştırmalara göre bu metaforlar, sadece dillerin kendine özgü yapısıyla ilişkili olmayıp daha ziyade sosyal ilişkilerin nasıl deneyimlendiğini ortaya koyuyorlar. Bu da bizi radikal bir olasılığa götürüyor: madem mevcut ilişkilerimizin neredeyse tamamına yakınını anlamlandırırken mekânsal metaforları kullanıyoruz o zaman aynısını karşı karşıya olduğumuz yeni sosyal ilişki türleri ve bunlardan doğacak siyasi düşünce biçimleri için de yapamaz mıyız? Mesela farklı mimari kavramlardan ve konfigürasyonlardan yola çıkarak yeni düşünce biçimleri yaratamaz mıyız?

Filozof George Lakoff ve bilişsel dilbilimci Mark Johnson, 1980’li yıllarda bir dizi araştırma gerçekleştirdi ve bedenin mekânsal konumuna atıfta bulunan metaforların salt birer metafor olmakla kalmayıp soyut sosyal fikirler hakkındaki düşüncelerimizi de yansıttığını ortaya koydu. Mesela çoğu insanın aşkı, kendine özgü bir yolculuk olarak tanımlaması ya da doğruluktan bahsederken “açıklık, şeffaflık” gibi ifadelere başvurması. 2000’li yılların ortalarına gelindiğindeyse Lakoff ve nörobilimci Vittorio Gallese, deneyimi tarif ederken kullanılan metaforun atıfta bulunduğu bedensel durumla deneyim arasında, duyum ve algı yönünden simülasyona dayalı bir ortaklık bulunduğunu ileri sürdüler. Bu, şu anlama geliyordu: farz edelim ki, dışa dönük bir arkadaşımızdan bahsediyor ve onun odayı aydınlattığını söylüyoruz; aynı anda bizi dinleyen kişinin beyninde ışığı izlemekle görevli bölge (görsel korteks) harekete geçiyor ve aniden aydınlanan bir odanın görüntüsünü simüle ederek bu “parlak” kişiliği anlamlandırmamızı sağlıyor. Başka bir deyişle beyin, önceki deneyimlerden gelen ortaklıkla soyut metaforları bizim için somut birer anlama dönüştürüyor. Gallese ve Lakoff bu durumu beynin hayal ederken ve yaparken aynı nöral tabakayı kullanmasıyla açıklıyorlar. Yani düşünürken, aslında bedenimizin sadece hareket etmek için kullandığı bir dizi işlevden faydalanıyor ve nesnelerle olan somut deneyimlerimiz sayesinde ilişkilerimizin haritasını çıkarıyoruz. İşte, mekânsal metaforlar da bu tarz bir düşünce sürecinin ürünleri. Çünkü nesnelerle etkileşim söz konusu olduğunda hepimiz hemen hemen aynı deneyimlere sahibiz: masada duran bir şeyi almak üzere uzanır, havada uçan bir şeyi yakalamak için harekete geçer ya da bir şeyleri tutmakta başarısız oluruz. Beynimiz bu somut deneyimleri bir referans noktası olarak kullanır ve hayali bir alan içerisinde insanlarla olan durumumuzu simüle eder.

***

Toplumsal ilişkilerdeki sosyal alanların psikolojik geometrilerinin çıkarılması, ancak bu yüzyılın başlarında dile getirilen bir çalışma. Yapılan karşılaştırmalı deneyler gösteriyor ki, fiziksel anlamda “uzak” olmayı “yabancı” olmakla, “yakın” olmayı ise “arkadaşlıkla” bağdaştırıyoruz. Mesela bu deneylerden birinde katılımcılara Amerika’daki şehirlerle Meksika’daki şehirler arasındaki mesafe soruluyor ve Meksika hakkında olumsuz düşüncelere sahip olan Amerikalıların uzaklık tahminlerinin, olumlu düşüncelere sahip olanlardan yüksek olduğu görülüyor.

Nasıl ki, fiziksel dünyada yönümüzü bulmak için şeylerin nerede olduğuna ve onlarla nasıl ilişki kurduğumuza dair kendi zihinsel tasavvurlarımıza güveniriz, sosyal bilgiyi de benzer bir yöntemle tasnif ediyoruz. İlişkide olduğumuz insanlara, onlara olan bağlılığımız ya da onların toplumdaki statüsü yönünden birer konum atıyor ve bu yerleştirmeyi sosyal ilişkilerimizin merkezine alıp onlar üzerinden etkileşimlerimize yön veriyoruz. Bilişsel nörobilimcilere göre beyin her iki durumda da benzer bir fenomenolojiyi paylaşıyor. Yani zihin aktivitesi bakımından coğrafi ve mimari haritalama ne kadar sezgiselse sosyal alandaki haritalama da o kadar sezgisel. Fakat bu argüman, sosyal bilişin mekânsal bilişe indirgenebileceği anlamına gelmiyor çünkü başkaları hakkındaki zihinsel temsillerimiz, diğer içeriklerin yanı sıra duygusal çağrışımları, bildirimsel bilgileri ve epizodik anları da kapsıyor. Yine de en azından bu argümandan yola çıkarak pekâlâ diğer insanlar hakkındaki düşüncelerimizin neye göre biçimlendiğini anlayabilir, kendi deneyimlerimize açıklık getirebiliriz.

versailleVersay'da 1789 tarihli Estates-General'in açılışı, Isidore-Stanislas Helman'ın gravürü, 1789

Mekânsal yerleştirmenin zihinsel temsilleri ne derece etkilediğinin en güzel örneği, 1789 yılının Mayıs ayında Versailles’da yapılan görüşmeler. Fransız toplumunun üç farklı kesiminden – ruhban sınıfı, soylular ve halk – temsilciler bu görkemli sarayda bir araya geldi ve vergilerin yanı sıra ülkedeki reform hareketlerini tartıştılar. Tarihsel olarak önem arz edense sadece ele alınan meseleler değil, aynı zamanda mekânsal düzenleme oldu: monarşiyi ortadan kaldırmak isteyen Jakobenler kralın sol tarafında, monarşi yanlısı muhafazakârlarsa sağ tarafında oturuyordu. Bu oturma düzeni bir şekilde kalıcı hale geldi ve taraflardan bahsederken uzun uzun isim zikretmek yerine “sol” ve “sağ” kelimeleri birer metafor olarak kullanılmaya başlandı. Liberal politikaları savunan Jakobenler “Sol” tarafta, muhafazakâr politikaları savunan Kralcılarsa “Sağ” tarafta yer alıyordu.

Her ne kadar günümüzde hükümdarlar olmasa da, siyasal grupların mekânsallaştırılmasına dayanan bu politik ayrım hâlâ devam ediyor ve farklı grupların mekândaki rastgele yerleşiminin nasıl olup da onların zihindeki temsili haline gelebildiğini gösteriyor. Üstelik bahse konu zihinsel temsilin, siyasi düşünce üzerindeki etkisi de küçümsenemez. Ve madem ki rastlantısal bir yerleşim siyasi düşünce üzerinde bunca etkili, bilinçli bir etki yaratmak için de pekâlâ mimari konfigürasyonlardan faydalanabiliriz. Çünkü mimarların farklı insanlar için tasarladığı açık, uzun, geniş, kapalı, manzaralı ya da manzarasız yerleşimlerin her biri sosyal düşünce açısından birer önerme teşkil ediyor: atletizm yarışmalarında birinci olanların podyumda en yüksek konumda yer alması, kurumsal şirketlerin gökdelenlerdeki en yüksek katı patrona tahsis etmesi, ebeveynlerin genelde evin en geniş odası olan ebeveyn yatak odalarında uyumaları, anne ya da babanın masanın başında oturması gibi. Bütün bu örneklerden de görüleceği üzere genel eğilim iktidarın temsillerini yukarıya, merkeze, daha geniş bir alana ya da daha geniş bir bakış açısına (etraflı bir manzara gibi) yerleştirme yönünde.

yasak şehir

Fakat iktidarın sosyal ilişkilerdeki konumunun mimari araçlar vasıtasıyla güçlü bir anlatıya dönüştürülmesi köklü bir geçmişe sahip. Mısır’daki Giza Piramitleri, Pekin’deki Yasak Şehir, Atina’daki Parthenon, Paris’teki Zafer Takı gibi anıtsal yapılar yükseklik, hacim ve kütle gibi fiziksel sınırları manipüle ederek iktidarla ilgili soyut fikirlere somut birer görünüm kazandırırlar. Mesela Vatikan’daki Aziz Petrus Bazilikası inşa edilirken geleneksel mimari standartlarından sarfınazar edilmiş ve tek seferde yüz binlerce insanın ağırlandığı San Pietro Meydanı için oldukça geniş bir alan bırakılmıştır. Üstelik San Pietro Meydanı alışılanın aksine ovaldir ve açık hava sütunlarıyla çevrilidir. Sahip olduğu niteliklerse yapının mimarı olan Gian Lorenzo Bernini tarafından “inananların kilisenin kollarıyla” kucaklanması olarak açıklanmıştır. Nitekim Aziz Petrus Bazilikası Protestan Reformcuların Katolik Kilisesi’nin halktan uzak tutumunu sorguladığı bir dönemde inşa edilmiştir ve Roma Katolik Kilisesi’nin Vatikan’daki mimari de dahil olmak üzere bir dizi reformu başlattığının kanıtı olarak sunulmuştur. San Pietro Meydanı’nın mekânsal tasarımıysa Katolik Kilisesi’nin yeni bir şeffaflık ve açıklık dönemine girdiğinin temsilidir.

Fakat elbette toplumsal düşünce üzerinde etki yaratmanın yegâne yolu mimar olmaktan geçmiyor. Sadece kavramlar ve metaforlar yoluyla bile istenen etkiyi yaratabiliriz. Toplumsal ilerlemeyi savunuyorsak ve eşitsizlik, baskı, hak ihlalleri gibi meselelerle mücadele ediyorsak oluşturacağımız söylemde ilk başvuracağımız araçlar illa mekânsal metaforlar olacaktır. Çünkü “ötekileştirilen, ezilen ya da boyun eğdirilen” insanların yaşadığı deneyimi tarif etmek ve bu yolla karşı tarafta bir anlayış uyandırabilmek için deneyimi olabildiğince somut bir dille aktarmak gerekir. O yüzden sosyal adalet anlayışı genellikle belli bir mekânda var olma, o mekânı kaplama ve mekânda hareket etme metaforlarıyla ifade edilir. Mesela Virginia Woolf, 1929 yılında yazdığı ve kadınların entelektüel eylemliliğini savunduğu feminist makalesinde başlık olarak mimari bir metafor tercih etmiştir: kendine ait bir oda. Söz konusu “oda” gerçek de olabilir mecazi de, asıl önemli olansa makale boyunca dile getirilen, kadının kendine ait bir hareket alanının bulunması gerekliliğidir.

Günümüze gelindiğindeyse feminist hareket benzer bir yöntem izler ve “cam tavan” ifadesini kullanır. Cam tavan, kurumsal şirketlerde erkekler tarafından kadınların yükselmesini engellemek üzere tasarlanmış engelleri ifade eder. Benzer şekilde LGBTQ+ bireyler, kamusal alandaki görünürlüğü vurgulamak için “dolaptan çıkma” ifadesine başvurur. Woolf’un seçtiği başlık gibi bu ifadeler de hem somut hem de mecazi anlamlarıyla yorumlanabilir ancak toplum üzerindeki etkileri izah etmek için metaforik kullanımlarının bilinmesi gerekir. Sosyal engellerin azınlıktaki bireylerce nasıl deneyimlendiğini anlatan bu metaforlar olmadan, örneğin LGBTQ+ bireylerin yaşadığı sosyal izolasyon ve kısıtlanmayı ifade etmek güçtür. Ama mekânsal bir metafor, örneğin burada “dolaptan çıkma” ifadesi, dolapta sürdürülen bir yaşamın beraberinde getirdiği sosyal izolasyon ve kısıtlanmayı grup üyesi olmayan bir kişinin anlamasını sağlayabilir.

Dildeki mekânsal metaforlarda değişikliğe gidilerek siyasi söylemdeki Sağ-Sol ayrımı bile yeniden yapılandırılabilir. Bireyin politik görüşünün ne denli güçlü olduğunu anlatmak için genellikle “partizan” (taraflı) “kutuplaşmış” veya “aşırı uç” kelimelerini kullanırız. Bu mekânsal metaforlar, iki ucu zıt yönlere uzanan yatay bir çizgi üzerindeki konumlara atıfla anlam üretirler. Peki biz bu siyasi görüşleri düz bir çizgi yerine at nalı biçimindeki bir şeklin üzerinde konumlandırsaydık?

İlk kez 2002 yılında, Fransız filozof Jean-Pierre Faye tarafından dile getirilen “at nalı modeli” Hitler’in Nazi Hükümeti ile Stalin’in Komünist Partisi arasında imzalanan saldırmazlık anlaşması Molotov-Ribbentrop Paktı’ndan bu yana tartışılan bir teoriye dayanıyor. Sol ve Sağ görüşü birbirine tamamen zıt yönlere değil de, birbirine sıçrama yapabilen yakın konumlara yerleştiren bu model için verilen en bariz örneklerden biri 2016 ABD seçimleri. 2016 yılındaki Demokrat Parti seçimlerinde Bernie Sanders’a oy verenlerin yüzde on ikisi, başkanlık seçimlerinde Donald Trump’a oy vererek “sol eğilimli” Hillary Clinton’ın seçimi kaybetmesine neden oldular. Bir başka örnekse Ukrayna’daki savaşla ilgili; kendisini aşırı Sağ ya da aşırı Sol olarak niteleyen siyasetçilerin ve uzmanların neredeyse tamamına yakını ABD’nin savaşa hiçbir şekilde müdahale etmemesi gerektiğini savunmakla aslında tek bir konu bakımından bile olsa birbirlerine yakın duruyorlar. Fakat bu, elbette Sağ ve Sol düşünce arasında ideolojik olarak ciddi farklılıklar olmadığı anlamına gelmiyor. Bu modelin bize gösterdiği şey, mekânsal metaforların aşırı kısıtlayıcı olabilen düşünce biçimleri karşısında bizlere alternatif düşünce biçimleri sunabildiği.

Toplumsal düşünce biçimleri üzerinde yeniden düşünce üretmenin çok sayıda olanağı bulunduğu açık. Fakat mekânsal metaforların mutlak surette özgürleştirici olduğunu söyleyemeyiz. Tıpkı Sağ-Sol spektrumunun katı bir biçimde kavramsallaştırılmasında olduğu gibi, kimi zaman da sosyal statü açısından kısıtlamalara sebep olurlar. Mesela gerek kamu kurumlarında gerekse özel sektörde karşımıza çıkan “Baş Müdür” unvanı ya da sık sık işittiğimiz “Yüksek Mahkeme” ifadesi. Bunların tamamı yükseklik, kütle, sıralama gibi mekânsal koşullara atıfta bulunur.  

Dolayısıyla kişisel ilişkilerimizde sıklıkla işittiğimiz ve aslında siyasi söylemimiz üzerinde görünmez bir kısıtlama yaratan mekânsal ve mimari metaforların farkına varmak önemli. Trump’ın 2016 seçim kampanyası süresince vaat ettiği sınır çitlerini anımsayın. Bu çitlerin bir kısmı başkanlığı döneminde inşa edilmiş olsa da, şimdilerde dilinden eksik etmediği “aşılmaz bir duvar” inşa etme önerisi, başkanlık seçimini kazanması halinde göç ve dış politika konusunda nasıl bir tavır alacağını belli eden bir metafor olarak okunabilir.

berlin duvarıBerlin Duvarı, Kasım 1989

Benzer şekilde, çoğu insan için Çin Seddi, Çin ulusuyla Kuzey’deki yağmacı uluslar arasında net bir ayrıma işaret eder. Gerçek duvar çoktan irili ufaklı yüzlerce duvara ayrılsa ve niteliğini kaybetse de fikir öylesine güçlü bir biçimde var olmaya devam eder ki, duvar onun yanında metaforun anıtsallığını ortaya koyan, gözenekli bir fiziksel gerçeklik olarak kalır. Bir başka örnekse Doğu Almanya ile Batı Almanya arasındaki Berlin Duvarı: duvardan geriye hiçbir şey kalmadı ama Demir Perde’nin iki yakasının birbirine olan önyargısı, hâlâ toplumsal ilişkileri şekillendirmeye devam ediyor.

Mimarlar binlerce yıldır hem işlevsel ihtiyaçları karşılamaya yönelik binalar yarattılar hem de bu ihtiyaçların çok ötesine geçip iktidarın sosyal ilişkilerdeki konumunu güçlendirmeye yönelik abidevi yapılar inşa ettiler. Ama metaforik bariyerlerin varlığı, temsili oldukları fiziksel referanslara bağlı değil. Yapılar yıkılıyor, fikirler kalıyor. Belki de bu yüzden yazarlar, aktivistler ve politikacılar mekânsal ve mimari metaforlar aracılığıyla söylemlerine biçim kazandırıyorlar. Nitekim bilişsel nörobilim alanında yapılan son araştırmalar, her iki etkinin de nörobiyolojik bir temelinin olduğunu gösteriyor. Mekânsal eylemliliğimiz ve konumumuz dış dünyada fiziksel bir etki yaratmakla kalmayıp aynı zamanda sosyal deneyimlerimizi de şekillendiriyor. O yüzden mekânlardaki hareketlerimizin, sosyal failliğimiz ve statümüz hakkında neler söylediğine kulak vermemiz gerek. Zira her şey içgörüden ibaret değil. Sosyo-mekânsal düşünce, kendi içinde radikal olasılıklar ortaya çıkarabilir. Bu mekanizma sayesinde bireysel deneyimlerimiz kadar kolektif deneyimlerimizin de mimarları haline gelebilir, sosyal yaşam için inşa ettiğimiz yeni metaforları kullanarak başka insanların geometrilerini zihnimizde şekillendirebiliriz.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Nino Varon: "Tatları doğru yakalamazsa..Yaprak Sayın
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ç. Y. Kopan

25 Mart 2025

Çocukluklar Arası Zamanda Yolculuk: Le..

Bu hikâye, tüm çocuklara, tüm zamanların çocukluk çağlarına.– Bu çiçekleri bir defterin arasında kurutayım bari.– Ne? Sen şaka mı yaptın anne?Yoo, hiç de şaka değildi aslında. Ardıç’ın bu sorusuyla bir an durdum, gülümsedim ve “günümüze” geri ge..

Devamı..

Victoria Dönemi Londra’sında Vejetarye..

Rebecca Hutcheon

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024