Benim Yüreğim Var
23 Ağustos 2019 Öykü

Benim Yüreğim Var


Twitter'da Paylaş
0

Diğerleri çok iyi pazarlık yapar, çok iyi düşünür ve gereğinden fazla iyi fikirler üretirdi. Sıtkı onlar kadar şanslı değildi. Zihinsel ve bedensel engelli olan Sıtkı, orta boylu, zayıf, esmer ve kısa saçlıydı. Sekerek yürür, pek iyi ifade edemezdi kendisini ama daima gülen bir yüzü ve bir o kadar da hüzünlü bakışları vardı. Sanki sahip olduğu her şey elinden alınmış fakat, "Bunun pek de bir önemi yok" der gibi bakar ve gülümserdi.
Birbirinden çok uzak olan iki mahallenin iki ayrı hayvan pazarı vardı ve kimse öbür pazara gidip alışveriş yapmaz, yapmak isteyenlere her iki mahallenin sakinleri engel olurdu. Çünkü her mahallenin satıcısı ve alıcısı birbirinden ayrıydı ve bağımsızdı. Bu durum Sıtkı’nın umurunda değildi. Herkesten gizli, işi gereği her iki pazardan da payını almak istiyordu. Tek geçim kaynağı tavuklarıydı. Diğer mahalledekiler de bunun farkındaydı ama Sıtkı bu, onların da yapacak bir şeyleri yoktu. Kendi bildiğini okurdu, çok da inatçıydı. Tuttuğunu koparırdı. Bunu öğrendiğimizde Sıtkı’ya güler, bazen de ciddi bir şekilde ona kızardık. Ama kimin umurunda. Onun için önemli olan tek şey kümesteki tavuklarının sayısı arttırmak ve besleyip büyüttüğü tavuklarını ailesini geçindirmek için satmaktı. Sıtkı inşaatlarda da çalışıyordu ama parasını alamadan işten çıkarılıyordu. Bazen azarlanıyor, bazen dayak yiyordu. Bu yüzden tavuk işine girmişti. Kendi mahallesinde bulunan hayvan pazarına sabahın erken saatlerinde gider ve orada saatlerce vakit geçirir, orada bulunan, çoğunluğu kadınların oluşturduğu satıcılarla çok iyi ve eğlenceli vakitler geçirirdi.
Taşınmak zorunda kaldığım bu mahalleye ilk geldiğimde, sabaha karşı hayvan pazarının önünden geçmiştim, çok dikkatimi çekmişti. Eşyalarımı eve bıraktığım gibi pazara koşmuştum. Artık ben de bu mahallenin bir sakiniydim ve pazardakilerle bu şekilde tanışmıştım. Beni Sıtkı karşılamıştı. Birbirimizi gördüğümüz gibi çok sevmiştik ve daha sonra çok iyi zaman geçirmiştik. Sıtkı hakkında birçok şeyi bu şekilde öğrenmiştim. Bana her konuda yardımcı olmak istiyordu. Hem Sıtkı’yı hem de orada bulunan herkesi çok sevmiştim, çok benimsemiştim.
Gün aydınlanmadan herkes hayvanlarını sergiler, ortada büyük bir ateş yakar ve odun ateşinde hem çay yapar hem ısınır hem de sohbet ederdik. Paçalarımız çamur olmasın diye çoraplarımızın içine koyardık. Bunu bir tek Sıtkı yapmazdı ve yapan herkese gülerdi. Daha sonra elimizdeki bütün yiyecekleri alır hem kendisi yer hem de hayvanlara yedirirdi. Tavuklarının başından asla ayrılmazdı. Ne bizden olurdu ne de tavuklarından. Herkese sataşır, hepimize lakap takar ve dalga geçerdi. Sıtkı’nın da eğlencesi buydu, böyle eğleniyordu. O güldükçe dünyalar bizim oluyordu. Arada sırada içine kapanırdı. Bazen bir köşede oturur, tavuklarını yere bırakır, dakikalarca toprağı eşeleyip derin düşüncelere dalardı. Dağa benzer resimler çizer, baktıkça hüzünlenirdi. Sonra etrafa göz atıp yerinden yavaşça kalkardı. Tekrar devam ederdi sataşmaya.

Hayvan pazarı perşembe günleri kurulurdu. Bir sonraki perşembe pazarına kadar bekledim. Çünkü oradakileri sadece o gün görebiliyordum ve o günü sabırsızlıkla bekliyordum. Perşembe günü pazar kurulduğunda tekrar gittim. O gün Sıtkı dışında herkes vardı. Onu çok merak etmiştim, ne gören vardı ne duyan. Kahvedekilere de sordum kimsenin haberi yoktu. Arada bir böyle kaybolur deyip, geçiştirdiler. Görmek için bir sonraki perşembe gününü beklemek zorundaydım ve nihayet o gün gelmişti ve sabahın erken saatlerinde kalkıp pazara gittim. Sıtkı, bu sefer eli boş bir şekilde gelmişti. Ne satacak tavuğu vardı ne de tavuk alacak parası. Üstü başı yırtık, gözleri mosmor, yüzü ve elleri yara içindeydi. Önünde eğilerek sordum:
– Ne oldu Sıtkı? Geçen haftadan beri yoksun? Ne bu hal?
Titrek bir sesle cevapladı:
– Diğer mahalledekiler benim kümesteki tavukları çaldıktan sonra kendi pazarlarında satmaya gitmişler. Haber aldığım gibi oraya gittim, tavuklarımı geri almak istedim ama vermediler. Kavga ettim. Kendimi hiç bilmediğim bir yerde ağaca bağlı bir şekilde buldum. Başım ağrıyordu. Sanırım bayılmıştım. Bayıltana kadar dövdüler.
Sıtkı ortadan yok olduğu günden beri tavuklarının izini sürmeye başlamış, ne gören varmış ne de duyan. Kime sormuşsa da gülüp geçiştirmişler. Ama Sıtkı bu. İnatçı ve tuttuğunu koparır.
Sinirli bir şekilde söylenmeye başladım tekrar:
– Ne diye kavga ediyorsun Sıtkı! Bize neden söylemedin? Bu olanlara izin vermezdik. Tavuklarını alır gelirdik. Hem sana bir şey olmazdı. Görmüyor musun halini?
Gülümseyerek cevapladı.
– Olsun, onlar benim tavuklarımdı. Satmalarına izin veremezdim. Ben onlardan güçlüyüm. Beş kişilerdi ama zor dövdüler.
– Yapma Sıtkı. Halinden belli ne kadar güçlü olduğun. Hadi gel de yaralarını saralım. Ha bu arada Sıtkı, neden eve gitmedin? Ailen merak etmez mi? Neden geldin yanımıza?
– Çünkü sizi seviyorum.
– Sırf bizi sevdiğin için burada olman gerekmiyor. Biz bugün varız, yarın yokuz. Belki birbirimizi bir daha hiç görmeyeceğiz. Bu halinle neden geldin buraya, bizi neden bu kadar seviyorsun Sıtkı?
Hiç beklenmedik bir şekilde elini göğsüne koyarak, emin bir ses tonuyla konuşmasına devam etti.
– Çünkü benim yüreğim var!
– Bizim de yüreğimiz var Sıtkı, ama seni sevdiğimizi söyleyecek kadar cesaretimiz yok.
Diğer mahalleye doğru yol aldım.
Perşembeyi bekleyemezdim.
Bu kavga, bizim kavgamızdı artık.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR