Çok sıcak bir gün. Mevsim normallerinin üstünde seyreden bu sıcaklar baş edilmesi zor olan bu yalıtılmışlık halini iyice zorlaştırıyor. Yaklaşık altı aydır ‘sosyal izolasyon’ kuralları oldukça sert önlemlerle uygulanıyor. Bu ikinci dalgaya neden olan virüsün çok daha öldürücü olduğu biliniyor. Hayatı evden çıkmadan sürdürmeye çalışmak ne zormuş. Dışarda bizi bekleyen bir hayatımız kaldıysa ona ne zaman kavuşacağımız ise gittikçe belirsizleşiyor.
Nilgün bir yandan masadaki tabakları kıracak gibi sert hareketlerle toplarken bir yandan yine sayıklar gibi söylenmeye başlıyor:
“Yeniden gelecek, biliyorum bu sefer yalnız olmayacak belki de. İntikam için geri gelecek.”
Masadan bir iki bardak alıp lavabonun önüne koyduktan sonra bahçeye çıkarak bir sigara yakıyorum. Akşam yemeğindeki sessizliğin iyiye işaret olmadığını anlamalıydım zaten. Her gece uykusundan çığlık çığlığa uyanıp aynı şeyleri söylüyor. Gün boyu devam ediyor bu halleri. Kızların tehlikede olduklarından yakınıp duruyor. Ev işlerine daldığı bir anda kızların nerde, ne yaptığına bakmak için panikle yanlarına koşuyor.
“Ya çocuklar bahçede yalnızken bir anda gelirse, yetişemezsek? Ya onlara bir zarar verirse?” diye söylenerek gün boyu evin içinde stresli hallerle dolaşıyor, huzursuzluk içinde beni de aynı duygu durumuna sokmak için uğraşıyor. O böyle davrandıkça aramızdaki dilsiz uçurum gittikçe genişliyor. Eskisi gibi tuhaf hayaller görmesinden endişelensem de bu konuyu düşünmek bile istemiyorum artık.
Evet, insanların evlere çekildiği bu günlerde dünyanın pek çok yerinden hayvanların şehirleri istila ettiği haberleri geliyor. Büyük metropollerde bile yabani hayvanların görüldüğü fotoğraflar sosyal medyada gündem oluyor. Çevrecilerin derin bir oh çektiği, doğanın insandan intikam aldığı söyleniyor. Ama bence doğanın insandan alacağı intikam henüz bizim kapımıza dayanmış olamaz. Üstelik bu kadar vahşi bir hayvanın buralarda yaşaması bile imkânsız.
Sık sık o günü düşünüyorum. Sonuçta çok kısa bir süre içinde acil bir sevkiyat için işyerine gidip gelmiştim. Ve eve geldiğimde Elif ve Duru’yu annelerine sarılmış ağlarken buldum. Kızlar olan biteni anlatırken ısrarla sorsam da hayvana dair net bir şey anlatmıyorlar. Nilgün’ün tarifleriyle kızların anlattıkları arasında çok ince nüanslar var. Bunlar kabul edilebilir şeyler aslında. Çocukların korktukları zaman abarttıkları ya da dikkati daha uzun süre toplamak için ekledikleri ayrıntılar gibi. Yaratık, annelerinin koluna saldırdığında Elif tabağında duran eti fırlatmış, hayvan bir anda etin kokusuna dikkat kesilince Nilgün kendini kurtarıvermiş. Sonra da…
Kızlar da bu hayvana hayal ettikçe inandılar belki de. Hem koca bir geyik gibi boynuzlu, hem yarasa gibi genişleyen kanatları olan hem de bir vaşak kadar çevik bir imgesel hayvan yarattılar birlikte. Annelerinin her söylediğini onaylayarak benim sorduğum ayrıntıları geçiştirmeyi çocukça içgüdüleriyle becermelerine ne demeli?
Böyle bir hayvanın var olduğunu kabul etsek bile Nilgün’ün iddia ettiği gibi intikam peşinde olması çok yersiz. Yolunu şaşırmış bir yabani hayvan, batan gemi, geciken ödemeler, ödenecek borçlar, vaka sayıları, sosyal mesafe, bulunacak aşı, komplo teorileri. Daha riskli gelen ikinci dalganın ekonomiye etkileri. Günler birbirine benzeyen uzun bir güne dönüşürken uzak serin sulara kulaç atmak gittikçe zorlaşıyor. Bir balçık kaplıyor her yeri yavaş yavaş. Yapışkan. Arsız. Her boşluktan sinsice sızan.
Ben sulara gömülen bu evde nefes almak için küçük köşeler yaratmaya çalıştıkça Nilgün geminin acınası halinden haberdar olmayan bir kaptan gibi mağrur. Otomatik bahçe fıskiyelerinin sesi eşliğinde telefonunda takılıp sosyal medyada gezinmeye başladığımda peşimden geliyor:
“Yine mi sigara içiyorsun? Herkes şu pandemi sonrası sigarayı bıraktı senin maşallahın var!” diye çıkışıyor.
Duymamazlığa geldikçe sesini yükseltiyor:
“İnanmıyorsun bana, biliyorum ama bari bu kadar vurdumduymaz davranma. Kızlara da söylemişsin, öyle bir hayvan yok, anneniz hayal görmüştür, diye. Kolumdaki yara nasıl oldu peki? Bunu da o bilmiş mühendis zekânla açıklar mısın?”
“Üstüme gelme bu akşam çok yorgunum,” diyorum. Bir yere varamadığımız bu atışmalardan yoruldum ve kavga etmek istemiyorum.
“Böyle geniş camla bahçeye açılan bir salon yaptırmamalıydık. Üstelik bahçe duvarları çok alçak. Bu evin hiçbir köşesi güvenli değil,” diyerek elindeki çay bardağını fırlatıyor Nilgün.
“Hepsini sen istedin,” diye bağırıyorum. “Özellikle böyle cam olsun, dedin diye kırılmaz- kurşungeçirmez camlara deli gibi para döktüm. Sonradan başıma kalkma, diye hiç itiraz etmedim. Alarm ve kameralar ne işe yarıyor peki? Daha ne yaparsak güvende hissedeceksin acaba?”
“Babamın tüfeği olmasa bunların hiçbiri işe yaramaz.”
“Tamam, usta avcı babanın o eski tüfeği de artık bizimle, daha ne istiyorsun?”
Ağlamaya başlıyor yine. İçerden kavga ettiğimizi anlayıp gelen kızlar ürkek adımlarla bahçeye süzülüyor. Kızlara bakakalıyorum bir an. İkiz olsalar da biri esmer biri kumral, huyları da birbirine benzemiyor. Çok uzaklardaki bir adaya doğru kulaç atmak isterken ayağımdaki zincir iyice dibe çekiyor gövdemi. Bahçe de su alıyor işte. Kızlar yalınayak ürkek adımlarla yerdeki cam parçalarının kıyısından yaklaşıyor. Annelerine yanaşıp, sarılıyorlar. Onları öyle işbirliği içinde bırakıp içeriye geçerek televizyon izlemeye başlıyorum. “Suyu boşaltmak lazım,” diye düşünüyorum. “Ama nasıl? Nasıl bu hale geldik biz?”
Uyandığımda televizyonun karşısında uyuyakalmış oluğumu anlıyorum. Saat gece yarısını geçmiş olmalı. Başını hatırladığım program tekrar yayınına başlamış. Pandemi hakkında yapılan bir tartışma programında konuşan profesörün uyuz sesi dışında evde ses soluk yok. Nilgün ve kızlar da uyumuş olmalı. Canım yukarı çıkmak istemiyor. Televizyonu kapatıp bahçeden gelen loş ışığın vurduğu salonda uyuklamayı sevdiğim bu koltukta, yeniden uykuya dalmayı deniyorum ama olmuyor.
Akşamki kavgayı hatırlayınca içim burkuluyor. Kalkıp bir sigara yakarak bahçeye çıkıyorum. Uykuda terlemiş olduğum için ürperiyorum bir an. Hava hafif serinlemiş, gecenin uğultulu boşluğu doğaya ait seslerle dolu. Uzaktan gelen köpek havlamaları, gece kuşlarının birbirine karışan sesleri. Bu gece, doğaya da insana da ait olmayan izler taşıyor sanki. Hâlâ rüyada gibiyim.
O anda söğüt ağacının olduğu taraftan gelen sesle irkiliyorum ve bahçenin ortasına doğru sıçrayan bir hayvanla göz göze geliyoruz. Her şey o kadar kısa sürede oluyor ki. Hayvan bir kere daha sıçrayarak omzumdan yakaladığında boğuşmaya başlıyoruz. Kurtulmaya çalışsam da başaramıyor sadece debeleniyorum. Bir gölge gibi elinde tüfekle yaklaşan Nilgün’ü seçiyorum bir an. Korkuyla ve can acısıyla attığım çığlığa uyanmış olmalı. Sonra yine boğuşmaya devam ediyoruz. Kızlarını düşünüyorum; bir parça et atsalar ya yine, madem annelerini öyle kurtarmışlar.
Soluk soluğa kurtulmaya çalıştıkça hayvanın pençeleri altında hareket edemez halde kalakalıyorum. Hayvan hırsla kolumu ısırdığında acı bütün uzuvlarıma yayılıyor. Benim gövdemden ısırdığı et parçasını çiğnerken hayvanla Nilgün’ün göz göze geldiğini düşünüyorum. Elinde babasının külüstür diye dalga geçtiğim tüfeği. Kayınpeder ne çok anlatırdı bu av masallarını. Bir gün, koca bir geyiği göğsünden vurmuş da bütün köyün dilinde efsane olmuş. Baba evinde olan bitenleri gözleyen o geyik kafası o günlerden kalmaymış. Nerden de gelmişti aklıma şimdi o geyik? Avcılık sanattır, diyen kayınpeder burada olsaydı keşke. Hayvanın boynundaki kurumuş kan izlerini görüyorum. Hani Nilgün elindeki çatalı batırmış da hayvan çatalla bir süre cebelleşmiş sonra da son bir kez hırlayıp duvardan atlamış ya.
Bir şey tarafından yutuluyorum. Vıcık vıcık balçıkla kaplanıyor her yanım. Kendi kanımın kokusu mu bu? Bayılmış olmalıyım. Hayvanın sıcak soluğu yüzüme çarpıyor. Pençeleri göğsümdeki acıyı arttırıyor. Bağırmak istiyorum ama sesim çıkmıyor. Sakin olmalıyım. Evet, sakin olmalıyım.
Bekliyor Nilgün, olduğu mesafede, temkinli. Hayvan hırıldarken, bir ısırık daha alamadan tetiği çekmeli artık diye düşünüyorum. Bir avcı kızı olarak tüfek kullanmayı biliyor elbette. Arkasında, kapının eşiğinde kızlar, “Anne! Anne!” diye ağlamaya başlayınca, annelik içgüdüleri de işin içine girmeli ve bu işi bitirmeli artık. Yaklaşık bir metre ötemizde Nilgün, sevgili karım, hayvanın bir ısırık daha alması için sabırla bekliyor hâlâ.






