Böyle bir toplum çürüyen bir diş gibidir; içten içe çürüyen diş bütün bünyeyi hasta edecektir sonunda. Genç kadın için de hayat çürüyen bir dişe dönüşmüştür; acı ve ağrı veren bir hayattır bu. Sahtelik üzerine kurulan bu hayatı gün gelir taşıyamaz genç kadın; üstelik oldukça güçsüz, kabullenici ve naif bir insandır.
Kötülüğün dünyayı kapladığı karanlık bir çağı yaşamaktayız. Çocuklar, bebekler, kadınlar, güçsüzler, yaşlılar, ağzı dili olmayan hayvanlar, bitkiler, ulu ağaçlar, tarihi mekânlar… Hepsi kötülükten yoğun olarak etkileniyor, kötülüğün acımasız ve yıkıcı etkisine maruz kalıyor. Barbarlık pek çok yeri kaplamış durumda. Üstelik bilimin ve teknolojinin inanılmaz bir hızla geliştiği böylesi bir uygarlık çağında, insanın ve toplumların iç karanlıklarının müthiş bir biçimde ortaya çıkması duyarlı yüreklere acı veriyor.
Belirsizlik ve güvensizlikle dolu kaygan bir zeminde, hızla akan zamanın içinde, herhangi bir sabit nokta ve eksenin kalmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Boşlukta asılı kalan hayatlarımız gotik bir metnin içindeymişiz gibi korku, endişe, dehşet duygularıyla kuşatılmış durumda. Her an değişip dönüşebilen, gölgeli, gizemli ve tekinsiz bir gerçekliğin ruhumuzu derinden ürperten korkusu bu. Oğuz Atay’ın tespitiyle dile getirirsek; modern dünya, korkuların yaşandığı bir dünya olmaktan çok, korkunun üretildiği ve en geniş anlamıyla “korkunun beklendiği” bir dünyadır. Her an maruz kalabileceğimiz kötülüğün korkusu içinde, şiddet ve kötülük sarmalına dolanmış halde yaşamaya, nefes almaya çalışıyoruz.
Böyle bir zamanda, "İyilik" adındaki romanın, iyiliği nasıl dile getirdiğini, iyiliğe nasıl odaklanabildiğini ve bu kavrama nereden baktığını düşündüm; merakla çevirdim kitabın sayfalarını. Şimdiye kadar yazdığı pek çok romana özgün imzasını atan Şebnem İşigüzel’in son romanı İyilik, çağdaş bir tragedya olarak da okunabilir. Kendi tragedyasını yaşayan ve büyük bir hızla ölüme ilerleyen, 35 yaşında, 10 yıllık evli, kanser hastası roman kahramanı kadının bakış açısı ve anlatımından dile getirilen çarpıcı olaylar zinciri içinde, asıl anlatılanın iyilik değil insanların sonu gelmeyen kötülüğü olduğunu görüyor; "İyilik"in ironik bir ad olduğunu keşfediyoruz. "İyilik" sözüyle kötülüğe işaret edildiğini fark etmek, bir okur olarak insanı karanlık ve hüzünlü bir atmosferin içine çekiyor olsa da, anlatıcının kendi trajedisi dâhil pek çok acıya mesafeli tutumu ve bunu anlatımına yansıtması, ağır bir kederden daha çok ince bir hüzün yaratıyor içimizde. Acı bir tebessümle okumayı sürdürüyoruz. Anlatıcı, içinde bulunduğu trajik duruma rağmen oldukça sakin, serinkanlı bir dil tutturuyor. Yer yer kara mizaha yaklaşan ifadeler, kötülüğe ve acılara biraz daha mesafeli durmamızı sağlıyor.
Roman kahramanı kadın, yaz sonunda kanser olduğunu öğrenince hayatını ve bütün ilişkilerini yeniden gözden geçirmeye başlar. Evini, kocasını ve üvey kızını terk edip önce Kadıköy taraflarında bir otele, daha sonra Moda’da bir pansiyon odasına yerleşir. Aslı adlı genç bir kadın, çocuğunu ve kendini geçindirebilmek için evinin bir odasını kiraya vermiştir. Anlatıcı burada asıl meselesini ifade eder: “Kendimi yeterince hırpalamıştım. Hastalık beni eninde sonunda öldürürdü. Daha fazla hırpalanmak istemiyordum. Ben sadece yaşamak istiyordum. Buraya kadar olduğunu bildiğim hayatın kalanını yaşamak. “ (s. 53)
Bu geçici mekânlarda, evliliğini, bütün yaşamını sorgulayan genç kadın, önünde çok az zaman kaldığının farkındadır. Kemoterapi ve diğer işlemleri, kısacası tedavi olmayı reddeder. Üstelik amansız hastalığından, kocasının ve üvey kızının haberi yoktur; onları neden terk ettiğini anlayamadıkları, bilemedikleri için genç kadına sitem ederler. Kocasının yürüme engelli kızına yıllarca bakan ve ona anne sevgisini aratmayan kadın, artık lise çağına gelen bu genç kız tarafından da sevilir. Anlattıklarından, diş hekimi olduğunu düşünürüz genç kadının; muayenehanesini bu hastalık nedeniyle kapattığını da öğreniriz onun kendi sözlerinden. Ancak, olayların şimdiki zamandan geriye akışı; anlatıcının serbest çağrışımla geçmişine gidip gelmesi sonucunda bizi pek çok sürprizin beklediğini görür; doğru ve iyi sandığımız pek çok şeyin yanlış, sahte ve kötü olduğunu anlayıveririz. Anlatıcı, zihninin içinde kurgular pek çok gerçeği ya da gerçek sanılanları: “Zihinlerimizin içi tiyatro sahnelerinden, hayatın kendisinden çok daha zengin” (s.64). “İnsan her şey için bir hikâye uydurabilir” (s.167).
İçinde yaşadığımız kötülük çağı aynı zamanda sahtelikler çağıdır. Sahte belgeler, sahte diplomalar havada uçuşur; sahte aileler yaratılır ve çoğu kez sahte bir özgeçmiş kurgulanır. Genç kadın da kendine bir hayat kurgulamış, bir otobiyografi yaratmış, ancak hayatın bu acı sürprizi karşısında büyük bir boşluğa düşmüştür. Sahtelikler toplumu, insani ilişkilerin değil ticari markaların öne geçtiği kapitalist sistem tarafından oluşturulur. İnsanlar ve ilişkiler sadece markalar üzerinden anlam ve değer kazandığı için insanın kendine özgü bireysel varoluşu göz ardı edilir; yaşamı markalar tarafından yönlendirilir ve tutsak alınır.
Roman kahramanı genç kadının kenar semtte yetişmesi, babasının bir trafik kazası sonucu ani ölümü, annesinin gündeliğe giden bir hizmetçi oluşu, çocukken sürekli başkalarına ait eski elbiseleri giymek zorunda kalması, bu nedenle çocukluk yaşlarında ruhunda oluşan travmanın etkileri oldukça sarsıcı biçimde ifade ediliyor. O, gecekondu mahallesinden çıkıp acımasız bir hayat kavgasına girmiş, sonrasında bol paraya kavuşup ünlü markalardan giyinme ve lüks yaşama tutkunu birine dönüşmüştür. Görür ki, her şey imaj, her şey gösteriş, her şey markadır bu çağda. Marka ve imaj için de para gereklidir. Para ister sahte diplomalarla, ister kötülük ve eziyetle kazanılsın, kimse bunu sorgulamaz bile, öncelik para sahibi olmaktır. Saygınlık bu yolla kazanılır. Yazar, kendi anlatıcı/kahramanı aracılığıyla kapitalist tüketim toplumunun kişiye yaşattığı çelişkileri, anlamsızlıkları, saçmalıkları yakın plandan ve ayrıntılar üzerinden gösterir.
Böyle bir toplum çürüyen bir diş gibidir; içten içe çürüyen diş bütün bünyeyi hasta edecektir sonunda. Genç kadın için de hayat çürüyen bir dişe dönüşmüştür; acı ve ağrı veren bir hayattır bu. Sahtelik üzerine kurulan bu hayatı gün gelir taşıyamaz genç kadın; üstelik oldukça güçsüz, kabullenici ve naif bir insandır.
İnsanın insana zulmünün sıklıkla anlatıldığı romanda, erkek/koca şiddetinin yanı sıra, toplumsal statüsünü insanlara acı çektirmek, onları aşağılamak ya da sömürmek için kullanan Ayşe Hanım ve Mine Hanım gibi dominant kadın karakterlerin varlığı, şiddet ve kötülüğün kadın/erkek herkesten gelebildiği; asıl meselenin “erk” olduğu gerçeğini sezdiriyor. Erk’in şiddet ve kötülük sarmalına dönüşerek insan hayatlarını nasıl alt üst edebildiğini gösteriyor İyilik.
Genç kadın esas olarak içtenlikten yanadır; toplumun sahteliklerinden ve yüzüne geçirmek zorunda olduğu maskelerden bıkmıştır: “İçimizden geçenleri söylesek yalnız kalırız. Oysa bizi biz yapan içimizden geçirdiklerimiz ve söylemediklerimizdir. Onlar içsel hayatımızı yaşatırlar” (s.76) diyen anlatıcı şunları söyler: “İnsan kendisi gibi olmayandan yaratır kendisini. Yeni baştan, yeni baştan, hep yeniden… Bunu bir yazıda okudum ve bunun anneme denk düştüğünü düşündüm” (s.90).
Yıkılan evler, yıkılan kent hafızası ve yıkılan anılar… İyilik’te bunlara da değiniliyor ve yıkımın modern zamanlar tragedyasının bir parçası olduğu sezdiriliyor. Bu yıkımdan ve aşınmadan zaman da nasibini alıyor elbette. Önünde çok az bir süre kalan, gittikçe ölüme yakınlaşan anlatıcı şöyle söylüyor: “Ayrıca sona doğru her şey hızlanıyor. Zaman artık çok hızlı… Eskiden birileri bir şey söylerdi kırk gün düşünürdük. Artık unutmak an meselesi” (s.134).
Romanda zaman geçişlerinin başarıyla gerçekleştirildiğine, özellikle çağrışımsal unsurların dikkatle kullanıldığına, diyalogların canlı ve doğal bir biçimde oluşturulduğuna da tanık oluyoruz.
Şebnem İşigüzel’in iyilikten çok kötülüğe dikkat çektiği bu romanı, karanlığın içinden ışığı süzüp almamıza zemin oluşturabilecek nitelikte, oldukça sağlam bir yapıt.
Şebnem İşigüzel, İyilik, İletişim Yayınları, 2019






