Evde yalnızdım. Henüz erken bir saat olmasına, daha biraz önce her zamanki gibi isteksizce kahvaltı etmiş bulunmama aldırmadan dolaptan bira çıkarıp, laf olsun, zaman geçsin diye pek de haz almadan okuduğum oylumlu, uyduruk, pahalı (75 TL), ama kesinlikle yetenekli, muhtemelen de ölesiye mutsuz, kafası karışık bir gencin elinden çıkmış L isimli romana kaldığım yerden devam etmeye koyuldum. Birkaç dakika sonra, uzun süredir görmezden gelmeye çabaladığım huzursuzluğum nüksetti; hayal ürünü dev bir balon, bir kurbağanın yeşil, benekli iğrenç gırtlağı gibi şişerek kalkıp bir şeyler yapmaya zorladı beni. Ne yapabileceğim, kendimi bu öfke duygusuna karşı nasıl savunabileceğim konusunda hazırlıksızdım. Giyinip sokağa çıkmaktan, baştan sona doğaçlama hareket etmekten başka seçeneğim yok gibiydi. İlaçların yardımıyla gece verimli, kesintisiz bir uyku uyumuştum. Bu sayede uzun süre yürüsem de yorulmazdım.
Alelacele giyindim. Kapının arkasındaki askıya, giyecek namına bir hafta öncesinde ne asmışsam onları geçirdim üzerime. Dikkat etmedim ama muhtemelen buruşuktular, ter kokuyorlardı.
Önce, bir beş dakika kadar kaldırımda durup bir minibüsün gelmesini bekledim. Gelmeyince öfkelenip bir taksi durdurmaya karar verdim. Sonra bu saçma fikirden de cayıp yürümeyi yeğledim. Hızlı bir tempoyla yüz metre kadar yürümüştüm ki acıkmış olduğumu fark ettim. Muhtemelen, bir gece önce yuttuğum ilkel, miadını çoktan doldurmuş, sözüm ona sakinleştiricilerdi midemin kazınmasına neden olan. ‘’Hiç sorun değil,’’ diye düşündüm. Nasılsa zamanım boldu, neredeyse sonsuz uzunluktaydı. Bu yüzden, birkaç hafta önce ilk kez denediğimde sandviçlerinden memnun kaldığım Temel Reis isimli büfedeki masalardan birine yerleşip, iki karışık kumru, iki de ayran söyledim. Büyük olasılıkla , ikinci sandviçi yemeden bırakacak, ama baştan itibaren onu yeme olanağına sahip olduğum için, ödeyeceğim paranın yarısını boşa gitmiş saymayacaktım. Her neyse, bu tür küçük hesaplar için fazlasıyla yaşlı, bıkkın, bilinçliydim. Birkaç aydır her zamankinin aksine para sorunum da yoktu. Bankada, üzerimde, evde, her yerde sahibi olduğum bir miktar banknot mevcuttu.
Karnımı vahşice doyurduktan sonra, sanki çok acelem varmış gibi çevik hareketlerle masadan kalkıp hesabı ödedim. Evimin tersi istikamette yürümeye, içimden de şiirler söylemeye başladım. Tembelliğimden dolayı ezberimde fazla şiir bulunmadığından dönüp dolaşıp aynı dizeleri mırıldanıyordum ama bu bende monotonluk hissi yaratmıyordu. Şiirleri büyük bir özenle seçmiştim. Kanımca, onlar bugüne dek yazılmış en kusursuz, baş döndürücü kısa metinlerdi, tüm insanlıkça sonsuza dek tekrarlanmayı hak ediyorlardı. İnsanlık, şimdilik bunu hiç mi hiç bilmiyor ve bana kalırsa hiçbir zaman bilemeyecekse de.
Sol tarafımda bir ATM cihazı bulunduğunu fark edince, laf olsun diye durup biraz para çekmeye karar verdim. Neyse ki şifremi anımsıyordum. Sırf aklıma gelen ilk miktar olduğu için beş yüz TL çektikten sonra nerede, ne zaman niçin sonlanacağı meçhul protesto yürüyüşüme devam ettim. Solumda suratsız bir postane, sağımda yeni açılmış zevksiz aktar, biraz ileride çok yakında faaliyete geçecek gereksiz bir alışveriş merkezi, her yanda rengârenk, dizginlenemez, masallardaki ejderhalara benzeyen pahalı otomobiller, çirkin-güzel insanlar, biraz bulut, daha çok da gökyüzü boşluğu vardı; ben bir alev topuna, bir kuyruklu yıldıza dönüşmüş bir bilinçle, bir hedef avuntusundan yoksun, bu önceden planlanmamış yürüyüşü sürdürdüm. Günlerden neydi, hatırlamıyorum. Olasılıkla, bunu o günde bilmiyordum. Umursadığım tek şey, bir saniye sonra kendimi nasıl hissedeceğim, bunun katlanılabilir şiddette bir duygu olup olmayacağı, kendi ihtiyar bilincimi taşıma gücünü bulup bulamayacağımdı. Tıpkı diğer insanlar gibi.
Kırk gün kadar önce sigarayı bırakmıştım. Âni bir esin ve bu duygularla yolumun üzerindeki ilk tekel büfesine sokulup bir paket Winston Lights ve kibrit aldım. Naylonunu, neredeyse cinsel bir heyecanın açıklanamaz şiddetiyle parçalayıp, paketinden sabırsızlıkla çıkardığım sigarayı aç dudaklarımın arasına dikkatle yerleştirdim. Sigarayı ellerimin titremesi yüzünden zar zor tutuşturup, ölümcül, bok gibi de kokan dumanı içime çekince, kendimi daha iyi hissetmemi sağlayan uzun soluklu bir baş dönmesi yaşadım. Sigarayı bitirene dek sürdü bu haz dolu deneyim. Arkasından, aceleyle bir tane daha yaktım ama aynı cinsel anıştırmalı heyecanı duyumsayamadım. Yine de hoşuma gidiyor, kendimi iyi hissetmemi sağlıyordu dumanı emmek, ardından hışımla uzaklara püskürtmek. Kendimi bugüne dek bulaşmaya cesaret edemediğim esrar içiyormuşçasına gözü kara, kalender biri gibi duyumsuyordum. Artık benim için canım, keyfim istediği takdirde hayata geçirilemeyecek herhangi bir eylem yoktu. Buna tüm makul cinayetlerle silahlı soygunların da dahil bulunduğunu fark edince epey bir duraksayıp korktum kendimden ama hâlihazırda böyle bir gereksinim duymadığımı, hiçbir zaman da duymayacağımı kavrayınca rahatlama hissettim.
Çalmaya başlayınca, evden çıkarken hiç farkında olmaksızın telefonumu yanıma aldığımı ayrımsadım. Hiç de telefon taşımayı gerektirmeyen, aksine ondan uzaklaşma eğilimi yaratan bir ruh hâlindeydim. Israrla çalmasına karşın açmadım. Aynı şiiri belki de onuncu defa, yavaş yavaş, her bir özgün imgenin tadına tümüyle varmaya gayret ederek okudum içimden. Şiir sevdiğim, yerli yabancı en büyük şairleri kısa zamanda keşfederek onların muhteşem dizelerini ezberlemeyi akıl edecek kadar şanslı olduğum için ayrıcalıklı hissettim kendimi. Yemek yemeye yetecek parası, kendini mahvolmuş hissettiğinde yaslanacak şiirleri olan bir insanoğlu ya da kızının kendini çok da talihsiz saymaya hakkının bulunmadığını düşündüm. Kaldı ki, dünyanın en önemli ozanlarını keşfetmekle yetinmemiş, en kuvvetli, yaratıcı, dâhi romancılarını, öykücülerini de henüz on beş yaşımdan itibaren tanımış, hırsla, aç gözlülükle okumaya koyulmuştum. Gerçi hayatım büyük ihtimalle bu okuduklarımdan dolayı erken bir aşamadan itibaren naylonlaşmaya başlamıştı ama kendimi hiçbir şeyin farkında bulunmaksızın otlayan, geviş getiren bir koyun gibi mesut hissetmektense, her şeyin, var olmayan bir tek tanrının bile iç yüzünü bilen bir iblis gibi alevler içerisinde sırıtarak acı çekmeyi yeğlerdim.
Üst üste beşinci sigarayı da yakıp keyifle filtresine dayandıktan sonra, günlerden on dört Ağustos, dolayısıyla doğum günüm olduğunu şaşkınlıkla fark ettim. Zihnimin, kaç yaşımı doldurup kaçıncısına bastığımı otomatikman hesaplamasını insanüstü bir çabayla engelledikten sonra, az önce yanıtlamadığım çağrının doğum günümü kutlamak için arayan bir dost ya da akrabam tarafından gerçekleştirilmiş olması ihtimalinin yüksekliği tüylerimi diken diken etti. Yaş günleri benim için gerçekte birer yas günüydü. Beni, onların kutlanması düşüncesiyle, doğum günü pastaları kadar kızdıran az şey vardı. Dolayısıyla, çürümüş yas günüme acı acı gülüp geçtim; ilk duraktan otobüse binmeye karar verdim. Belki güleryüzlü, iyi yürekli bir sürücüye denk gelirdim de, bu beni az da olsa avutur, bana devam etme hevesi aşılardı. Bunun olmayabileceği, suratsız, köpeksi bir şoföre rastlayabileceğim korkusuyla, ‘’En azından bir durak daha yürüyeyim,’’ dedim sonra iyisi mi. Acaba evden panik hissiyle çıkarken üzerime ne geçirmişim diye bakınca, kırmızı, kısa, yıkanmaktan hayli solmuş bir tişörtle, paçaları anlamsız derecede geniş, uzun krem rengi keten bir pantolon giydiğimi dehşetle gördüm. Halbuki krem rengi keten pantolonlar, kırmızı, üzerinde İngilizce bir takım saçmalıklar yazan tişörtler en nefret ettiğim nesneler listesinin iddialı birer konumundaydılar. Acaba bunları nasıl bir ruh hâli ile ne zaman, nereden satın almıştım? Ya da belki ben, uzunca bir süredir yeryüzündeki her nesne, renk ve şekilden iğrenmeye başlamıştım tam olarak bilincinde bulunmaksızın, üzerimdekiler de hiçbir günahları olmaksızın bu yarı çapı dünyanınkine eşit istenmeyenler kümesine dâhildi kaçınılmaz biçimde.
Âni bir esinle oturup bir şeyler içmeye karar verdim. Örneğin, iri şık bir porselen fincanda güzel renkli bir çay, belki de koyu bir Nescafe, yine aynı kibar apak fincanda servis edilmek kaydıyla. Ya da iyisi mi dürüst davranıp doğrudan alkol almaya koyulmalı, örneğin birayla alçakgönüllü bir açılış yapmalı, sonra da bahsi azar azar arttıran usta bir kumarbaz gibi gitgide daha sert içkilere yönelmeliydim. Ne de olsa idealizmimi yitirmiş, daha yarım saat kadar önce sigaraya yeniden başlamıştım.
Sonra, neden bilmem bir şeyler içeceğim bir yere oturma fikrinden de caydım. Eğer böyle yaparsam, alkolün etkisiyle duygusallaşacak, sözüm ona en yakın dostlarımdan birini arayacak, ona bir kamyon dolusu yalan söyleyecek, onun da beni sahte neşesi, merak duygusuyla, sevecenlikle aldatmasına izin vermiş, hatta neredeyse onu buna zorlamış olacaktım. Bugün daha fazla yalana katlanamazdım halbuki... Ben de kendi enerjisini yine kendi üreten oyuncak bir asker ya da köpek gibi değişmeyen bir hızla yürümeyi sürdürdüm. Her zamanki gibi etrafta gereğinden fazla insan vardı. Öğle saatlerinde bu denli çok sayıda insanın sokakta ne yaptıkları sorusuna verecek bir yanıtım hiç olmamıştı.
Yaklaşık yarım saattir yürüdüğüm, buna hiç de alışkın bulunmadığım, yürüyüş yapma fikrinden tutkuyla nefret ettiğim hâlde, henüz yorulmamış, sıkılmamıştım. İçimde en azından birkaç saat daha aynı hatırı sayılır süratle yürümeyi sürdürebileceğime dair bir his vardı. ‘’Ciddi bir yüz ifadesi, geceleyin yeterince uyumuş bir bedenle yürümek, hiç de sandığım derecede sıkıcı, güç bir eylem değilmiş,’’ diye düşündüm. Arada bir insanlara çarpmamak için doğrultu değiştirmek, görünmez bir direksiyon yardımıyla manevralar gerçekleştirmek gerekiyor, bu da eylemi biraz daha az akıcı, biraz daha az keyifli hâle getiriyordu kuşkusuz ama insanların arasından geçmek, bir pusuda her daim bekleyen yalnızlık hissini savuşturmak bakımından daha mantıklıydı.
Bu arada kim bilir kaç otobüs durağını atlamış, birbiri ardına kaç sigara tüketmiştim. Ama bunların bir önemi yoktu artık. Acıdan, yorgunluktan yere kapaklanana kadar yürüyebilir, ciğerlerim nikotin ve onun yanı sıra soluduğum binlerce ölümcül zehirle tıkanana kadar savaşımımı sürdürebilirdim. Gücümü amaçsızlığımdan, bir hedefimin bulunmayışından alıyordum muhtemelen. Hayatımda ilk kez bir yere varma niyeti taşımaksızın yolları arşınlıyordum. Tek sorun, çok hızlı, gereğinden fazla düşünmem, sürekli muhakemelerde bulunmamdı. Gerek yoktu bunlara. Şimdiye dek devamlı düşünüp durmuş, çıkarımlarda bulunmuş, bana ilk anda hayati önemde görünen bir yığın anlamsız karar almıştım. Almıştım da ne olmuştu? Nereye vardırmıştı bu zihinsel, entelektüel mesai beni? Şu anda yaptığım garip yürüyüşün ilk adımının atıldığı o moral bozucu noktaya. Demek ki, daha baştan dramatik bir hata yapmış, kabullerimle temel algılarımın yanlışlığını bile bile anlaşılmaz bir inatçılıkla hatalı istikamette ilerlemiş, insanı hiçbir yere çıkarmayan aynı parkuru her geçen gün daha da derinleştirerek gidip gelmiştim. Bu hipotezden hareketle, zaten uzun süredir de kuşkulandığım üzere hiç de zeki, başkalarından daha uyanık, aydınlanmış biri sayılamayacağım, artık bu saatten sonra da öyle biri olamayacağım sonucuna vardım. Çok okumuş, düşünmüş, beynimi en büyük dehâların ölümsüz eserleriyle kanmamacasına beslemiştim ama tüm bunlar beni sokaktan geçen herhangi birinden daha üstün, önemli biri yapmıyordu. Belki kurban bayramında canı Tanrı’ya adanan bir koyundan bile daha özel, değerli bir varlık değildim. Sıradan bir ağaç bana oranla daha saygı değer, gezegen için daha fazla anlam taşıyan bir canlıydı. Doğrusu artık bu kadarı da, benim bile kabullenemeyeceğim, bir şey yokmuş gibi davranamayacağım derecede utanç vericiydi. Hayatıma anlam katan yegâne girişim, şu anda gerçekleştirdiğim uzun, tuhaf yürüyüştü belki de. Yürüdükçe, kuvvetli bir ışık kaynağına yaklaşıyormuşçasına aydınlanıyor; ama o aydınlıkta hep karanlık, lanetli nesne ve fikirlerle burun buruna geliyordum. Gerçi bunların tümü de avucumdaki gerçeklik yükünün artmasına, dolayısıyla özgürlük çeperlerimin genişlemesine yarıyordu. Fakat gerçek beni, asıl çirkin yüzümü aynada görünce ne yapmam gerektiği konusunda şimdiye dek kimse bana bir şey söylememişti. Bir gizli ahmak olduğuma göre, o korkunç randevu esnasında yapmam gerekenin ne olduğunu kendi kendime söyleyemez, bir elimle diğerini tutup kendime yardım da edemezdim.
Neredeyse hiç yürümeden geçirdiğim onca yıl için hayıflanmaya, hatta kahrolmaya başlıyordum yürümekten aldığım umulmadık, avutucu haz katlandıkça. Bu hataya düşmesem, yani şimdiye dek bol bol, uzun, amaçsız gezintiler gerçekleştirmiş olsam Rousseau gibi -özellikle de ahmakıslatan altında müzik dinleyerek-, hiç kuşkusuz birkaç yüz kitapla dergi daha az okurdum. Ama zaten bugüne kadar okuduğum kimi kitaplarla, yazarlarla hiç karşılaşmamanın bana ne zararı dokunabilirdi? Okuduklarımın tamamı nitelikli, mutlaka hatmedilmesi gereken düzeyde metinler miydi? Sanmıyorum… Şu ana kadar pek çok neden yazıldığı belirsiz, anlaşılmaz, sözüm ona edebiyat eseri okumuştum. Gerçi bunları okumasam, bu kez de sırf zaman geçirmek, çıldırmamak adına başka şeyler yapmam, akıl etmem, o uğraşılardan da, en azından söz konusu kötü kitapları okurken aldığım asgari düzeydeki hazzı almam, daha doğrusu avuntuyu damıtmam gerekirdi; benimse, akıl edebileceğim bu kategoriye dâhil pek az şey vardı. Üstelik çoğu zaman evimin soğuk, acımasız, koruyucu duvarlarıyla sınırlıydı bu alternatif uğraşıların sayısı. Bana kalırsa iyi bir TV programı, hatta film izlemektense, kötü bir kitabı ite kaka, satın aldığıma bin pişman olarak, onca para ödediğim için hem kendime hem de yazarına küfür ederek okumak daha mantıklıydı. İnsan bu sayede en azından gerçekten anlamlı, değerli kitapların kıymetini daha iyi kavrıyordu.
Böyle bir sokak köpeği ya da kedisi gibi alıp başını rotasız pusulasız gitmek, sonsuz sokaklara, mahallelere, caddelere, bulvarlara, köprülere açılmak heyecan vericiydi ama epey terlemiştim. İkide bir susuyor, ilk gördüğüm büfeden su alıyor, genellikle de tek dikişte bitiriyordum şişedeki soğuk, hayat verici, fakat yazık ki birazdan ter olarak tenimin gözeneklerinden tekrar dünyaya fışkıracak sıvıyı. Eve dönüp duş yapmam, sonra da hiçbir şey olmamış gibi yatıp uyumam, budalaca okumam veya çıkıp aynı menzilden ikinci kez yola koyulmam söz konusu değildi doğallıkla. Bir semt hamamına girip yıkanmaya kalkışmayacak kadar da sağduyulu, asosyal biri olduğuma göre, terimi kâğıt mendillerle sık sık silmekten başka seçenek kalmıyordu geriye. Ya da belki bir kafeye girip elimi yüzümü yıkayabilir, biraz soluklanabilir, birkaç fincan çay içebilirdim. Ama bundan da caydım derhal. Bugün verdiğim hemen hiçbir kararı yaşama geçirmemek gibi tuhaf bir eğilimle dolup taşıyordum nedense. Bundan şikâyetçi de değildim. Böylece zihnimi durmadan kışkırtmış, yeni arayışlara, daha önce başını çevirip hiç bakmadığı izbe köşeleri taramaya yönlendirmiş oluyordum. Zihnim de, benim gibi geçip giden zamanla beraber tembelleşmiş, bütün hayatını tek bir havasız odada geçiren zavallı bir yatalak, ihtiyarlıktan tüyleri dökülmüş sefil bir kafes kuşu gibi pasifleşmiş, iyiden iyiye sıkıcı olmaya başlamıştı. İnsan uzun süre aynı kişi olarak kalmamalı, zevklerini, temel fikirlerini arada bir gözden geçirmeli, hatta gerekiyorsa paramparça etmeliydi.
Ama gerçekten de değişebilir miydi insan? Aynı bedende bir başka, daha iyimser, başkalarınınkini andırır hedefleri, beklentileri, kesin tutumları olan birine dönüşebilir miydi? Belki… çok zor… hayır… galiba olanaksıza yakın… olanaksız… kesinlikle ve kesinlikle olanaksız! O hâlde bu uzun, anlamsız yürüyüşün amacı neydi? Amaçsızlık, başlı başına bir amaç, savunulabilir bir tutum muydu? Geri dönmeyecek, sevgili kitaplarıma, asıl kutsal, tükenmez tek hazinem olan sessizliğime sığınmayacak da ne yapacaktım? Bir başkası olmaya çabalamaktan daha gülünç, acıklı bir sav olabilir miydi dünyada… En iyisi bu saçma yürüyüşü derhal sonlandırıp eve dönmek, normal yaşantımı biriktirmeye devam etmekti. Bu protesto yürüyüşü daha baştan hatalıydı bana sorarsanız.






