Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Ağustos 2025

Bilim Teknoloji

Gerçek Ne Kadar Gerçek

Ergin Ozan Ekşioğlu

Paylaş

1

2


Gözlemcinin Gölgesindeki Gerçeklik!

Şöyle bir soruyla karşılaşmış olabilirsiniz. “Ormanda bir ağaç devrilirse ama civarda bunu duyacak kimse yoksa, ağaç devrilirken yine de bir ses çıkarır mı?”

Çoğu insan bu soruya çok saçmaymış gibi kesin bir tavırla ve hiç düşünmeden, “Evet!” yanıtını verir. “Elbette devrilen bir ağaç ses çıkarır, ister birisi duysun, ister duymasın! Ağacın etrafta birisi var mı diye kontrol ettiğini mi düşünmeliyim!”

Bu tutumu benimseyen kişiler aslında farkında olmadan nesnel, bağımsız bir gerçekliğe olan inançlarını dile getirmiş olurlar. Kuşkusuz ki baskın olan düşünce, evrenin biz olmadan da var olduğu yönündedir. Ne var ki, çok az kişi (belki de onlardan birisi sizsiniz) o ağacın düşerken gerçekten ne yaptığına kafa yorar. 

Peki, algımızın daha verimli çalışması için kendimize ikinci bir soru soralım. “Ağaç mı, yoksa kulak mı daha eskidir? Yeryüzünde duyacak hiçbir kulağın olmadığı çağlarda bir ağaç devrildiğinde yine de ses duyulur muydu?” 

Kafanız mı karıştı? Gelin ilk önce sesin bizim için nasıl oluştuğunu netleştirelim. Fiziksel anlamda ses, bir ortamda (genellikle havada) yayılan basınç dalgalarından oluşur. Ağaç devrildiğinde, havadaki molekülleri karıştırarak bir dizi titreşim oluşturur. Bu titreşimler, eğer çevrede buna maruz kalan bir insan varsa, kulağının zarını titreştirir. Bu titreşim, belirli bir frekans aralığında (20–20.000 Hz) gerçekleşiyorsa, sinirleri uyarır ve beyne iletilen sinyaller “ses” olarak algılanır. Ağaç devrildiğinde etrafta o hava dalgalanmalarını algılayacak biri yoksa, “patırtı”, “şangırtı” ya da “çatırtı” gibi tanımladığımız bir ses oluşmaz. Sadece mekanik bir enerji yayılımı olur.

Ses, kulak olmadığında sadece potansiyeldir, duyulmadığı sürece aslında yoktur. Bu, bir kelime oyunu değildir. Modern bilimde bu anlayış, özellikle kuantum fiziği ile çarpıcı bir biçimde desteklenmektedir. Gözlem yapılmadığı sürece parçacıkların konumu ve durumu belirsizdir. Tüm fiziksel süreçlerde “gözlemci etkisi” gerçekliğin ne olacağını belirlemektedir.

“Kırmızı hap mı, Mavi hap mı?”

Gök masmavi, çimenler yemyeşil, portakal turuncu… Peki, ama gerçekten mi?

Az önce edindiğimiz deneyim sayesinde kendimize sormamız gereken soruların neler olduğunu biliyoruz. “Onu görecek bir göz olmadığı çağlarda çimenler yine de yeşil miydi? Ve görmek fiziksel olarak aslında nedir?”

Görmek, yani etrafımızdaki her şeyi madde olarak algılamamız, ışığın temel yapıtaşı olan fotonların, atomların yörüngelerindeki elektronlara çarpması ve gözümüzdeki merceğe yansıması sonucunda oluşuyor. Beynimiz her iki gözden gelen verileri birleştirerek ve çevrenin görsel özelliklerini de ekleyerek oluşturduğu bir varsayımla boşlukları doldurur. Retinadan gelen iki boyutlu veri dizilerine bizler, kelimenin tam anlamıyla varsayımla bilgi ekler ve bundan üç boyutlu bir uzay görüntüsü yaratırız. Bir milyar yıl önce, güneş ışığını hissedip mikro-organizmaların DNA’larını tahrip eden zararlı ışıktan korunmalarını sağlayan molekül, biz hayvanlarda besin bulup yaşama tutunmak için temel bir savunma mekanizması oluşturmuş, göz ve dolayısı ile görme, evrimsel süreçte doğal seçilim ile gelişmiştir.

Fotonlar —yani ışık parçacıkları— gözümüze ulaşır, ancak bu parçacıklar, içeriklerinde renk taşımazlar. Onlar girdikleri ortama göre sadece belirli dalga boylarına ayrılırlar. Renkler, ışığın dalga boylarındaki değişikliği gözle algılama biçimimizdir. Renk, gözde başlayan ve beyinde tamamlanan bir süreçtir. 

Yani gökyüzü bizim için mavi. Ancak örneğin arılar, morötesi ışığı da görebilir. O hâlde onlar için çiçeklerin “güzelliği” bambaşka tonlardadır. Balıklar ise bazı renkleri hiç ayırt edemez. Renk, dış dünyanın değil, canlının yaratımıdır.

Bir yağmur sonrası çıkan gökkuşağını düşünün. Ne kadar büyüleyici, değil mi? Ama bilimsel olarak biliyoruz ki gökkuşağı, sadece 42 derecelik bir açıyla gözlemcinin konumundan görünür. Yanınızdaki kişi, sizden farklı bir gökkuşağı görür. Çünkü o, farklı su damlalarından yansıyan ışığı görmektedir. Peki, ya orada hiç kimse yoksa, bir gökkuşağı var mı? 

“Gerçekten hiçbir şeye dokunmuyoruz!”

Şimdi bulunduğunuz yerde bir şeye dokunun. Masanız sert, kağıtlar dokulu, pelüş anahtarlığınız yumuşak, kahve fincanı sımsıcak; hissediyorsunuz, değil mi?

Ancak gerçek şudur: Atomlar, birbirine hiç değmez. Elektronlar, negatif yüklüdür ve birbirini iter. Parmak uçlarımızla bir yüzeye dokunduğumuzu zannettiğimizde, aslında yalnızca atomlar arası elektromanyetik itiş kuvvetini hissederiz. Dokunmak dediğimiz şey atomların birbirini itmesinden kaynaklanan yalancı bir histen ibarettir. Bu itmenin şiddetine göre hissettiğimiz duyum artar ya da azalır. Yeterince büyük bir mikroskopla bakma şansınız olsaydı, dokunduğunuzu düşündüğünüz bir nesnenin atomları ile elinizdeki atomlar arasında temas olmadığını görürdünüz. Dokunma duyusuna sahibiz fakat bu sadece üst üste binen ve birbirini iten görünmez kuvvet alanlarımızın tepkisi. Masaya ne kadar sert vurursanız vurun, elinizdeki tek bir atom bile masa ile temas etmez. Atomik düzeyde bir şeye dokunmak ancak onunla kimyasal reaksiyona girmek koşuluyla olabilir. Gelişmiş moleküler yapıdaki tüm canlılar, yapı bütünlüklerini korumak, yani bozulmaya uğramamak için bu mekanizmaya gereksinim duyar. Gerçekte hiçbir şeye dokunmazsınız. Beyniniz size “temas” hissini simüle eder.

“Bu çiçek kokmuyor ki!”

Peki nefes alırken duyduğumuz bu koku? İster çiçekten, ister arabanın egzozundan gelsin, alabildiğimiz her koku, sadece bir molekül bulutundan oluşuyor. Hepsinin farklı şekilleri var ve onları soluduğumuzda burnumuzdaki bir dizi reseptör hücreyi uyarıyorlar. Beynimize gönderilen bir elektrik sinyali ile bu molekül bulutunu analiz ediyoruz. Daha önceden tanımlanmamış bir şey ise kayıt defterine geçiriyor ve bir daha benzer bir moleküler yapıyla karşılaşırsak onun ne olduğunu algılıyoruz. Ama asıl önemli olan, bu kokuya ne tür bir tepki vermemiz gerektiğini buluyoruz.

Güllerin kokusu mis gibi, papatya ferahlatıcı, çöp ve dışkı kokusu ise iğrenç… Ama bu yargılar sadece bizim için geçerli. Aynı kimyasal bileşenler, bir sinek için çok çekici olabilirken, insan için tiksindirici olabilir.

Bu durumun da beynimizin evrim süreciyle doğrudan alakası var. Beynimizdeki koku sinirlerimiz, duygu deneyimlerimizi barındıran yapı olan amigdala ve anılarımızı oluşturmamızı sağlayan hipokampüs'e çok yakın bir konumda bulunuyorlar. Burnumuzdan beynimize koku sinyalini taşıyan nöronlar daha verimli olabilmek için yol üstünden geçerken bu bölgelerden duygusal ve görsel destek alıyorlar. Bu sinir sistemi ağı, bizi tehlikeye karşı uyaran veya güvenliğe yönlendiren, yüz milyonlarca yıllık evrim sürecinde uzmanlaşmış bir hayatta kalma mekanizması oluşturmuştur. Daha iyi koku alan ve onu daha iyi çözümleyen beyinler doğal seçilim yolu ile ayıklanmıştır. Koku, kimyasal bir gerçeklik değil, nörolojik bir deneyimdir. Yani tıpkı ses ve renk gibi, sadece algılandığında vardır.

“Şekersiz şeker olur mu?”

Tat alma duyumuz, koku ile hem doğrudan hem de paralel olarak bağlantılıdır. Dilimizde farklı bölgeler aldığımız besinle ilgili bize nasıl bir duyumsama yaşamamız gerektiğine ilişkin bilgi verir. DNA’mız temel olarak bu konuda belirleyici olsa da yaşadığımız coğrafya ve sosyal çevre de bu konuda yönlendiricidir. Acı ya da ekşi yemek sevmek yakın dönem atalarımızın genetik aktarımı olsa da alışkanlıklar, kimi yiyecekleri severek yememiz ya da nefret etmemizde belirleyici unsur olabilir. Ama asıl garip olan, koku alma duyumuzdan ziyade, görme becerimizin de yediğimiz besinin tadını almamızda belirleyici olmasıdır. Size önceden bir elma gösterilse ama gözünüz ve burnunuz kapalıyken yemeniz istense elma yediğiniz düşüncesiyle çiğ patatesi iştahla ısırabilirsiniz. Elma ile patates arasındaki tadın farkını büyük olasılıkla anlamazsınız. Ayrıca, şeker molekülü dilimize değdiğinde “tatlı” bir tat alırız. Ama bu “tatlılık”, şekerin kendi özelliği değildir. Aynı madde bazı hayvanlara acı gelir, hatta zehirli bile olabilir. “Tatlı” veya “acı” gibi deneyimler, moleküllerin değil, sinir sistemimizin eseridir.

“Gerçeklik, şeylerden mi oluşur, yoksa şeylerin deneyiminden mi?”

Bu örnekler, insan merkezci bir düşünceyi (antroposentrizm) ya da biyomerkezciliği savunmak için değil, sadece gerçekliğin doğasına daha derin bir farkındalıkla bakabilmemiz için… Biz olmadan önce acaba evren nasıldı? Evren, belli ki... sessiz, renksiz, kokusuz ve hatta zamansızdı. Onu gözlemleyen birisi olmasaydı, evren belki de sadece bir olasılıklar zinciri olarak kalacaktı…

 

YORUMLAR

Rojda Alak

Her şey bir illüzon çıkarımı yaptım. Gerçek diye bir şey yoktur diyen Nietzsche' ye selam olsun☺️ öyle çok da bişi değilmişiz nörolojik atomik bir varlıkmışız. Severek okudum emeğinize sağlık.

3 Ağustos 2025

Rojda Alak

Her şey bir illüzon çıkarımı yaptım. Gerçek diye bir şey yoktur diyen Nietzsche' ye selam olsun☺️ öyle çok da bişi değilmişiz nörolojik atomik bir varlıkmışız. Severek okudum emeğinize sağlık.

3 Ağustos 2025

Öne Çıkanlar

Oggito’da William Faulkner Yazıları | ..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Songül Türköz

31 Aralık 2024

Hayal Kırıklığı

Yumruğunu kapıya vuracak gibi yaptı ama vazgeçti. Eli ayağı titremeye başladı, kalp atışı hızlandı. Merdiven basamağına oturdu. Sağ eliyle yanağını tuttu. Boynu hâlâ sızlıyor. Çantasının üzerine başını koyarak uyuyakalmıştı. Demir kulpu ensesinde iz bırakmış. Kış olsaydı soğuktan dona..

Devamı..

Hangi Bohem?

Ferruh Tunç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024