Evrenin bir belirsizlik olduğuna ve bunun da dünyaları besleyip duracağına inanıyorum.
Evren ve yaşam hakkında her edebiyatçı gibi ben de düşünmeyi severim. Gerek 19. yüzyılın büyük Rus edebiyatı gerekse 20. yüzyılın varoluşçu yazarları (Başta Albert Camus olmak üzere) bu konuda beni derinden etkilemiştir.
Kanımca, yaşam kaynağının belirsizliği hakkında en az etkileneceğimiz edebiyat İngilizlere ait olandır. Tam tersi ise Ruslarda gözükür. Tolstoy kafası patlarcasına bu konularda kendini zorlar, Dostoyevski ise zaten her alanda doğal bir çılgındır.
Fransa’da Balzac, Stendhal veya Flaubert gibi 19. yy yazarları bu konu ile doğrudan ilgilenmese de 20.yy Fransız yazarları için belirsizlik ve kaos kaçınılmaz bir düşünce alanıdır. Başta da Camus için…
Alman edebiyatında Johann Wolfgang von Goethe, Faust’ta işin ucundan tutmuş gibidir ama kanımca yine de oldukça kaderci ve teslimiyetçidir. Elbette 20.yy’da Thomas Mann gibi Alman isimler buraları aşmıştır. Ama yine de onların da kaos hakkında özel bir fısıltıdan çok tarihi tipler üzerinden ilerledikleri görülür. Goethe, Şeytan’ın; Thomas Mann, Musa’nın; Herman Hesse de Buda’nın hikâyesini anlatmayı tercih eder. Hiçbirinde Tolstoy veya Dostoyevski’deki belirsizliğe götüren bir felsefe yoktur.
Günümüze daha çok yaklaştığımızda ise kaos, din, dinsizlik gibi konular büyük yazarların izleğinden çıkmasa da genel kabûl gören konular şeklinde anlatılmaya başlanmıştır. Dostoyevski zamanında şiddetle eleştirilecek aşağıdaki cümleyi Borges, bir röportajı sırasında laf arasında doğallıkla söyleyebilmiştir:
Dindar değilim, milliyetçi olduğumu da zannetmiyorum.
Bazı edebiyatçı ve felsefeciler gibi ben de kaosun aslında yaşamı beslediğine inanırım. Çünkü belirsizlikte oluşan sorular kafaları karıştırır, bu karışıklık da cevap arayışını ve dolaylı olarak da her türlü üretimi tetikler.
Yukarıda bahsettiğim kaosun evreni beslediğine dair iddiaya Dostoyevski’nin de katıldığına dair Karamazov Kardeşler’deki bir kesitle örnek vereyim.
Karamazov Kardeşler’de baba Pavloviç, üniversitede felsefe öğrenen ortanca oğlu İvan’a, şarap içtikleri bir gece, eski ve tahtadan Rus masasının etrafında, “Doğru söyle bana İvan, sence Tanrı var mı?” diye sorar. İvan Ateisttir ve babasına şöyle cevap verir: “Tanrı’nın varlığından daha önemli olan şey Tanrı fikridir. Eğer bu fikir olmasa idi, elinde tuttuğun o şarap da olmayacaktı.”
Dostoyevski’nin inançlı bir Hristiyan olduğunu söyler herkes. Bunu kitaplarından yola çıkarak söylerler. Öyle de gözükmektedir ama bence durum o kadar da ne değil! Babaya bu soruyu sordurup İvan’ı böyle bir cevaba yönelten Dostoyevski’nin hayatı anlaması ve cevaplandırması kolay olmayan bir karmaşa (kaos) olarak gördüğü bana göre kesindir. En azından bu konuda kafası karışıktır diyebiliriz ki, bu da kaosa açık kapı bıraktığına işaret eder.
Çoğu büyük fizikçi için de evren hakkında elle tutulur en önemli şey belirsizliktir. Çoğu fizikçi büyük patlama öncesinde bile başka evrenlerin olduğunu, zamanın bir başlangıcının ve sonunun olmasının mümkün olmadığını kâbul ederler.
Laf fizikçilere gelmişken Hawking’in bu konudaki düşünce dünyasından örnekler vererek yazıyı tamamlayayım.
Hawking’le yapılan görüşmelerde ona sık sık sorular sorulardan biri evrende başka varlıkların olup olmadığıydı. Yani yıllardır duyduğumuz uzaylılar sorusu. Evrende başka yaşam var mı?
Hawking bu soruyu hayretle karşılıyordu ve bir seferinde şöyle cevap verdi: “Evrende başka bir yaşam mı? Evrende başka trilyonlarca yaşam olabilir.”
Elbette, hemen ikinci soru geldi:
“O ki evrende o kadar yaşam var, o halde neden hiç karşılaşmadık?”
Hawking buna birkaç yolla cevap verir:
Normalde dünyamıza veya başka dünyalara 30 milyon yılda bir göktaşı çarpar. Bu da, evrimin bizi şu an içinde bulunduğumuz akıllı forma ulaştırmasını engeller. Dünyalar sürekli sıfırlanır ve yeniden inşa olur.
Evren sanıldığından çok daha büyük bir yerdir.
Öte gezegenlerdeki yaşam popülasyonları üzerine gözlem yapmak üzere sanırım Şili’de ABD tarafından kurulmuş olan gözlem istasyonunda çalışan şimdi adını hatırlayamadığım ünlü bir fizikçi ise Hawking’in evrenin büyüklüğü ile ilgili cevabını şöyle destekler.
Elinize bir kova alıp okyanusun kenarına gidin ve kovanızı saatlerce suya daldırıp çıkarın. Bütün denemelerinizde kovanın boş olduğunu göreceksiniz. Peki, okyanusun içinde canlı yok mu?
Evrenin bir belirsizlik olduğuna ve bunun da dünyaları besleyip duracağına inanıyorum. En azından bir göktaşı çarpana kadar! Taşın ardından mı? Sır tüm hızıyla devam edecek, üretim de yeniden hep yeniden…






