Ömer Zülfü Livaneli, popülerlik ve bunun maddi getirisi için yola çıkıp, ona uygun metinler düzen biri değil. Livaneli, aklındaki metinleri okurla paylaşan, günümüz dünyasının anlamını biraz daha vermeye çabalayan bir yazar.
Bir ülkenin popüler edebiyatının rotası, nitelikli edebiyatının da pusulasını belirler. Edebiyat tarihinin başından beri popüler ve nitelik bu imgelerle dolu başı taşıyan olaylar gövdesinin iki bacağını oluşturdu. Kabul edelim. Popüler bacak, vücudun yükünü tutan, güçlü olan ve gövdeye yürüme, koşma hissini veren taraf olageldi. Nitelikli bacak da en kıvrak, en zor ve en kusursuz hareketleri hanesine yazdırdı. Türk edebiyatının en çok satan romancısı Zülfü Livaneli edebiyatından söz edeceksek popüler ve nitelik sözcüklerini sık kullanmaktan başka çare yok. Sahi, bu cümlede bize çare sözcüğünü söyleten ne oldu? Livaneli’nin nitelikli edebiyatla başlayıp popülerliğin zirvesine evrilen metin yolculuğu mu? Böyle bir iddiayı peşinen kabul etmek hayli yersiz olur. Livaneli edebiyatına bakınca ilk yargının bu olması işten değil. Burada durmak gerek: Bir yazarın çok satması, onun popüler olduğunun en belli başlı işareti sayılabilir; ardından kolay okunması ve civcivli olay örgüleri de bunu destekler. Gel gör ki, bir yazara popüler diyebilmenin kolaylığı o yazarın popüler mi nitelik mi metin ürettiğini tarihe not düşmeye gelince yollar çetrefilleşir.
Önce bir yayıncıydı
Livaneli’nin edebiyatla ilişkisi, genel çoğunluk tarafından sanıldığı üzere 1990’lı ve 2000’li yılların çok satan Sabah Gazetesi’nin hayli okunan köşe yazarı olarak bu okur ilgisini edebiyat kazancına dönüştürmeye dair bir çabadan kaynaklanmıyor. Ömer Zülfü Livaneli’nin edebiyat geçmişi, 12 Mart döneminde Ekim Yayınevi’ni kurmasına dayanıyor. Ki o günlerde, Ankara’da arkadaşı Erdal Öz de yayıncılığa ilk adımlarını Sergi Kitabevi ile atmıştı. Bu ayrıntı önemli çünkü o dönemde Ankara’da edebiyata giriş yapan yazar ve yayıncılar, bir süre sonra askeri rejim nedeniyle yaşadıkları bunalımdan ötürü gönüllü-gönülsüz İstanbul’a taşınıp, yazma ve yayınlama işlerine burada devam etmenin yollarını aradılar. Can Yayınları’nın temelleri de böylece atıldı. O günlerde başlayan insan avından payını alan Livaneli, Titrek Hamsi Hücresi gibi post-modern bir sol-terör örgütü kurmak/yönetmek suçlamasıyla gözaltına alınıp bir süre hapis yattıktan sonra maddi nedenlerle yayıncılığa son vermek zorunda kaldı. Fakat edebiyatla ilişkisini kesmedi.
Çoğunuz Livaneli’nin Yaşar Kemal ile çok iyi dost olduğunu bilir. Fakat bu dostluğun Livaneli’nin 1970’lerde İstanbul’a gelip günlerce Yaşar Kemal’in yayıncısına gidip onunla görüşme istediğini dile getirmesiyle başladığını bilmiyor olabilir. Yaşar Kemal, ısrarla kendisini arayan genci duyunca yayıncısına Ankara’dan gelen Ömer’i yanına çağırmasını ister ve ‘Sizin şiirlerinizi besteledim’ diyen genci yayınevinde avutup başından savmak yerine daha iyi dinlemek için evine Tilda Kemal’in yaptığı köfteden oluşan menülü akşam yemeğine davet eder.
1970’lerin başında Yaşar Kemal Türk edebiyatının en büyük yazarı, Livaneli de Ankara’dan gelen ve saz çalmaya meraklı bir genç iken başlayan dostluk, Livaneli’nin yine siyasi sorgular nedeniyle sahte pasaport ile İsveç’e gitmesi, 1980 sonra dönüşü ve 2015’te Yaşar Kemal’in vefatına kadar artan bir samimiyetle sürdü. Derinleşti, perçinleşti.
Peki, Livaneli’nin önce yayıncı olma ve bunun engellenme sonra da Yaşar Kemal ile dostluk hikâyesini neden dinledik? Bir romancının ilişkileri, onun edebiyatını doğrudan etkiler. Livaneli, ilk gençliğinden itibaren kolej mezunu olduğu için dünya metinlerini İngilizce orijinallerinden okuyarak edebiyata giriş yapmış, yazmayı da aksatmadan yayıncı olmayı da istemiş. Türk ve dünya edebiyatının en büyük romancılarından Yaşar Kemal ile de dosttan öte, abi kardeşten başka, baba oğuldan ziyade bir hayat sürmüş. Bu nitelikleri de onun edebiyatına yansımış.
Livaneli’nin asker tarafından darbe yiyen yayıncılığın dışında edebiyat dünyasına yazar olarak girişi, Arafat’ta Bir Çocuk adlı hikâye kitabının 1978’de basılmasıyla başlıyor. Bu kitabın ilk basımını 1990’ların ortasında Kadıköy sahaflarına yaptığım yolculuklar sırasında bulup okudum. Arafat’ta Bir Çocuk, Livaneli edebiyatının en damıtılmış eserleri arasında yer alıyor. Kitaba adını veren öykünün dışındaki diğer metinler, 1970’lerin modern yeni öykü arayışının temsilcilerinden sayılır. Metin gerçekliği kavramının hayli nitelikli olduğu bu yapıttaki öyküler, dönemin büyük öykücüleri ve Türk edebiyatının kurucularının birer esintisini taşısa da Livaneli o metniyle özgünlüğün de kapısını açtığını okura gösterir.
İlk romanlarına giriş
Livaneli, 1990’ların başında giriştiği Nokta Dergisi’nde başlayan basında yazma işini Sabah Gazetesi’ne de taşıyıp Dünya Değişirken adlı köşesinde günlük olaylar ve politikaya, sanata ilişkin yazılar yazarken, bu metinleri topladığı kitapları yayınladığı yılların ardından 1996’da ilk romanı ile arz-ı endam etti. Roman 1600’lü yıllarda Topkapı Sarayı’ndaki bir veliahdın kafes denilen hapis hayatını sarayın en gözde hizmetkârlarından Etiyopyalı iğdiş Haremağası’nın gözünden anlatır. Kitabı çıktığında okuyamamış, yine sahaftan yakalamıştım. Ve o güne değin okuduğum en iyi metinlerden biri olduğunu düşünmüştüm. Engereğin Gözündeki Kamaşı adlı Livaneli’nin ilk romanını hem kendisinin hem de bugün adına tarihsel denilen ama büyük de bir tanım hatası yapılan geçmiş dönemde seyreden romanlarla kıyasladığımda, metnin büyüklüğü her zaman daha da artıyor. Bir Türk hikâyesinin yurt dışında da ilgi duymasını ortaya koyacak tüm siyasal unsurları yani Osmanlı’nın o çok az bilinen kafes cezasını, bir insanın (Sultan İbrahim ki kendisi 2 yaşında kafese kapatıldı, ağabeylerinin boğularak katledilişine şahit oldu ve 22 yıl o odada hapis kaldı, tahta çıkınca da 8 yıl yapmadığı delilik kalmadı) ve bir insanın ömrünün nasıl çalındığını anlatması bakımından hayli önemliydi. Üstelik romanın dili daha sonra Pamuk’un Benim Adım Kırmızı adlı yine 17. yüzyılda Osmanlı sarayındaki esrarengiz cinayetleri anlattığı romanında daha da geliştireceği birinci kişi anlatımının modern hâlini oluşturuyordu. İklimi, kurgu ve konu kullanımı bakımından yazarken Livaneli’nin de düşünmediği romanın saf hâlinden belli bu metin, Türk edebiyatının da en önemli yapıtlarından oldu. Ne var ki, Livaneli’nin diğer romanlarının popüler ışığı altında kalsa da gölgesini istediği kadar veremedi ve benim dışımda pek fazla eleştirmence edebiyatımızın en iyileri arasında çok az gösterildi.
Popülerliğin kapısı açılıyor
2000’li yılların hemen başında Livaneli’nin öz yaşam hikâyesinden de beslenen (hatırlayın siyasi nedenlerle İsveç’te yaşamak zorunda kalmıştı) metni Bir Adam, Bir Kedi ve Bir Ölüm yayınlandı. Bu roman iki özelliğiyle önemliydi. Birincisi, Türk edebiyatında bir başka çok satar yazarın ortaya çıkışı; ikincisi edebiyatımızın Demir Özlü hariç o sürgün yıllarına değinilmesiydi. Metin, o yıl Yunus Nadi Roman Armağanı’nı kazanırken romanda Livaneli, ilerleyen zamanda kolay okunan, kurgusu ilginç ve siyasi öğelerden beslenen metinler yazabileceğini ortaya koyar. Roman bir başka açıdan da önemli. Livaneli romanlarında ileride daha belirgin görüleceği üzere, yazarın aldığı sinema eğitimi ve vaktiyle senaryo yazması, film yönetmenliği de yapması nedeniyle kimi metinleri sinemasal özellikleriyle edebiyatın önüne geçer. Bir Adam, Bir Kedi ve Bir Ölüm her ne kadar bir sürgün anlatısı, psikolojik metin olarak nitelense de, Livaneli’nin ilk ama daha sonra çokça yapacağı edebiyat-sinema metni sınır ihlalini ilk kez gerçekleştirdiği romanıdır. Ki bunun ne olduğunu az sonra detaylı açıklayacağım.
2000’lerin başındaki ikinci romanı ise Mutluluk oldu. Livaneli’nin bu romanı günlük haberlerin en reyting getiren unsuru namus cinayeti üzerine yazılmış bir metin olarak öne çıktı. Van’dan Ege sahillerine uzanan, Türkiye’nin mezarlıkta bile yan yana gelmeyecek denli birbirinden farklı sınıflarını bir araya getiren kurgusunun eseri metin Livaneli’nin saf bir romancı olarak kaleme aldığı fakat sinemasal unsurların da roman kuramlarıyla yarıştığı öğeleri içerir. Karakter yaratımı, olay örgüsü gibi edebiyat teknikleri kadar dünya edebiyatına Victor Hugo’nun getirdiği betimlemeyi gözde hayale yer bırakmayacak denli canlandırma anlatısıyla öne çıkar. Bu çok okunan metin, aynı zamanda romana pek dokunulmadan sinema filmine de hızlıca çekilip romanın görsel anlatı gücünden çokça beslenilir.
Şimdi Livaneli’nin romanları hakkında bir akademik makale yazmadığım için kronolojik bir inceleme usulüyle uzun satırlar yazmak yersiz. Fakat sırasıyla Leyla’nın Evi, Son Ada ve Serenad romanları Ömer Zülfü Livaneli’nin Türkiye’nin en çok satan yazarı olduğunu tesciller. Leyla’nın Evi, Livaneli’nin hayli zaman geçirdiği gazetecilik deneyiminden de faydalanan bir metinken, popüler öğeleri nitelik kısmını çokça geçen bir metindir aynı zamanda. Romantik unsurlarla kurulu metin, okurun hayal edip metinden sapma ihtimalini gözden kaçırmadan her imgeyi detaylı anlatarak kurulur ve popüler bir yapıta dönüşür. Son Ada ise, Livaneli’nin ya da o dönemki yayıncısının metnin biçimine karar kılamamalarının eseri olarak görülebilir. Orhan Kemal Roman Armağanı alan bu metin, türüne az rastlanan hatta yok olan siyasal roman metinlerinden. Fakat Son Ada, Livaneli’nin romanlarına iyice yerleşen yazmayı kolaylaştıran, okura sadece okuma eylemini yaparak metin üzerinde düşünmeden anlamasını beraberinde getiren birinci kişi anlatısının eseri. Üstelik sonraki romanlarına da sıçrayacak bir romanı kim yazıyor açıklamasıyla başlanan bir metin. Öte yandan Son Ada bir novella olarak düşünülüp yazılması hayli etkin olacakken, çok uzun olmasa da roman formunda yazılarak biraz uzatılmış bir metin. Yine de Livaneli’nin ardı ardına yazdığı roman mı yoksa sinema senaryo metni mi karmaşasına, edebiyat yazıyorum çıkışının da bir örneğini oluşturuyor.
Her ne kadar Livaneli Son Ada ile metninin yönünü edebiyata kırsa da yazarın sinemayla ilişkisi onun metinlerini birer uzun sinopsise hatta senaryoya dönüştürmedi değil. Serenad metni bunun bir örneğini oluşturdu. Aşk temasıyla ilerleyen metin, yine popüler öğelerin niteliği geçtiği unsurlarla okurla buluştu. Metinde yer alan Struma gibi Türkiye’nin gizlenmiş günahlarından biri olsa da Struma Serenad romanının fonunu, Serenad senaryosunun ise iklimini oluşturuyor. Livaneli romanlarında bir sinema ile edebiyat gelgitleri olduğunu söylemiştik. Biçim olarak ilginç niteliğiyle öne çıkan, Livaneli’nin popüler metinler okumaya alışkın okuruyla arasının açılmasını göze alarak yazdığı Kardeşimin Hikâyesi, daha çok edebi unsurlarıyla ön planda bir roman. Karmaşık yapısını daha okunur kılmak için yine birinci kişi anlatısının yer aldığı roman, sinema mı edebiyat mı tartışmasında edebiyat tarafında yer alır.
Livaneli’nin Huzursuzluk romanı ise daha dumanı tüten İŞİD olayını ele alan ve sinemasal özellikleri hayli ön plandaki bir metin. Huzursuzluk’u okumak bir roman tadından çok insana senaryo lezzeti veriyor.
Konstantiniyye Oteli ise nitelikli bir roman olarak açılıyor. Bir kadın karakter üzerinden günümüz Türkiye'sini anlatma iddiasındaki metin, nitelikli unsurlarıyla bunu başarıyor da. Ama romanı okurken insanın aklına aynı kurgudaki Adalet Ağaoğlu’nun Bir Düğün Gecesi adlı metni gelmiyor değil. Livaneli’nin romanının kahramanı Esma, Ağaoğlu’nun romanının kahramanı Tezel. İkisi de yaşadıkları Türkiye’yi anlatıyor. Fakat Livaneli’nin metni İstanbul’un Roma ve Bizans tarihine yaptığı göndermeler ve şehrin dokusuna yaptığı değinmelerle de hayli önemli.
Hakkında sorular sormalı
Burada Türkiye’nin çok satan yazarı Ömer Zülfü Livaneli’nin metinlerini anlatmaya çalıştım. Her bir romanı 100 baskıdan aşağı yapmayan bu yazarın metinleri kıymetli ve önemli. Çünkü yurt dışında da Pamuk ile beraber Türkiye’yi anlamak için en çok okunan yazarlar arasında Livaneli ve Orta Doğu edebiyatı denilince ilk akla gelenlerden. O nedenle yazdıklarının niteliği, biçimi, kurgusu, iklimi Türk edebiyatı için de önemli. İlk metinleri daha seçkinci okurlara dönük sayılabilecekken, şimdi 18 yaşındaki üniversite öğrencileri arasında da hayli popüler bir yazar olan Livaneli, popülerlik ve bunun maddi getirisi için yola çıkıp, ona uygun metinler düzen biri değil. Livaneli, aklındaki metinleri okurla paylaşan, günümüz dünyasının anlamını biraz daha vermeye çabalayan bir yazar. Ama sinemacı kimliği de olduğu için, kimi metni roman mı olmalı yoksa senaryo mu seçiminde roman kılınmış fakat sinema kimliği daha ağır basan metinlerden oluşuyor. Roman olan metinlerinde de bazen okurun hayal kurmasına az izin vermesi, kendisinin de hayli iyi kotardığını bildiğimiz hikâyeyi nefeslendirmek yani öyküde koşmadan, bol imgeye boğmadan ve kolay okunur bir çatı kurmadan çalışma yapısını genç okur kitlesini de biraz düşünerek yer yer biraz da fazla basitleştirmesi olsa da Livaneli Türk edebiyatında değerli ve önemli bir yazar. Metinleri bir kez okunup kütüphaneye konmak yerine, birkaç defa incelenip onun tarzında yazabilmenin özelliklerinin de değerlendirilmesi ve irdelenmesine değer bir yazar. Hiç değilse kendinize şunu sormalısınız: Zülfü Livaneli romanları neden çok satıyor? Eğer 12 Mart yönetimi yayınevini kapatmasına neden olmasaydı belki biz Livaneli ismini yine müzikle, sinema ile bilecektik ama roman dosyalarımızı onun İstanbul’a taşıması muhtemel yayınevine yayınlansın diye yollayacaktık. Türk edebiyatının en önemli yayıncılarından biri olarak bilecektik. Bugün ise en çok satan yazarı olarak biliyoruz. Demek ki edebiyat yayıncılığında yazma işini iyi bilmek de hayli önemli. Okurun neyi istediğine yönelik üretim yapmaktansa Livaneli gibi kendi yazdığını okurun istediği metin hâline getirmek de değerli ve hayli zor. Ayrıca Ömer Zülfü Livaneli, yazarken öğretebilen yazarlar arasında yer alır. Bu yönüne de dikkat etmek gerekir. Popüler bir metin mi arıyorsunuz? Onun romanlarına bakın. Nitelikli yapıt mı arıyorsunuz: Yine onun metinlerini okuyun. İki alanda da başarılı olmak zordur; bu hamurun nasıl karıldığını ve Livaneli’nin A’dan başlayıp X ve Z kuşağına kadar kendini nasıl okutabildiğini düşünün. Çok şeyleri keşfedeceksiniz.


.jpg)



