“Hatıralarımız ağır gelir ruhumuza, yaprakların ağır geldiği gibi can çekişen bir ağaca.”
Kitaplarda, filmlerde, anlatıların çoğunda zaman hep güçlü bir unsur olarak karşımıza çıkar. Zaman sadece bir çerçeve değil; karakterleri yönlendiren, hikâyeyi dönüştüren, duyguları tetikleyen bir kuvvettir. Felsefede hâlâ çözümlenmeye çalışılan bir mesele. Ama bana kalırsa, asıl dikkat çekici olan şu: İnsanlar zamanı ileri sarmaktan çok, geri almak istiyor. En azından ben öyleyim. Zaman açıklanamayan bir şey. Zamanın herkeste farklı aktığı doğru olabilir; ama hızlı aktığı konusunda çoğumuz sessiz bir anlaşma içindeyiz. Onun bir “konsept” mi yoksa bir “gerçeklik” mi olduğu tartışılsın, ben daha çok zamanda geri dönme üzerine düşünmek istiyorum.
Zamanın Sürünmesi: David Lynch’in Anlatısında Bozulan Süre

Zamanın yapısıyla bu kadar uğraşırken, ister istemez bazı anlatılar daha çok dikkatimi çekiyor. Özellikle zamanla uğraşmaktan korkmayan anlatılar. Ve bunların başında David Lynch’in işleri geliyor. David Lynch’in bir röportajını izliyordum, bir yandan da Karıştırıcı’yı okuyordum. İkisinin arasında bir bağ kurmak önce tuhaf geldi, ama sonra röportajda bir konuşma geçti. Lynch’e Inland Empire filminin üzerinden geçen zamanı soruyorlar. “Bir yıl oldu, sana da o kadar zaman geçmiş gibi geliyor mu?” diyorlar. Lynch duraksıyor, “Hayır,” diyor, gülümsüyor ve şu iki kelimeyi söylüyor: “Zaman garip bir şey.”
David Lynch’in filmleri zamanı anlatmaz, zamanı bozar. Onda zaman çizgisel değildir. Başlangıç, gelişme ve sonuç yoktur, ya da varsa da ne zaman başladık, nerede bitirdik belli değildir. Mulholland Drive ya da Twin Peaks: The Return gibi işlerinde, izleyici zamanın içinde kaybolmaz; zaman izleyicinin etrafında çözülür.
Lynch’in işleri zamanı anlatmaz, zamanı yerinden oynatır. Lynch “zaman yanılsamaları”nı sıkça kullanır ama onun sinemasında asıl mesele zamandan kaçmak değil, zamanın dayattığı hisle yüzleşmektir. Ve bazen o his şudur: Bir şey olmuştu, ama tam ne olduğunu hatırlamıyorsun. Geri dönmek istiyorsun, ama nereye döneceğini bile bilmiyorsun.
Karıştırıcı: Bir Zaman Yarığı Olarak Hafıza
“Zaman sadece bir yanılsamadır. Yakalayamaz, geri alamaz ve saklayamazsınız. Tıpkı hava gibi gözle görülmez, su gibi sürekli akar durur.” (Karıştırıcı syf 48)
Karıştırıcı’ da zaman yalnızca ilerleyen bir çizgi değil, içine düşülebilecek bir boşluk olarak karşımıza çıkar. Nawoo, kaybettiği birini, en yakın dostu Leenae’yi, hâlâ zihninde taşıyan bir yetişkindir. Herkes “zamanla geçer” derken, onun içindeki zaman donmuştur.
Bir gece içtiği gizemli bir kokteylin ardından on üç yıl öncesine döner. Fiziksel olarak değil, tüm varlığıyla. Sesler, yüzler, mekanlar… Hepsi geri gelmiştir. Ve onun elinde bir “eğer” vardır. Eğer bu kez o günü değiştirirse Leenae yaşayabilir mi? Ama Shaker'ın asıl meselesi bu değil. Asıl soru şudur: Zamanı geri almak, hatayı silmek midir, yoksa o hatayla yüzleşmek mi? Nawoo her şeyi düzeltebilir belki, ama bu başka kırılmaları getirir. Hikâye, zamanı geri almanın bir çözüm değil, başka bir yalnızlık olduğunu gösterir.
Bazı şeyler sadece yaşanır. Geri döndüğünde bile eksik kalır. Çünkü zaman değil, insan kırılmıştır.
Görünmeyen Anlatıcılar
Ama tüm bu zaman kırılmalarını düşünürken, aklım başka bir anlatıya daha kayıyor: Life is Strange zamanla yüzleşmenin ne kadar ürkütücü olabileceğini anlatan, interaktif bir hikâye. Max zamanı geriye alabiliyor ama mesele hiçbir zaman “keşke”yi silmek değil. Tam tersine, Life is Strange zaman ve tercihlerimizle yüzleşmenin ne kadar ürkütücü olabileceğini anlatıyor. Max, oyunda bir yerde şöyle der: “Keşke bu anın içinde sonsuza kadar kalabilsem… Ama o zaman bu sadece bir an olmazdı.” Karıştırıcı’yı okurken bu hissi yeniden yaşadım. Nawoo’nun taşıdığı suçlulukla Max’in taşıdığı arasında tuhaf bir bağ var sanki. Birini kurtarmaya çalışırken aslında kendini affetmeye çalışıyorlar.
Bazı karakterler sadece anlatının içinden geçmez, anlatının kendisi olur. Lynch’in Laura Palmer’ı gibi, Life is Strange’deki Rachel Amber gibi, Karıştırıcı’daki Leenae de böyle. Literatürde buna haunting the narrative deniyor. Bu terim, hikâyede fiziksel olarak çok az yer kaplayan ama etkisi anlatının tamamına yayılan karakterler için kullanılıyor. Bu karakterler, olayların merkezinde değildir; ama olayları başlatan, şekillendiren ya da ağırlaştıran şey tam da onların varlığı ya da yokluğudur. Genellikle bu karakterler ölmüştür, kaybolmuştur ya da artık fiziksel olarak sahnede değildir. Ama onların etkisi tüm anlatı boyunca hissedilir. Adeta bir hayalet gibi anlatının her köşesinde dolaşır, ama doğrudan görünmezler.
Nawoo da Max gibi bir kararı değiştirdiğinde her şeyin düzeleceğini sandı ama bazı kayıplar geri gelmez, çünkü onlar hikâyenin dışında değil, tam kalbindedir.
Bir Eğer: Sesini Hatırlamamak
Benim de bir “eğer”im var. Zamanı geri alabilsem ilk oraya dönerdim.
Çocukluk arkadaşım vardı. Çok yakındık. Ama onun çocukluğu, benimkinden farklıydı. Kan kanseriydi. Bazen aylarca görüşmezdik sonra bir gün çıkıp gelirdi, biz de kaldığımız yerden oyuna devam ederdik.
Bir gün odamda oyun oynarken annem geldi. Arkadaşım hastanedeymiş, benimle konuşmak istemişti. O an neden reddettim bilmiyorum. “Çıkınca görüşürüz,” diye geçirdim aklımdan. Ama çıkamadı. Ve bir daha hiç konuşmadık. Şimdi zamanı düşündüğümde aklıma hep bu gelir. Eğer o telefonu açsaydım, belki hiçbir şey değişmeyecekti. Ama en azından sesini bir kez daha duyardım. Çünkü artık sesini bile hatırlamıyorum. Görüntüyü değil sesi unutmak, insanı zamansız bırakan bir şey.
Zamanı geri almak, bir yanıyla çocukça bir arzu. Ama bazen en gerçek arzularımız çocukluktan kalma zaten. Hepimiz “eğer”lerle yaşıyoruz. Eğer onu söyleseydim, eğer gitmeseydim, eğer o gün farklı davransaydım…
Ama gerçek şu: Zaman geri gelmiyor. Ve insan çoğu zaman, geçmişi değil, geçmişteki kendini affedemiyor. Aslında belki bazen sadece, hiçbir şeyin eksik ya da fazla olmadığı bir an arıyoruz; nefes alabileceğimiz, geçmişin değil sadece şimdinin ağırlığını taşıyan bir zaman.
Kerry Drewery’nin sözleriyle: “Hatıralarımız ağır gelir ruhumuza, yaprakların ağır geldiği gibi can çekişen bir ağaca.”
Zaman geçer. Ama bazı hatıralar geçmez. Sadece taşınır. Taşımayı öğreniriz. Kendi kendimize, içimizde, sessizce. Belki de zamanla barışmak, onu yenmek değil; onunla yürümek demektir. Geri dönemesek de bazen bir an durup geriye bakmak, o eksik kalan sesi içimizde duymak, yeter.
-






