Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Ağustos 2025

Edebiyat

Unterleuten: Sessizliğin İçinde Bedenleşen İktidar ve Zamanın Çatışmalı Haritası

Ümit Yılmaz

Paylaş

1

0


Juli Zeh’in Unterleuten romanı, sessizliğin içindeki şiddeti, doğayla uyum hayalinin ardındaki ideolojik gerilimleri ve bireyin zamanla olan çatışmalı ilişkisini görünür kılıyor.

Juli Zeh’in Unterleuten romanını elime aldığımda, karşılaştığım şey yalnızca bir köy anlatısı değil, aynı zamanda bir sosyolojik gerilimdi. Roman boyunca Brandenburg taşrasında geçen olaylar, ilk bakışta sıradan çatışmalarmış gibi görünse de, aslında satır aralarında modern dünyanın temel kırılma noktalarını barındırıyor: güç, zaman, değer ve doğa üzerine bir hesaplaşma bu.

Bu metni okurken sıkça Max Weber’in verstehende Soziologie (anlayıcı sosyoloji)¹ kavramını düşündüm. Zeh’in romanında karakterler yalnızca toplumdaki rollerini oynamaz; aynı zamanda kendi içsel anlam dünyalarını inşa eder. Arne’nin Gombrowski’ye bağlılığı, Linda’nın bireysel azmi, Kron’un stratejik sabrı… Bunlar yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda değer temelli kararlar. Her karakter, kendine ait bir anlam sisteminin temsilcisidir. Bu noktada Luc Boltanski ve Laurent Thévenot’nun orders of worth (değer düzenleri)² kavramı çok aydınlatıcı oluyor. Gombrowski’nin toprağa yüklediği anlam, Meiler’in ekonomik çıkar odaklı bakışı ya da Linda’nın doğayla kurduğu neredeyse kişisel bağ… Her biri farklı değer evrenlerinden konuşur. Zeh’in başarısı, bu sistemlerin çatışmasını edebiyatın araçlarıyla görünür kılmasında yatıyor. Ancak Unterleuten’i yalnızca bir değer çatışmaları romanı olarak okumak eksik olur. Hans Ulrich Gumbrecht’in Stimmung (atmosfer)³ kavramı burada büyük önem taşıyor. Romanın mekânı –örneğin boş araziler, rüzgâr türbinleri, çukur açılan bahçeler– yalnızca fiziksel bir dekor değil; karakterlerin kararlarını yönlendiren, bedensel olarak hissedilen gerilim ortamının taşıyıcısı. Okur, bu atmosferin içinde yalnızca olayı değil, onu saran duygu dokusunu da hisseder.

En etkileyici boyut ise bana göre zaman. Zeh’in romanında karakterlerin geçmişle hesaplaşmaları kadar, gelecekle kurdukları gergin ilişki de belirleyici. Linda’nın kendini “bin parçaya ayrılmış” hissettiği sahne, modern bireyin zaman karşısındaki çaresizliğini yansıtır. Herkesin gelecek planları vardır ama zaman, çoğunlukla bu planlara direnir.

Linda ve Gerhard Fließ’in Unterleuten’e taşınma öyküleri, köyün toplumsal yapısında dışarıdan gelen bireylerin oynadığı dönüştürücü rolü anlamak açısından dikkate değerdir. Her ikisi de Berlin’den gelen bu karakterler, kırsala sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda yeni anlamlar ve değer sistemleriyle gelir. Linda, şehirdeki hızlı ve parçalanmış hayattan kaçıp atlarıyla kurduğu özel bağ üzerinden doğaya yaklaşırken, Fließ daha siyasi ve ekolojik bir duruş sergileyerek köydeki enerji projelerine karşı durur. Her iki karakter de, modern bireyin kırsal alanda yeni bir kimlik kurma çabasının iki farklı yönünü temsil eder. Bir yanda doğayla duygusal bir bütünleşme arzusu, diğer yanda ise politik bir direniş pratiği yer alır. Linda’nın bireysel özgürlük arayışı ve Fließ’in kolektif sorumluluk bilinci, romanın etik çatışma düzlemlerini daha da derinleştirir.

Kısa öyküler yazan biri olarak yazdığım öykülerde ilk cümleye verdiğim önem kadar son cümleye de önem veririm. Acaba Zeh'in romanında da ilk cümle ile son cümle arasında bir bağ var mıdır diye bakamadan edemedim. Ve beni etkileyen bir şeyle karşılaştım. Bu şok edici karşılaşmayı yaşadığımda Köln Üniversitesi'nde Unterleuten romanı hakkında sunum hazırlıyordum. Son cümle romanın 61. bölüm sonu, 62. bölüm olan Epilog öncesi.

Romanın başı ve sonu arasında kurulan simgesel bağ, bu anlatının çerçevesini tamamlayan etkileyici bir yapı sunuyor.

İlk cümle: “Hayvan bizi avucunun içine aldı. Bu, sıcaklık ve pis kokudan bile daha kötü.” Jule başını kaldırdı. “Artık buna katlanamıyorum.” („Das Tier hat uns in der Hand. Das ist noch schlimmer als Hitze und Gestank.“ Jule schaute auf. „Ich halte das nicht mehr aus.“)

Bu cümlede bir çaresizlik, bir boğulmuşluk hissi, bir dıştan gelen ama içe nüfuz eden tehdit olarak algılanır. "Hayvan" (das Tier) doğrudan bir hayvan değil, daha çok doğanın kontrol edilemeyen gücü, belki de insanın içsel korkularına, toplumsal baskılara karşı bir metafordur. Bu sahne, bireyin yapılar ve çevre karşısındaki kırılganlığını temsil eder.

Son cümle: “Düşüşten kaçamadı, ama varmak güzeldi; çünkü aşağıda su yoktu, onu içine çeken ve sonsuza dek saklayan imgeler vardı.” („Der Fall entging ihm, aber das Ankommen war schön, denn unten befand sich kein Wasser, sondern Bilder, die ihn in sich aufnahmen, für immer.“)

Burada ise bireyin kaçınılmaz bir düşüş yaşadığı ama bu düşüşün korkutucu değil, neredeyse kurtarıcı bir şey olduğu anlatılır. Gerçeklik sertliğiyle değil, imgeler aracılığıyla yumuşar. Ölüm ya da teslimiyet, artık yok oluş değil, temsile dönüş olmuştur.

Bu iki cümle arasında bir eksistansiyel yolculuk gizlidir: Başlangıçta birey, dışsal bir güç tarafından kuşatılmış ve tahammülsüzdür. Sonda ise birey, bu güce teslim olur ama yok olmaz; bir imgeye dönüşerek korunur. Bu geçiş, bedensel sıkışmışlıktan estetik hafızaya, tahammülsüzlükten kabule giden bir anlatı hattı sunar.

Felsefî açıdan, Heidegger’in Geworfenheit (atılmışlık) kavramı ve Walter Benjamin’in Aura⁷ düşüncesi arasında bir yolculuktur bu: İnsan dünyaya atılmıştır; ama anlatı, bu varoluşsal savrulmaya bir biçim, bir imge, bir anlam kazandırır.

Sonuç olarak, Juli Zeh bu ilk ve son cümlelerle yalnızca bir romanı sonlandırmaz; aynı zamanda bireyin modern dünyadaki konumuna dair felsefî bir çemberi tamamlar.

Romanda kolektif gerilimin en fiziksel temsili, Gerhard Fließ’in tamirci Bodo Schaller’i ağır şekilde dövmesiyle somutlaşır. Benim açımdan bu sahne yalnızca bir öfke patlaması değil, aynı zamanda temsilî bir şiddet eylemi olarak da okunabilir. Fließ'in doğa ve ahlaki değerler etrafında kurduğu yaşam, Schaller'in kasabanın normlarına aykırı eylemleriyle çatışır. Bu çatışma, bireyin toplumsal bedenle kurduğu ilişkinin şiddet yoluyla sınırlandırılmaya çalışıldığı noktada doruğa ulaşır. Fließ’in saldırısı, bana göre yalnızca bir fiziksel eylem değil, aynı zamanda ahlaki bir düzenin, tehdit altındaki değerlerin korunması adına yapılan varoluşsal bir müdahaledir. Heidegger’in Sein-zum-Tode kavramını düşünmeden edemiyorum: Şiddet burada yalnızca yok edici değil, anlam kurucu da olabilir.

Ve sonra… Gombrowski'nin ölüm sahnesi. Kasabanın su deposunda ölü bulunan bu güçlü adam, artık kelimenin tam anlamıyla halkın bedenine karışmıştır. Herkes onu içmiştir. Bu, salt grotesk bir durum değil; Michel Foucault’nun iktidarın bedene sinmesi fikriyle birebir örtüşür.⁴ Gombrowski, yaşarken köyün iradesiydi; öldükten sonra onun fiziksel varlığı, su yoluyla köyün bedenine sızar. Bu, iktidarın en yoğun biçimde içselleştirildiği andır. Aynı zamanda Jean Baudrillard’ın “hipergerçeklik” kavramını da çağrıştırır: Artık Gombrowski yoktur ama her yerdedir – içilen, hatırlanan, bedene karışan bir gölge gibi.⁵

Juli Zeh’in Unterleuten romanı, sessizliğin içindeki şiddeti, doğayla uyum hayalinin ardındaki ideolojik gerilimleri ve bireyin zamanla olan çatışmalı ilişkisini görünür kılıyor. İlk bakışta pastoral bir anlatı gibi duran metin, dikkatli okunduğunda çok katmanlı bir anlam evreni açıyor: Sosyolojik yapılar, değer sistemleri, estetik atmosferler ve felsefî varoluş soruları bir arada işleniyor. Romanın karakterleri yalnızca bireysel tercihlerle değil, aynı zamanda tarihsel ve kültürel kodlarla hareket ediyor. Gombrowski’nin ölümüyle birlikte suya karışan iktidar, Fließ’in şiddetinde bedenleşen ahlaki düzen arzusu ya da Linda’nın doğayla kurduğu ilişki, bize çağdaş bireyin yön bulma çabasını gösteriyor.

Bu yön bulma çabası yalnızca karakterlerin değil, okurun da paylaştığı bir deneyime dönüşüyor. Çünkü Unterleuten, yalnızca anlatılan bir dünya değil, aynı zamanda bir soru: Biz, yaşadığımız mekânlara ne anlam yüklüyoruz? Hangi değer sistemleriyle hareket ediyoruz? Zamanı nasıl yaşıyoruz? Ve düşerken bizi tutacak olan gerçekten de imgeler midir?

Zeh, bu soruların kesin cevabını vermez. Ama bizi o imgelerin içine bırakır: belirsiz, ama düşündürücü. Tıpkı romanın sonunda olduğu gibi, biz de düşüşten kaçamayız belki; ama vardığımız yerde bizi karşılayan imgeler, bize ait olan anlamın başlangıç noktasıdır.

¹ Max Weber: Soziologische Grundbegriffe. Frankfurt am Main: Fischer 1973.

² Luc Boltanski / Laurent Thévenot: On Justification: Economies of Worth. Princeton: Princeton University Press 2006.

³ Hans Ulrich Gumbrecht: Stimmungen lesen: Über eine verdeckte Wirklichkeit der Literatur. München: Hanser 2012.

⁴ Michel Foucault: Der Wille zum Wissen. Sexualität und Wahrheit 1. Frankfurt am Main: Suhrkamp 1993, S. 63.

⁵ Jean Baudrillard: Simulacres et simulation. Paris: Galilée 1994, S. 11.

Martin Heidegger: Sein und Zeit. Tübingen: Niemeyer 2006, S. 135.

⁷ Walter Benjamin: Das Kunstwerk im Zeitalter seiner technischen Reproduzierbarkeit. Frankfurt am Main: Suhrkamp 2003, S. 18.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Reha Erdem: “Canın acıya acıya gitmek...Çiğdem Öztürk
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Josef Kılçıksız

14 Mayıs 2025

Yürünecek Bir Yol Vardır Her Zaman

Şehrin ve varlığın dağılmış parçalarını bir araya getirerek bir belleğe kaydeden ve bu belleği bir direniş anlatısıyla diri tutan bir hikâye.Doğduğum şehre gittim; her köşe bir duyguyu çağırıyor, her pencere bir utancı. Antakya, 2300’lü yaşlarında oldukça güzel, old..

Devamı..

Sıfırdan Bire, Doğaldan Plastiğe!

Deniz Sessiz

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024