Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

6 Ağustos 2020

Öykü

Bizden Değilsin

Neslihan Sezgin

Paylaş

0

0


Nereye gittiğimi anlayamamıştım. Yürüdüğüm koridorun sonunu görmeden, sadece bir iki adım sonrasını aydınlatan ışığı takip ediyordum. Korkuyor muydum, yoksa huzura mı yaklaşıyordum, ayırt edemiyordum. Çok tuhaftı, ayaklarımdan hiç ses gelmiyordu. Sanırım çıplaktım. Çünkü kıyafetlerimden de hiçbir hışırtı gelmiyordu. Ve ben, kendime dokunduğumda bir boşlukta dolaşıyor gibiydi ellerim. “Seni bekliyorum!” dedi bir kadın. İliklerime kadar ürperdim. Sesin nereden geldiğini anlamak için çabaladım fakat çok karanlıktı. Yerimi yönümü bulmaya çalışmak yerine ışığın doğrultusunda birkaç adım daha ilerlemiştim ki ışıkların hepsi sönüverdi. “Yıllardır seni bekliyorum. Nihayet geldin Ali!” sesin sahibi bir kadındı. Istırap yüklüydü ses. “Siz kimsiniz? Neden beni bekliyorsunuz?” diye sorduğumda birinin elimi kavradığını fark ettim. Boşluk hissi o an kayboldu ve maddeyi algıladım ilk kez. “Birazdan önünde bir pencere göreceksin. İzle lütfen!” dedi. Elindeki tepsiyi dengede tutmaya çalışarak merdivenleri çıkan küçük çocuk, komşusunun kapısına üç kez vurdu küçük elleriyle. Kapı açıldı. “Annem aşure gönderdi teyze,” dedi çocuk. Kadının eteğine yapışmış oğlu, iştahla bakıyordu tepsideki aşureye. Oğlunun tepsiye uzanan elini kapıverdi kadın. “Açgözlü velet! Hiç yenir mi onların pişirdiği!” dedi. Kusuru varmış gibi kıpkırmızı oldu küçük Ali. Elindeki tepsi bir anda ağırlaştı. Ağlayarak eteğini çekiştiren oğlunu geriye savurdu ve, “İstemez!” dedi kadın. Gürültüye çıkan meraklı diğer komşu ve kızı da Ali’ye değil de kokusuyla midelerini kaldıran bir at pisliğine bakıyordu sanki. Annesinin verdiği görevi yerine getirmek için uzattı tepsiyi Ali. Analı kızlı burunlarını tutup başlarını çevirdiler. Anasına bak kızını al dedikleri bu olsa gerek ki; “Onlar pisler, bizden değiller, yememeliyiz bence!” dedi küçük kız ağlamaya devam eden çocuğa. Ali’nin minik kalbi dağlandı. O merdivenleri nasıl indiğini bilemedi üzüntüden. Apartmandan çıkana kadar arkasından konuşulanları işitti taze kulakları. Sokağa çıkınca elindeki tepsiyi fırlatıp attı. Taşın üzerine oturup ağlamaya başladı. İçi çıkana kadar ağladı, dizlerine gömdüğü başını saklamaya çalışarak. “Kaldır başını Ali!” dedi Hilal. Bir çift mavi göz, sevgiyle bakıyordu Ali’ye. Kıpkırmızı olmuş yüzü, akmış sümükleriyle en olmadık zamanda karşılaşmıştı Hilal’le. Eli ayağına dolandı birden. Heyecandan daha bir kırmızı olmuştu yanakları. “Burada beni bekle tamam mı?” dedi Hilal. Koşarak uzaklaştı uzun saçlarını savura savura. Ardından bakakalan Ali’nin gönlünde bir ferahlama bir telaş! Karnında kelebekler uçuşmaya başladı. Hemen eve koştu. Nenesi ortalarda görünmüyordu iyi ki. Banyoya girip kendine çekidüzen verdi. Elini yüzünü yıkadı. Saçlarını taradı. Şöyle bir süzdü aynada kendini. Burnunun içini iyice kontrol etti. Olur ya Allah korusun sümük falan kalırsa daha da rezil olacaktı.

Emin olduktan sonra hızlıca fırlayıp çıktı evden ve oradan hiç ayrılmamış gibi beklemeye devam etti Hilal’i.

Çok geçmeden geldi Hilal. Annesinden rica ettiği kocaman iki dilim çikolatalı ekmek, cips, çekirdek ve gazozla dolu sepeti koydu duvarın üstüne.

Önce bir örtü çıkarıp serdi oturacakları yere, sonra ekmekleri çıkarıp, “Böyle durumlarda çok iyi gelir! Annem üzgün olduğunda hemen çikolata yer ve mutlu olur,” dedi tek gözünü kırpıştırarak.

“Biz de şimdi mutlu olacak mıyız gerçekten?” diye sordu Ali.

“Yani! Ben inanıyorum,” dedi Hilal sesine ciddiyet katmaya çalışarak.

“Nasıl yani? Çikolataya mı inanıyorsun?” diye sordu Ali.

Hilal, ellerini iki yana açıp gözlerini süzerek cevap verdi.

“Fark eder mi? Güzel şeylere inanmak işimizi kolaylaştırır!”

Taşın üzerinde oturmuş, şapur şupur çikolatalı ekmeklerini yiyen çocuklara bakarken, pencere kayboldu. Bir kibrit ve bir mum belirdi elimde. Hissediyordum.

“Bugün olsa, geri çevirmezdim getirdiğin aşureyi,” dedi hüzünlü sesin sahibi.

“Nermin Teyze?” dedim.

“Evet,” dedi kadın.

“Benim ışığım olur musun Ali?” diye sordu.

Şaşkındım. Çok küçüktüm ama bana yaptığı haksızlığı, tüm hayatım boyunca taşımak zorunda kalmıştım. Ne hissettiğimi tam olarak kestiremiyordum. Hem ben neredeyim şu an, onu da bilmiyordum. Kafam çok karışıktı ve pencere tekrar açıldı.

Evimizin derli toplu salonunda Hilal ağlıyordu. Ben, ellerimdeki bulaşık eldivenlerine bakıp oturuyordum bir köşede.

“Olmuyor! Artık dayanacak gücüm kalmadı. Ne olur anla beni. Seni çok seviyorum ama buna katlanmak imkânsız. Sürekli tetikte olmak zorunda bırakıyorsun beni. Yerlere basamıyorum. Bir bardak su içsem sorun oluyor. Beni öpmek bile sana zulüm gibi geliyor. Sanki hastalıklıymışım gibi davranıyorsun bana. Sana sarılsam banyo yapıyorsun,” diyen Hilal’in haklı isyanını görüyordum pencerede. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ben çaresizlik içindeydim. Hilal’i kaybetmeye çok az kalmıştı. Birazdan bu evden çıkıp gidecekti ama benim aklım, onun dizlerine koyup öfkelendikçe elleriyle ezdiği koltuk minderindeydi. Bakamıyordum bile. Güzelim kırlentin nakışlı kılıfı zedelenecekti, ütüsü zaten bozulmuştu. İçim içimi yiyordu. Birden elinden yere düşse, Hilal’in ayaklarına değecekti. Tüm sinirlerim gerilmişti. Bir şey yapmalıydım. O, delicesine ağlarken ayağa kalktım. Ellerimdeki eldivenleri çıkardım ve düzgünce kenara koydum. Ona doğru yürümeye başladım. Gözlerinden geçen bir anlık umut ışığının yerini derin bir karanlık aldı. Onu teselli etmek yerine, elinden aldığım yastığa baktı. Son damla gözyaşını elinin tersiyle silip kapının önünde hazır tuttuğu bavulunu kaptığı gibi çıkıp gitti Hilal. Kalktığı koltuğun üstünü çırptım ve güzelce yerleştirdim kırlenti eski yerine. Tüm bunları yaparken ben, anlatamayacağım ve kimsenin anlamayacağı kadar üzgün, yorgun ve çaresizdim. Doğruca banyoya gittim. Ağlarken bile temiz olmam gerekliliği yüzünden, suyun altında bıraktım çaresizliğimin gözyaşlarını.

Pencere kapandığında, onu ne kadar çok özlediğimi hissettim. Çok uğraşmıştı tedavi olabilmem için. Kliniklerde zor zamanlar geçirmiştik beraber. Ama yenememiştim. Temizlik hastası olmam, ikimiz için de hayatı katlanılmaz hale getirmişti.

“Beni affeder misin Ali?” dedi kadın.

“Affetmem!” dedim sesim kaybettiklerim yüzünden öfkeliydi.

“Beni affetmezsen ben hep karanlıkta kalacağım Ali!” dedi.

Bir şey bana elimdeki mum ve kibriti hatırlattı. Kurtulmanın yolu aydınlıktan geçiyordu. Kibriti yaktım. Mumun fitilini tutuşturdum. Nermin Teyze karşımdaydı. Zayıf ışıkta zar zor seçebiliyordum hemen burnumun ucundaki kadını. Perişan görünüyordu. Dünya üzerinde görsem asla tanıyamazdım ama burada durum başkaydı.

“Ne zamandır buradasın?” diye sordum.

“Çok zamandır,” dedi.

Ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Çocukken, bir tas aşure yüzünden kırdığı kalbimin acısı, bana bir daha hiç kimse pis demesin diye temizlik hastası olmam, karımı kaybetmem, her şeyimi kaybetmem işte bu kadın yüzündendi. Şimdi benden af diliyordu.

“Ali, sana yalvarıyorum. Beni affet!”

“Ben neredeyim?” diye sordum.

Pencere yeniden açıldı. Bu kez ne göreceğim acaba derken kendimi, sekizinci kattaki evimin penceresinden düşerken görüyordum. İnsanın kendi ölümünü izlemesi gerçekten çok tuhaf.

“İntihar etmiş olamam değil mi?” dedim.

“Benim yüzümden!” dedi kadın.

“Ben, sana bunları yaşatırken böyle olacağını bilmiyordum. Bizim töremiz, âdetimiz farklıydı. Yıllarca komşu köylerde farklı hayatlar yaşayarak büyüdük. Gel gör ki, atalarımız bize kardeş olmayı öğretmedi. Kentlere gelince, farkların ortadan yavaş yavaş kalkması bazılarımızı rahatsız etmeye başladı. Komşu köyler, komşu evler olmaya başladı. Dedik ki; zamanla içimize girecekler, siyah ve beyaz birbirine karışacak. Kaybolacağız. Bu korku yüzünden insan insana, düşman oldu. Hâlbuki gri ne güzel bir renkmiş!”

Sözleri beni mutlu etmişti. Zamanın telafisi yok elbette. Olan olmuş, ölmüştük artık. Bu saatten sonra ne olacak kim bilir! Nermin Teyze konuşurken zayıf mum ışığının kalbinde bir aydınlık oluşturmaya başladığını gördüm.

“Beni affediyorsun,” dedi minnetle.

“Seni affediyorum,” dedim. Üstümüzden ışılar saçan bir bulut geçti.

“Hadi gidelim,” dedim. Kadının çoktan küçülmüş bedenini aradım ama elim boşluğu yokladı sadece.

Adım attıkça yolum aydınlanmaya başlamıştı. Koridorun sonundaki çıkışı kestirebiliyordum biraz. Heyecanlanmıştım.

“Nermin Teyze hadi! Gel benimle.”

Sesi benden çok uzaktaymış gibi zayıf geliyordu.

“Sen aydınlık taraftasın Ali. Sen git. Ben daha buralardayım.”

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bir Resmin Düşündürdükleri: “Uygarlığı..Sennur Karanlık
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

13 Temmuz 2025

Mutlaka Görülmeye Değer 5 Otantik İsta..

İstanbul denince akla hep aynı rotalar gelir: Sultanahmet, Galata, Kapalıçarşı, Ortaköy... Oysa bu şehir, kalabalıkların dışında kalmış, kendi hikâyesini hâlâ sakince anlatan mahalleleriyle bambaşka bir yüzünü sunuyor. Eğer İstanbul’da daha yerel, ..

Devamı..

İmdat

Ayzer Bilgiç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024