Boşlukta Sallanan Adam’ın Dramı
1 Ekim 2019 Edebiyat

Boşlukta Sallanan Adam’ın Dramı


Twitter'da Paylaş
0

Okuma açlığı çeken birçok okurun Joseph’kine benzer duygular yaşaması olasıdır, en azından orta sınıfın hayata karşı tutumu konusunda. Öyle ki kahramanımız savaşta ölmeyi bile bu çirkeflikten daha şerefli bulur.

Biliyorum, çoğu yerde söylenir: İlk yapıtlar ilk çocuklar gibidir, ebeveynlerinin acemiliklerini üzerlerinde taşırlar, ancak yine de unutmamak gerekir, anne-babalarına ebeveyn olma duygusunu ilk defa yaşattıklarından değerlidirler. Boşlukta Sallanan Adam Saul Bellow’un bilinen ilk yapıtı. Romanı ilk defa üniversite yıllarında okumuştum, bendeki izleri hâlâ durur (kibrimi kahramanına borçluyum). Bu yazıya başlamadan hemen önce ikinci defa okudum. Son okumamda yer yer teknik kusurlar gördüğümü söylemeliyim, ama bu kusurların hiçbiri gözümde yapıtı aşağıya çekmedi, hatta yapıtın başka güzel yönlerini bile keşfettim denilebilir. Bana kalırsa ilk yapıtlar en azından bir yere kadar kusurlu olmalıdır, samimiyetlerini daha bariz görebilmemiz için belki de gereklidir bu.

“Ne yapıyorsun öyleyse?”

“İşte… Iva ile yaşıyoruz.”

Joseph’in yanıtı Saul Bellow’un Boşlukta Sallanan Adam yapıtını neredeyse özetler niteliktedir. Umursamaz, hayatı boşa bırakan, her ne tarafa akarsa bunu artık hiç önemsemeyen. İşte, öylesine, anlamsız, Iva’yla birlikte olmanın gereksizliği, hatta yaşamanın gereksizliği, bıkkın. Tabii bu rastgele olmuş bir durum değil, başı ve devamı olan bir akışsızlığın sonucu. 

Hayata pozitif bakmakta zorlanan kahramanımız Joseph’in “zaman harcamaya değer fikirleri olan insanlar ve olmayanlar” diye insanları iki gruba ayırması ve ona göre davranışlarını yönlendirmesi ilk başlarda bazı okurlara sevimsiz görünebilir. Gerçi yapıtın sonlarına doğru bununla ilgili pişmanlık duyuyormuş gibi bir itirafta bulunuyor, ama bence düşünme şekli o kadar da rahatsız edici değil. Aslında her iyi okur bu konuda biraz Joseph’in bakışıyla bakıyor, yeter ki bu konuda samimi olalım, belki her zaman değil, ama çoğu zaman böyle. 

“Sürekli yaşam umut demektir. Ölüm, seçme şansının yok olmasıdır. Seçme hakkının kısıtlandığı oranda ölüme yaklaşırız. En korkuncu da yaşam tümüyle bizden alınmaksızın umutların kesilmesidir. Hapiste geçen bir yaşam bunun aynısıdır.”

Genç yazar Bellow’un saf ve derin düşünce biçimi yapıt boyunca okuru kendine bağlıyor.

Yapıtın konusuna dönersek, düzenli bir işte çalışan, evli Joseph bir gün askere gitmesi için bir çağrı alır ya da çağrılır. Ancak bu çağrı beklemeye alınır, gerekli olduğunda askere alınacaktır. Mesele askere ne zaman alınacağıdır. Bu bekleme yedi ayı bulmuştur, eski işi zaten savaştayız diye onu geri almaz. Hayat onun için bir beklemeden ibarettir artık ve bu beklemenin ne zaman sona ereceği asla bilinmez. Gün gelir, beklemek öyle bir hâl alır ki Bellow’un Joseph’i suçunun peşine düşen Kafka’nın Joseph K’sınınkine benzeyen bir tutsağa dönüşür. Askerde ölümle yüzleşse de artık bu, ona beklemeden daha cazip görünür. Eşi, dostu, akrabaları, tanıdığı herkes bu beklemeyi daha da çekilmez kılar. Beklemek, yukarıda alıntıladığım gibi, Joseph için hapiste geçen bir yaşama dönüşür ve bu hapishane onun için bir tür azap olur ve her geçen gün bu azap daha da artar.

Orta sınıfın güvenlik endişesiyle girdiği acınası çaba ve üstten bakan hor bakışları, yapıt boyunca Joseph tarafından küçümsenir. İnsanlar felaketler karşısında içlerindeki gömülü duran bencilliği ortaya sermekten sakınmazlar, her türlü aşağılık yanlarını ister farkında olsun ister olmasın gün yüzüne çıkarırlar, kahramanımız günlüğünde bunlara sık sık değinir. Aslında okuma açlığı çeken birçok okurun da Joseph’kine benzer duygular yaşaması olasıdır, en azından orta sınıfın bu tutumu konusunda. Öyle ki savaşta ölmeyi bile bu çirkeflikten daha şerefli bulur kahramanımız. Bozkırkurdu’nun kibri… Burada Hermann Hesse’yi anmadan duramadım, zira Bozkırkurdu’nun entelektüel kahramanıyla Joseph’in insanlara bakışı aynı derinlikte olmasa da benzerdir. İtiraf etmeliyim ki genç Joseph’in günlüğünü okurken bir ara insan ruhunun dehlizlerinde dolaştım. Bunu öylesine söylemiyorum, yapıtı okumuş olanlar benim ne demek istediğimi anlamış olmalılar. 

Kahramanımız en sonunda düzeni kutsamadan duramaz. Bu bekleyiş özgürlüğünü elinden almışken, düzen ise askıda kalmış özgürlüğünü adeta iade eder, ucunda ölüm bile olsa buna razıdır. Bu nedenle kahramanımız aşağıdaki sözleri haykırırken okur olarak onu hor görmediğimiz gibi şaşırmayız da: 

“Yaşasın düzenli günler, saatler!  

 Ve ruhun zaferi! 

 Yaşasın düzen, disiplin!”

Çünkü başıboş ya da amaçsız yaşamak bazen gerçek hapishanedir.

(Kaynak: Saul Bellow, Boşlukta Sallanan Adam, Neşe Olcaytu, Cem Yayınevi)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR