Bukalemunun Rengi
27 Ağustos 2018 Sinema Hayat

Bukalemunun Rengi


Twitter'da Paylaş
0

Ivan Illich, sağlık sisteminin insanları hasta ettiğini, eğitim sistemininse insanları cahilliğinin temel sebebi olduğunu öne sürüyor. Erich Fromm’a göre depresyon başta olmak üzere pek çok ruh hastalığın sebebi kapitalist üretim sisteminden kaynaklanıyor.

Uzun yıllardır oyunculuğu ile bildiğim Matt Ross 2016 yılında tekrar tekrar izlemeyi ve üzerine konuşmayı çok sevdiğim bir film çekti: Fantastik Kaptan (Captain Fantastic). Filmde Platon’un “Filozof Kral” idealini gerçekleştirmeye yaklaşan bir çiftin bildiğimiz medeniyetten uzakta, eğitim, sağlık ve üretim sistemizin dışında yetiştirdikleri altı çocuğu görüyoruz. Film bu çocukların annelerinin ölümü vesilesiyle bildiğimiz medeniyetle tanışmalarını anlatıyor. İnsan filmi izlerken ilk başta medeniyetten uzaklaşmak ve kendi kurallarınla bilim, sanat ve doğa ile meşgul olmanın ne kadar da muazzam bir şey olduğunu düşünüyor. Sonrasında film bu fikri tüm boyutlarıyla derinlemesine incelemeyemediği için baştaki büyüsünü biraz kaybediyor. Yine de verdiği ilham, insanı fikir üzerine daha çok düşünmeye itiyor ki bu filmin iyi olduğunun göstegelerinden biri.

sinema

Bu yazı da filmin ilhamının bir sonucu. Ivan Illich, sağlık sisteminin insanları hasta ettiğini, eğitim sistemininse insanları cahilliğinin temel sebebi olduğunu öne sürüyor. Erich Fromm’a göre depresyon başta olmak üzere pek çok ruh hastalığın sebebi kapitalist üretim sisteminden kaynaklanıyor. Biz bu eğitim sisteminin içinde yetiştik, bu sağlık sisteminden faydalandık ve bu üretim sistemi içerisinde çalışarak paramızı kazanıyoruz. Nasılız? İyi miyiz? İşe her sabah metro ile gidiyorum. Eğer oturacak bir yer bulursam da herkesin ortasında farkındalık antremanları yapmaya başlıyorum: Nefes al, burundan. Nefes ver, ağızdan. Birkaç tekrardan sonra gözlerimi kapayıp sırf burundan nefes alıp vermeye odaklanıyorum. Aklım düşüncelerle meşgul olmaya çalışıyor, bense bu düşünceleri fark edip nefesime odaklanmaya devam ediyorum. Kafamın birkaç dakikalık sessizliği, beni kendime getiriyor.

Sırf farkındalık antremanları değil, son birkaç yıldır etrafımdaki insanların tuhaf diye nitelendireceği pek çok yeni alışkanlık geliştirdim. Hepsini burada sıralayamam ama hepsini şöyle özetleyebilirim. Haz çemberinin dışına çıkmaya çalışıyorum, bunun için de nedeni doğru bir amaca hizmet etmeyen bütün davranışlardan uzak duruyorum. Peki bunu neden yapıyorum? Yazının başına dönebiliriz: Sağlık sistemi, eğitim sistemi, üretim sistemi ve üzerimizdeki zararlı etkileri. Ama daha farklı bir cevabım var benim: Ben tüm bunları rengimi hatırlamak için yapıyorum. Michale Igratieff’in sanırım Birikim dergisinde geçen bir yazıdan şu cümlesini defterime kaydetmişim: “Günümüz dünyasında, Sırp, Bosnalı, Katolik veya Protestan olmak değil, sadece kendileri olmak isteyen insanlar artık bir azınlık grubu oluşturuyor.” Benim için bir distopyanın açılış cümlesi gibidir bu cümle. Benliğin işgali diye adlandırmak istiyorum bu distopyayı. Robotların işgali dahil tüm diğer distopyalardan daha gerçekçi gözüküyor gözüme.

sinema

Günümüz insanının durumunu ve tabii ki kendiminkini de tuhaf bir bukalemuna benzetiyorum. Biz kendi rengini unutan bukalemunlar gibiyiz. Öyle çok uyaran var ki etrafta bir o renge bir renge dönüp duruyoruz. Uyaranlardan uzaklaşıp kendi kendimize kaldığımızda ise nihayet kendi rengimize dönebileceğiz. Ama bir sorun var: Sahi neydi bizim rengimiz? Aslında insanlar muazzam bir adaptasyon makinesiyle doğar. Diğer hayvanlardan farklı olarak insan yavrusu eksik doğar. Örneğin, bir fil doğduktan çok kısa bir süre sonra sürüsüyle yolculuğa çıkabilecek hale gelebiliyor. İnsan yavrusunun ise pek de mükemmel olmayan ilk adımlarını atabilmesi için bile en az bir yıl geçmesi gerekiyor. Ama bu durum onun daha aciz olduğu anlamına gelmiyor. Aksine eksikliği kendisini her türlü çevresel faktörlere adapte edebilmesini sağlıyor.

Teknoloji alanındaki gelişmeler ve bunların etrafında şekillenen yeni kültür, adaptasyon makinemizin kötüye kullanılmasına sebep oluyor. Konfor, fiziksel adaptasyon yeteneklerimizin zayıflamasına sebep olurken, sosyal-duygusal alandaki uyaranların fazlalığı bizi daha kim olduğumuzu sorgulayamadan, bir topluluğun parçası olmaya itiyor. Bu topluluğun başta bahsettiğim bozuk üç sistem etrafında şekillendiği düşünülürse, kendini bilmeyen birinin böyle bir topluluğa adapte olması benliğin işgalinden başka bir sonuç getirmez. Peki bu durumda ne yapmak lazım? Sorunlardan kaçmanın sorunu çözmeyeceği malum. Bu yüzden insanın medeniyetin orta yerinde kalıp, kendisi olmakta ısrar etmekten başka şansı yok. Bunun içinse önce kendini keşfetmeli, kim olduğunu, neye değer verdiğini, bu dünyadaki nihai amacını fark etmeli. Bu da zaman zaman insanın medeniyetin dışına çıkıp kendini sorgulaması ile mümkün olabiliyor.

Kaptan Fantastik’in karısının hastalığı sebebiyle toplumdan uzaklaşıp kendini bulması 18 yıl sürdü. Bu süreçte toplumdan uzakta altı çocuk yetiştirdi, altı filozof kral. Ama sonuçta, toplumdan uzakta devam etmedi hayatları, kıpkırmızı takım elbisesiyle kiliseyi bastı ve bildiğimiz medeniyetin tam ortasına daldı. Bense bu mesele ile son yedi yıldır uğraşıyorum. Bildiğimiz medeniyetin dışına çıkabilmek gibi bir şansım olmadı ama zaman zaman kendimi geri çekmeyi ve uzaklaşmayı başardım. Bu uzaklaşma bana kim olduğumu daha iyi anlama konusunda yardımcı oldu. Gördüm ki kim olduğumu bilince ve hayatı bir haz arayışının ötesine taşıyınca bütün korkularım kayboldu. Hâlâ sistemin içindeyim. Bunalınca içimden, “Metin Kurt gibi yalnızız ceza sahasında” diye bağırdığım oluyor. Karşılaştığım her insanı kendimi keşfetmek için bir ayna olarak görüyorum, beni çok kızdıranları bile. İşin ilginç yanı, insan kendini keşfettikçe etrafındakileri daha iyi okumaya başlıyor. Peki rengim? Şimdilik Edip Cansever’in huyunun koyusu gibi gözüküyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR