Dışarıdan bakanlar yalnızca bir caddede yürüyen genç bir kadın görecekler, siz ise edebiyat tarihinde dolambaçlı bir gezintiye çıktığınızı bileceksinizdir.
Çocukken hep çok sıkılırdım, tek çocuktum. Evde yalnız başıma ne yapacağımı bilmeden, biraz Susam Sokağı, biraz kendi kendime uydurduğum oyunlar... Sürekli saatleri saydığımı anımsıyorum. Sonra hayatımda bir şey oldu, hayatımda muazzam bir şey oldu. Okumayı söktüm. Ilık yazıyordu, I ve küçük l yan yanaydı, bir türlü okuyamıyordum, koşup anneme sormuştum, Ilık demişti, küçük l ve I’nın yazılışı neredeyse aynı o yüzden okuyamıyorsun. Ben okumayı söktüm, ve bütün hayatım değişti. “Yerde gazete parçası bile bulsa okuyor, kitap yetiştiremiyoruz”, sonradan yerini derin endişelere bırakan, çocuğu çok okuyan ebeveyn övünmesi. “Sürekli kitap okuyor, evden çıkmak istemiyor…”. Kocaman gözlüklerim, kitapları sokakta oynamaya tercih edişimle anne babamı neden endişelendirdiğimi, kendim de anne olduktan sonra daha iyi anlayabiliyorum. İnsan çocuğunun herhangi bir sebep yüzünden eksik bir hayat yaşamasından çok korkuyormuş. Küçükken okuduğum bu kitapların çocukluk anılarımı oluşturan baş öğe olacağını, ileride çocukken aynı kitabı okumuş olduğum insanlarla bir anda yıllarca birlikte sokakta oynamışçasına sıcak yakınlıklar kurabileceğimi, okuma sevgimin hayatımı şekillendirip, ilkokulda hayal ettiğim gibi yazar olamasam da avukat olacağımı, yani hayatımı da okuyarak kazanacağımı bilmiyordum o zamanlar.
Yalnızca bir kitaptan ötekine giden maceralar yaşıyor, büyüyünce hayatımın bu kitaplarda anlatılanlar kadar büyük, eğlenceli ve macera dolu olmasını hayal ediyordum. Enid Blyton’ın nedense dilimize Almancadan çevrildiği için kahramanlarının adının Almanca olduğu bir kız grubunun yatılı okul maceralarını konu alan Yaramaz Kızlar serisinde, kızların her okula dönüşünde büyük merakla dinlediği müdirenin konuşmasını, ben de serinin her kitabında neredeyse aynı satırlarla yazılmış olmasına rağmen, müdireye hayran Dolly heyecanıyla okuyor, Fedor Amca’nın ev güneşiyle ısınıp kedi Miço’yla arkadaşlık ediyor, fahri dedem saydığım Muzaffer İzgü sayesinde anneannelerin de askere gidebileceğini okuyup kahkahalar atıyordum. Çocukluğuma küçük kitap kurtlarının çok iyi bildiği bir sıkıntı damgasını vuruyordu: Gece ilerlemiş, yatma saati çoktan geçmiş ama yatağın başının ucundaki lamba hala yanmaktadır. İçeriden yavaş adımların önce tıkırtıları duyulur, sonra kapı aralanır “hadi bakalım uykuya, bak saat kaç olmuş.” Uyuyamaz yine de o çocuk, düşüneceği çok şey vardır. Ömür boyu sürecek gece kuşluğumun temeli. Bu yaz Kindle’ında ışık olduğu için anne babasına yakalanmayan ve gönlünce kitap okuyabilen arkadaşımızın oğluna suç ortaklığı yapınca içimdeki çocuk pek sevindi.
Bu yaşımda hâlâ kitaplarla ilgili şaşırtıcı bulduğum çok şey var, ama sanırım en şaşırtıcı bulduğum bir yaşamın ne kadar değişik tecrübelerle dolu olursa olsun aslında tam da yazı, kitaplar ve edebiyat olmadan eksik kaldığı bilgisi. Kitap okumanın birçok biçimi var, hayatı edebiyat üzerinden anlamlandırmak da bu biçimlerden biri. Edebiyat, henüz hiç hayat tecrübesi olmayan küçük bir çocuğa büyük yazarların hayat böyledir, aşk böyle yaşanır, o bulut halinde yaşadığın o duygunun adı budur demesidir biraz da, bir nevi “Yaşam kullanma kılavuzu”. . Etrafı dinleyip kitaplara gömüldüğüm için hayatı kaçırdığımı, kitapların beni fazlaca etkilediğini düşündüğüm kısa bir gençlik dönemi de geçirdim. Roman okumaya tövbe edip yalnızca yaşamaya odaklanmanın daha iyi bir yaşam biçimi olduğunu düşündüğüm bir dönem. Ne gaflet, şimdi çok iyi biliyorum ki yaşamaya değer bir hayat ve onun içindeki bütün deneyimler onları ancak edebiyatla anlamlandırabildiğimde benim için gerçek yaşanmışlıklara dönüşebiliyor.
Aslında bu yazıya başlamadan önce, kitap okurken neler yaşadığımı anlatabileceğim kurmaca bir öykü yazmak istiyordum ama başıma edebiyatı çok seven ve yazı yazmaya çalışanların sık sık yaşadığı bir şey geldi. Yazdıklarım önümde berbat bir metne dönüştü, bu hayatta en görkemli bulduğum şey olan kitap okuma eylemini kâğıda dökmeye çalışınca ortaya sayıklamalara benzer, pek çirkin cümleler çıktı. Yazdıklarım öyle berbat, öyle sıradandı ki ağlamaklı oldum. Bu sıralar Nabokov’dan Ada veya Arzu’yu okumamın ardından, kitaptan aşırı etkilendiğim için peşi sıra ne okusam beğenmeyeceğimi düşünüyordum. O nedenle okumaya güzelliğinden sual olunamayacak bir kitapla devam edebilmek için Anna Karenina’yı okumaya karar verdim. Çocuklukta çizgi filmlerin ilginç olmayı bıraktığı bir an vardır, insan hâlâ çizgi film izlemeye çalışır ama bir şey sasılaşmıştır artık, biz büyümüşüzdür, gözümüzü alamadığımız o çizgi dünya, üçüncü boyutunu kaybetmiş, iki boyutlu düz çizgilere dönüşmüştür. Müziğin ve kitapların da hayatımdaki ağır etkisini yitirdiği, artık roman kahramanlarına âşık olmayı bırakıp kitapları yalnızca kitap olarak okumaya başladığım dönemi yetişkinliğe geçişimin asıl kerteriz noktası olarak alıyorum, belli bir yılla ölçmek yerine.
Genelde tuhaf bulunan, eksik yaşam süreceğime sebep olmasından korkulan ve benim de ilk gençlik yıllarımda arkadaş edinebilmek, dışlanmamak için sıklıkla sakladığım roman okuma tutkumu Orhan Pamuk’la paylaştığımı anladığım an da benim için bir dönüm noktasıydı ve bunun yalnızca bana özgü bir tuhaflık değil de aslında hayattan bu zevki alabilme ayrıcalığı olduğunu bana kavrattığı için okuduğumda içime dolan sevinçten uyuyamadığım Saf ve Düşünceli Romancı’da anlatılan Anna Karenina bölümünü beklerken yaşadıklarımı, o kurmaca metne aktarmak istiyordum. Gündelik hayatın biz kitap okurken nasıl akıp gittiğini, benim bir yandan çalışıp, bir yandan bulduğum vakitlerde roman okuyuşumu, kitap okurken zihnimizde olanları anlatabileceğim bir öykü kurmaya çalışıyordum. Anna Karenina’nın kırmızı çantalı bölümüne geldim sonunda. Heyecanlandım şimdi… Anna’nın eldiveni neden delik? İngilizce roman okuma tecrübesini nasıl güzel anlatmış böyle, yavaşça o sözcüklerin anlaşılır hale gelmesi. İyi ki bunu bu yaşta okumuşum, Vronski ilk görüşte aşık oldu Anna’ya, üniversitede okuyup kapılacağım şeyler bunlar. Yazdıklarım sayıklamaya benzedi demiştim. Tuğla gibi kitabı okurken daha önce hiç başıma gelmeyen, çok dehşetli bir şey oldu bu romanı okurken. Hayatımda ilk kez kitap okumaktan gözlerim yoruldu. Orta yaşa ne zaman girdiğimi ileride nasıl anlatacağımı şimdiden görebiliyorum. Artık roman okurken gözlerimin yorulduğu yaşlara gelmiştim.
Beni Anna Karenina’ya götüren Ada veya Arzu’yu okurken Alice’in tavşan deliğinde düşmesi gibi sürekli büyük bir hızla düştüğüm ama düşerken etraftaki ilginç objeleri incelediğim bir tünele giriyorum. Yine de Nabokov evreninde olduğumu unutmamalıyım, bir okur olarak hangi objeyi nasıl algıladığımızı yönetme gücünü haiz kendi evreninin mutlak efendisi Nabokov. Ada veya Arzu’da , başkahraman Van’ın notlarında Mösyo Proust’un pembemsi mor renkleri1 diye bir satır dikkatimi çekti. Arama motoruna yazınca, Nabokov ve Proust bağlantıları hakkında sayısız makale çıktığını gördüğümde içimi sonsuz bir sevinç kapladı. Lisede, hiç kimsenin dinlemediği, benimse üniversite sınavlarına hazırlanılan, şiirler okumak yerine yarış atlığı yaptığımız, isyanımı günlüklerime geçirdiğim yıllarda kendimi cennette hissettiğim Fransız edebiyatı dersi.
“Longtemps je me suis couché de bonheur”2 diye bir cümle okuyor öğretmenimiz Madame Sanchez. Bu Fransız edebiyatında diyor, çok önemli bir cümledir. Annesine çok bağlı bir oğlan çocuğu, annesi her gece gelip onu öpmeden uyuyamıyor. Dersi hep derste dinleyerek öğrenmişimdir, bunca sene sonra Sanchez’in anlattıkları hep kulağımda. Madlenler diyor, sonra o sihirli pasajı derste okuyoruz. Ben o sırada on yedi yaşımı sürüyorum ama on beş yaşımda bir sinemanın merdivenlerinde arkadaşlarımla hoplayıp zıplarken o hoplayıp zıplama enerjisinin on beş yaşında olduğumuz için bize hayatın, gençlik enerjisinin tanıdığı bir hak olduğunu, yaşım ilerledikçe bu enerjinin yok olacağını o an içinde birdenbire ve büyük bir dehşetle duyumsayıp kavradığımdan beri zamanın geçişine bir buruklukla bakıyorum, her yaş günümde sevinmek yerine zamanın geçişine ağlıyorum. Zamanın farkına varmış bir gencin Proust’la tanışmasının yarattığı etki bir çığ gibidir. Proust dersinde tuttuğum notları saklamışım, Kayıp Zamanın İzinde notlarıma her baktığımda kendimi lise yıllarında buluyorum.

Notta Proust’un bir sözü var. Gerçek hayat (…) edebiyattır yazmışım. (Sonradan araştırınca sözün tam halinin şöyle olduğunu bulacağım : “Gerçek hayat, nihayet ortaya çıkarılmış ve açıklığa kavuşturulmuş hayat, sonuç olarak dolu dolu yaşanan tek hayat edebiyattır”). Edebiyat yüzünden eksik yaşadığından korkulan bir genç kızın aldığı manidar notlar diyelim. Sanchez’in dersinden sonra koşup kütüphaneden kitapları ödünç almak istiyorum. Kütüphaneci beni kovalamaya çalışıyor, ”Bunları Fransa’da yaşlılar okur, sen git gez dolaş. Bu kitaplarla işin ne” diyor. Hayatımdaki herkes, kütüphaneci bile, beni kitaplardan korumaya çalışıyor, gidip “gerçek” bir yaşam sürmemi istiyorlar. Sürüyorum da, diller öğreniyor, öğrendiğim diller sayesinde burslar kazanıyor, dünyayı dolaşıyorum. Yirmi bir yaşında Roma’yı tek başıma geziyorum. O seyahatten aklımda kalan en canlı anılar, gezdiğim kitapçıda kapağında en sevdiğim fotoğraf olduğu için elime aldığım kitabın Nâzım Hikmet’in İtalyanca aşk şiirleri çıkması, ve Dante’nin Roma’ya girdiği yeri belirten tabelanın önünde yaşadığım heyecan. Hangisi gerçek hayat?
Ya da “gerçekten” üniversite sınavını kazanıyorum, İzmir’den İstanbul’a taşınıyorum. Evim Hüsrev Gerede caddesinde. Teşvikiye’yi hiç görmemişken, lisedeyken okuduğum, kapağını günlüğüme yapıştırdığım Kara Kitap’la kafamda oluşturduğum hayali Nişantaşı’nı arşınladığım sokaklarla karşılaştırıyorum. O köşedeki alengirli dükkân Alaeddin’in bakkalı mı, var mıymış yani sahiden? Orhan Pamuk işte burada, tam caminin karşısındaki apartmanda oturuyor (bu şakayı yapmadan duramadım), buna çok eminim. Halbuki bunların hiçbir önemi yok, bunu anlamak vakit alıyor. Teşvikiye’de oturan bir üniversite öğrencisinin tecrübeleri, hatta Orhan Pamuk bile insanlık tarihi için Sibel ve Kemal’in nişanında beliriveren genç yazar Orhan Pamuk’tan daha gerçek, hadi adlı adınca söyleyelim o “gerçek” yaşam tecrübesine göre daha değerli değildir. Kara Kitap’ın varlığıdır sizin Teşvikiye yürüyüşlerinize anlam veren. Pirimiz, üstadımız Şehrazattır unutma diye kulağımıza fısıldamaktadır Cemali, o yüzden Proust da unutamaz. Marcel “dolambaçlı, karanlık sokaklarda giderek yolumu kaybederken, Bağdat'ın ücra mahallelerinde macera arayan Halife Harun Reşid'i düşünüyordum”3 diyecek, siz de Teşvikiye’de yürürken Harun Reşid’i düşünen Marcel’den etkilenen Galip’i, Solgun Ateş’te Marcel’in sevgilisinin aslında Vronskiy’den alınma özellikleri olduğunu ileri süren Kinbote’u,4 Werther gibi aşık olan Vronskiy’i düşünmeye devam edeceksinizdir. Dışarıdan bakanlar yalnızca bir caddede yürüyen genç bir kadın görecekler, siz ise edebiyat tarihinde dolambaçlı bir gezintiye çıktığınızı bileceksinizdir.
İşleri iyice karıştırmak istesem yine Pamuk’un Anna Karenina yazısında bahsedilen şair Ka’nın Coleridge-Kubilay Han etkilenmesiyle yazılmış o şiirin aslında Şavkar Altınel tarafından yazılmış Kraliçe Viktorya’nın Düşü şiiri olduğunu kavradığımda yaşadığım muhteşem şaşkınlıktan bahsedebilirdim burada, yapmıyorum. Yine yazarların gücüne boyun eğip söyleyelim roman yazarı, Alaeddin’in dükkânın el değiştirdiği, şehrin belleksizleştirildiği bu günlerde bütün bu yıkımlara karşı koyabilecek ve İstanbul’u bir bütün olarak temsil edebilecek güçte olan tek varlık. Edebiyat iyi ki var.
fata morgana: sıcaklık farkı sebebiyle ufuk çizgisinde bulunan cismi havada asılı görmemize neden olan optik bir illüzyon, Alm. Serap.
Ben asıl kitaplar sayesinde bu hayatı doya doya, gerçekten yaşıyorum.
1 İng. Mauve.
2 “Uzun zaman, geceleri erken yattım.” Çev. Roza Hakmen
3 Yakalanan Zaman, Marcel Proust çev. Roza Hakmen.
4 Pale Fire, Nabokov.






