Yevmiyeli kadınlara…
Teli var gücüyle tencerenin dibinde gezdiriyordu. Elinin altında küçücük kalmış tel her dönüşünde ciyak ciyak bağırıyor, tencerenin dibi ağardıkça o kararıyor, kararıyordu, kömür karası bir kedi dönüyor, dönüyordu sanki onu kovalayan. Elini alnına götürdü, biriken teri sildi. “Tövbe tövbe, sütün yarısını burada bırakmış şaşkın, ov ov kolum tutmaz oldu,” diye söylendi. Musluğu açıp suyun altında tertemiz yıkadı, tezgâha serdiği bezin üstüne ters kapatıp yaptığı işten hoşnut, çelikteki kendine baktı. Şalvarının lastiğine sıkıştırdığı beze elini sildi, “Hanıma sütü adabınca kaynatsın diye söylemeli, hem bana hem süte yazık,” diye mırıldanarak çıktı mutfaktan.
Ortaya saçılmış eşyaları kucağında biriktire biriktire evin içinde dolandı. “Ev değil savaş alanı mübarek. Tabii ardınızı toplayacak var. Saçın durun siz,” diye yakındı, kimsenin duymayacağını bilerek.
Çantasından çıkardığı pilli radyosunu konsolun üstüne koydu, düğmesine bastı. Ses tüm evde yankılanmaya başladı. Mevlam gül diyerek iki göz vermiş, bilmem ağlasam mı ağlamasam mı, dura dura bir sel oldum erenler, bilmem çağlasam mı, çağlamasam mı. “Ne ağlarım ne de çağlarım, işimi yaparım.” Doldurduğu kovayla pencereye doğru ilerlerken, türküye kendi sözleriyle eşlik etmeye başladı. Yoksulun sırtından doyan doyana, doyan doyana, bunu gören yürek nasıl dayana nasıl dayana, yiğit muhtaç olmuş kuru soğana. Duyduğunu haksız bulurcasına türküye kendi sözleriyle eşliğe devam etti. “Yoksul olmasa ev dedikleri deliklerde kendi pisliğinde boğulurdu bu deyyuslar bu deyyuslar, temizliyom, paklıyom, ben işimi yapıyom, ben işimi yapıyom, çok şükür evde yemeğim de hazır, helva gibi kuru yanında da yaracaz soğanı, turşuyu turşuyu.” Tavandan tabana uzanmış pencerelere mutfaktan alamadığı hırsını budamaya çalışırcasına yükleniyordu.
Gözleri kararıverdi, elleri titredi, elindeki bez on üçüncü kattan güvercin ölüsü gibi düşerken pervaza sıkıca tutunarak seyretti inişini. Gözünden sel boşanıverdi. “Kendini kandırıyon Hafize,” diye tekrarladı birkaç kez. “Kendini kandırıyon.” Türküyü dinledi sessizce ağlayarak. Sözler yüreğini dağlamaya başlamıştı. Mahsuni şerifim dindir acını dindir acını, bazı acılardan al ilacını, al ilacını.
Olduğu yere, kapı arkasına atılmış patates çuvalı gibi şekilsiz çömeldi, elleri kucağında sıkıca birbirine kenetlenmiş halde. Eli, ayağı tir tir titriyor, gözleri yaşlı. Sudan bembeyaz, buruş buruş yumuşamış ellerini yüzüne kapadı, keskin çamaşır suyunun kokusunu ciğerine çeke çeke gözyaşlarını sildi. ”Şu zehirli suyu içsem de, içirsem de içimiz kirli.” Burnundan akan sümüğü genzine geri çekebildiğince çekti, kalanı tombul kolunu sıkıca saran yenine sıvazladı, ellerini kucağında düğümledi tekrar.
Üç gün öncesi geldi aklına, üç koca gün öncesi. Üç koca evi temizlemişti, tavandan tabana beli ikiye ayırılarak. Apış arasına katlaya katlaya yerleştirdiği bezden yayılan kan kokusuna hiç aldırış etmeden, üç koca evi temizlemişti. Dördüncü evi temizliyrdu, acısına ilaç olur diye umarak. “Tevekkeli değil gözlerim karardı. Buna can mı dayanır?” Hâlâ kanıyordu. Hiç takati kalmamıştı. Yorgun, çok yorgundu.
Yığılıp kaldığı yerden doğrulmak istedi, yetmedi gücü. İçinde bir çökkünlük, mecalsiz bekledi öylece. Al ilacını al ilacını. Koridordan yankılanan türküye dermansız cevap verdi. “İlacım mı? Kalmadı ilaç milaç.”
Üç gece evvel hamile kaldığını anlayıp mahallenin ebesi Emine’ye koşmuş, “Hemen alıver gözünü seveyim Emine abla,” diye yalvarmıştı. Odanın ortasına serdiği eski bir kilime yatırıp oracıkta kazımıştı içindekini. Veresiye. Verecek parası yoktu cebinde.
“Sanki kendi başıma yaptım, sokakta peydahladım. Yokmuş parası piç aldırmak için.” Sesi iyiden iyiye yitip gitmişti. Kendi kendine konuştuğu beyaza kesmiş dudaklarının kıpırtısından fark ediliyordu. “Kaçıncı bebe bu, doyuramayız diye diye hakkından gelip hangi çöplüğe attığımız. Sen ütülesin diye, ebenin yolunu düzledim. Sen çükünü tutama, ben halledeyim, ne ala memleket; eti, sütü sana amade. Piştiye joker gelmedi…”
Kucağında bağladığı elleri çözüldü, iki yanına düştü. Nefes alışverişleri duyulmaz oldu. Gözleri radyoda dondu kaldı. Ses onun üstünden aşıp dalga dalga yayılıyordu hâlâ. Derdim bana derman imiş bilmedim, hiçbir zaman gül dikensiz olamaz- o, şalvarındaki çiçekler kırmızıya boyanırken hiçbir şey duymuyordu artık.






