Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Aralık 2016

Öykü

Cihan Yurtseven • Boşuna Telaşlanıyorsun

Cihan Yurtseven

Paylaş

13

0


Tanışalı iki yıl oldu. Aynı evde yaşıyoruz. Çölde fırtına, nasıl hiç bilmeyen için en olmadık şeyse, uyku sorunu da öyle oldu bizim için. Sanırım bir yıl kadar önce başladı. Saat on buçuk deyince uykusu geliyordu. Ne bir kahve ne bir hareket, yüzüne buz gibi suyu çarpsam bile onu geri getiremiyordum. Zanlı hunharca uyuyordu. Bana göre saat on ikiden önce uyumak yanlıştı, çünkü o halde bir günü bitirmeden öteki güne başlamış olurdunuz. Ama elimden geleni yapıyordum, hatta bazen şınav çektiriyordum uyansın diye, tabii daha ikincide nefes nefese kalıyordu. Önce bütün gün gözünden çıkarmadığı lenslerinden şüphelendi. Ben üstüne düşünce de gözlük kullanmaya başladı. Ama nafile. Uykusu geceyi bıçak gibi keserken, bir film izleme seansını, kitap okumalarını, kahve içme anlarını, anılarımızı, kararlarımızı da ortadan ikiye bölmeye başlamıştı. Hesaplamıştım da, günde neredeyse dokuz buçuk saat uyuduğunu bulmam uzun sürmemişti. İşin tuhaf yanı hayatımızda çözülmemiş son ilmekti bu, çok yol almıştık. Birlikteliğimizden ve belki de gecemizin en güzel saatlerinden çalıyordu. Ben önce, saati geldiyse planlarıma onsuz devam etmeye başladım, o da uykularına bensiz. İnsan doğasına böylesine uygun bir alışkanlığın, zamanla etrafında böyle büyük bir huzursuzluk toplaması şaşırtıcıydı, ama herkesin öfkesi dile farklı gelir bence, sonrasında benimkisi de suçlayacak bir şey arayacaktı.

Şimdilik benim vazgeçeceğim yoktu, hem kendim hem de onun için bu işi düzeltecektim. Psikolojik olduğunu düşünüyordum. Kendine bir amaç belirlemeliydi. Sonra korkmalıydı, hayatını böyle ziyan ettiği için ürpermeliydi. Hatta belki tiksinmeliydi bundan, ki o zaman yenilecek bir düşman yaratırdık. Yenerdik de. Ve o zamanlar marketten şarküteriye, bazen nalburiyeye girer çıkar, alacağım tek bir şeyle bu sorunu çözebilirim belki diye hissederdim. Oysaki MacGyver’lığın bunla hiçbir ilgisi yoktu. Bir zaman sonra üstüne o kadar çok düşünmeye başladım ki bu sorunun, avurtlarım çökmeye başlıyor gibi hissettim. Çünkü o uyurken ona, ben uyuyacakken de islenmiş tavana bakıyordum. O hafta sonu Selçuk’la Inception diye bir filme gittik, çok etkilenmiştim. Film arasına çıkınca, “Böyle şeyler mümkün müdür?” diye sordum hemen, bir süre sessizce bekledi ve sigaralarımızdan birer nefes çektikten sonra gözlerini bana dikip, “Nasıl yani?” dedi, sonra bir nefes daha çekip devam etti, “Mümkün olmasa filmini çekerler miydi hiç.” Bu dediğini bir süre düşündüm, ellerim patlamış mısırın tuzlu dibine bulanmıştı, dudak derilerim çatırdıyordu sanki.

O sıralar, hep tekrarlayarak bir şekilde onun da kafasına yerleştirdim bu düşünceyi. O perşembe, “Çok üstüme geldin, yordun beni. Ama belki dediğin gibi işe yarar,” dedi. “Beni düşündüğünü biliyorum sevgilim.” Ama ben ona her gün yaptığım gibi, “İyi ki varsın,” demedim. O gün öyle diyerek onu ödüllendiriyorum sansın istememiştim. Ödül yoktu, karşılık yoktu. Vardı ama yoktu, gözle görünsün istemiyorduk. O da anlamış, gülümsemişti. Sonra susmuştuk. Bu, söylenmeyenlerin sessizliği değil, var olmayanın sessizliğiydi. Buna kimisi ölüm der, kimisi kopuş. Aslında durum trajikomikti ve anlatırken hep de böyle olur zaten. Şimdi bile bu cümleleri Selçuk’a kurarken yine hiç yoktan bir durumu abarttığımı anlıyorum, “Ne zor günler geçirdik,” diye böbürleneceğim geliyor. Çocuğuz işte daha, ya Selçuk farklı mı? Değil, o da çocuk. Hâlâ “Komik,” der bana, “ortada hiçbir şey yokken sorun yaratmakta ustasın.” Sonra da kıs kıs güler. Şimdi böyle söylemekte hakkı da yok değil, çünkü ortada bir sorunumuz yoktu gerçekten. Bir kurdu besliyorduk. Televizyon açık, anlamsızca bakıyorduk. Ama o hâlâ saat on buçukta, bilemedin on birde iki büklüm koltuğa gömülüyordu. Gerçi bazen seviniyordum, o sızıp kalınca hemen paketimi alıp arka balkonda bir tane tellendiriyordum. Balkonun küçücük tırabzanında, iki uzun tahta genişliği zeminde, dibimde bizim küçük cami, büyük bir oyuğun üstüne konumlanmış apartman arkasının yarık karnında, hiçbir şeye değmeden kıpırtısız duruyordum. Sanki bir kor parçası düşürse ahşap zemine, cami ve biz kül olup gidecektik. Bir sigara bittiğinde beş dakika geçmiş oluyordu. Böylece saatlere de gerek kalmıyordu. Bazen o karanlık duvar arasında, içimi koyu bir his kaplıyor da sigaram bir an önce yanıp bitsin istiyordum. Müptela gibi asılıyor, çekiyor da çekiyordum. Ha bitti ha bitecek, şimdi geliyorum, az kaldı derken bazen içerden ince bir yakarış duyuyor, onun ezan sesinden bile daha yıkıcı, tinsel bir acıdan daha gerçek bu bağırtısız, boğuk çığlığı kemiklerimi, etimi dümdüz ediyor, beni yargılıyordu ve ben de hiç hissetmediğim bir şeyi, onu aldattığımı hissediyordum. Artık anlamıştım, o hastaydı.

Kendime gelmem ve gerçekçi olmam gerekiyordu. Onu ikna edip Hacettepe Üniversitesi dahiliye bölümünden randevu aldım, bizimkiler oraya giderdi hep, başka da hastane bilmem zaten. O zaman da belki durumu abarttığımızı düşünüyordum ama bir yandan da sağdan soldan her gün duyduğumuz sinsi kanser haberleri, hastalıklar küçük ayrıntılarda gizlidirler, her yıl mutlaka en az bir kontrol yaptırınlar aklımıza üşüşüyordu. Selçuk’a da sordum, “Olabilir,” dedi, “bir baktırmakta fayda var.” Sonraki hafta pazartesi sağlık taramasından geçti. Tam bir gün sürdü işlemler. Cuma günü sonuçlar gelecekti, bekliyorduk. O değildi korkuya kapılan, zaten hep serinkanlıdır. Bu, belli ki vitamin eksikliği gibi bir şeydi ona göre. Bense tedirgindim, kendim için asla korkmaz ve telaşlanmazdım, güçlüydüm, zaten inançsızdım, ama onun başına bir şey gelmemeliydi, bunu atlatamazdı. Hem o, öteki bütün insanlar gibi kendine ve başkalarına aynı anda üzülme erdemine sahipti. Oysaki ben değildim. Ben kendimde, bu bedenimde, içimi tutmak dışında bir amaç göremiyordum. Sonraki dört gün biraz zor geçti. O bazen yaptırmak isteyip de bir türlü beğenemediği perdeleri kafasına takıp ağlıyor, ben gizli bir nedeni olduğunu sandığım bir hastalıktan korkuyordum. Neyse ki beni teselli eden yine o oluyordu. Ağladığında benim de üzüldüğümü, kahrolduğumu görür görmez, beni süründürmenin keyfine azıcık vardıktan sonra yüzünde bir sırıtmayla ona öğrettiğim bir el hareketi çekiyordu bana. Ama elleri öyle tatlıydı ki, bu hareketi avcumun içine alıp bir işarete dönüştürüyordum. Onu indirgiyordum. Bunca romantizm nedendi?

Sabah işleri yoğun diye sonuçları almaya gelmedi. Bense o gece uyuyamamıştım. İşi bile bırakırım diyordum, eğer bir şey çıkarsa. Bazen koparcasına ağrıyan belinden yakarışı aklıma geliyor, bunları yine hep hastalığa yoruyordum. Ona göre bir şey çıkmayacaktı. Sağlıklıydı. Bel ağrısı da başka bir şeydendi zaten. Kadınlarla ilgili, derdi. Ama bence kimse bilemez. Saat tam sekizde doktorun karşısındaydım. “Hasta nerede?” dedi. “Gelemedi,” deyince de sinirlendi. Nasıl gelmezmiş, ya önemli bir şey olsaymış da dinlemeye gelmeyecekmiymiş. O nasıl geliyorsa hasta da orada o saatte bulunmalıymış. Doktor bunun gibi daha birçok şeyi suratıma sıralarken ben çoktan rahatlamış ve dinlemez olmuştum. Demek bir şey çıkmamıştı. Bir oh çektim içimden. Doktordan özür diledikten ve gönlünü almaya çalıştıktan sonra bile çocuk gibi bana surat asmasını da komik bulmuştum doğrusu. Nihayetinde o bir doktordu. O bile böyle yaparsa hastalar ne yapmazdı. “Yazmam sana reçete, yazamam,” dedi, “eşiniz gelsin, alsın ilaçlarını.” Karım demiştim doktora, niye bilmiyorum, “Tamam,” deyip çıktım. Vitaminler tamam ama bana kalırsa depresyon ilacının bir faydası olmazdı, zaten doktor da emin olamamış ama bir görelim diye düşünmüştü. Kendimi caddeye attığımda içimde bir alan açıldığını hissettim. Vakum gibi çekilmişim meğer. Cimri bir yumruyu çekip çıkarmıştı karnımdan sanki doktor. Rahatlamıştım, sağ olsun. Hemen arayıp haberi verdim. Sevindi ama çok değil. “Söyledim ya, bak dediğim çıktı,” diye söylendi bir de. Görseniz telaşlı sevgili derdiniz bana. Oysaki tiksinirim. Telaştan, velveleden, asılsızlıktan. Bunlar bana hep ortaçağ karanlığını hatırlatır. Nasıl böyle olmuştum?

İlerleyen günlerde başka düşüncelerin şakaklarımı basmaya başlaması uzun sürmedi. Bu arada her şey kaldığı yerden devam ediyordu. Artık evde film izlenmiyor, geceye doğru balkondaki kül tablası her zamankinden daha çok doluyor ve dışarı çıksak da en geç on birde dönmek zorunda kalıyorduk. Zorunda olmasak bile tercih etmiyorduk. Bence, başta dediğim gibi sorun psikolojikti ama başka bir neden vardı. Belli ki daha önce yanlış yerde aramıştım. Bütün gün düşünürken, öğrencilik dönemine dair anlattığı anıları gelmeye başladı aklıma. Bütün gün konserden konsere koşup durduğu, oralarda çadırlar kurup sabahladıkları, arkadaşlarıyla yurtdışı turlarına katılıp orada kayboldukları, gece geç saatlere kadar masa oyunları oynarken içip sızdıkları günlerden şeyler. Ben de yaşamıştım bunları, belki tıpatıp benzerdi hepsi. Ama şimdi bunlar bana biraz uzak bir yorgunluk gibi gelirdi. Çok istemezdim artık. Belki arada bir iki kez olsun yeterdi. Peki ya o? O özlüyordu işte. Bunu söyleyemezdi tabii ama o başıboşluğu istiyordu. Elde edilmiş bir hayat değildi hayali. Evleneyim, ilk çocuk kararını alacağım günü göreyim demezdi. Elde edemedikleriydi onu ilgilendiren. Şimdi hayatı durgun bir deniz gibi, belki deniz bile değil, bir gölet. Sınırları belli, kirli, tortulu. Balık bile yaşamaz, suyu bulanık. Bulmuştum işte sonunda. Sinyalleri daha önce de vardı aslında ama hiç önem vermemiştim. “Nasıl fark etmedim?” diye sordum kendime. Selçuk’a da anlattım, “İnsan neye inanmak isterse ona inanır,” dedi. Sonra düşününce, biz beraber yaşamaya başlamadan önce daha canlıydı, ilginçti, baksanız sanki hayatta gerçek amaçları ve mutlulukları vardı. Belli ki bu yaşadığımız hayat onu tatmin etmiyordu. Şimdi göz yumdukları ileride bizi sarsacaktı. Buna tahammül edemezdim. Ceketimi alıp dışarı çıktım, ne yapmalı diye bütün gün düşünürken bir fikir kaçınılmaz şekilde, bir karabatak gibi kafasını gösterip durdu. Onu ittikçe ittim ama her seferinde aklımın başka bir yerinde bitti; işin tuhaf yanı, böyle anlarda içimde kontrolü ele geçiren bu bilge cüce, kendini bana doğruluğun bir hizmetkârı gibi tanıtıyordu. Ama bana kalırsa tam olarak faydacı bir sofuydu ve anladığıma göre, bu fayda banaydı. Kandırılmış hissediyordum kendimi. Şimdi bir hamle yapmazsam asla yapamayacaktım sanki. Ayrılmalıydık. Bunu söylemeden önce onu hazırlamalıyım, diye düşündüm. O hâlâ benim gülümdü. Bir fiske bile atmadan ayrılacağımızı hiç sanmazdım, en az bir tane atarım, derdim. Kızdırır beni, inatçıdır, silik bir tokat attırır bana bir gün, sonra dönüp bir tane de suratıma yapıştırırdı. Ben sinirlenince korkardı benden, yine de tutamazdı işte kendini. Ama bilirdim, bunları hep aşardık.

Sonraki gün ilginç bir şey oldu. Yatağımızın çarşafını sererken tutup şöyle bir silkeledim ki düzgünce yayılsın. Çırpmamla bir, dalga gibi yayılan tümsekler baş hizama çıkıp da gözümü kapattı ve ani bir kâğıt sesi duyuldu. Çarşaf yatağa düşünce ahşap komidini aradı gözlerim hemen. Üzerinde babamın tek başına güleç bir fotoğrafı ve annemle kardeşimin başka bir fotoğrafı devrilmiş yüzüstü duruyorlardı. Kaldırıp düzelttim ama bizimkisi yoktu. Yerlere baktım. Yatağın altına kaçmıştır dedim ama bulamadım, sonra yatakla çarşafın arasına, çalışma masasının üzerindeki kâğıt tomarlarına, camdan aşağı arka bahçeye, kitapların arasına bile baktım ki bu çok aptalcaydı, hiçbir yerde bulamadım. Komidinleri çıkardım, yatağı kaydırdım. En küçük boşluğa bile baktım ama nafileydi. Hiçbir yerde yoktu. Şaşkındım. Ufacık bir kâğıt parçası gözümün önünden, beynimin keskinliğinden kurtulup nereye kaçabilirdi ki? Üstelik hiçbir olasılık kalmamıştı, her yere bakmıştım. Sonraki günlerde bu konu kafama hep takıldı ve gelip gittikçe aramaya devam ettim ki bir seferinde buzdolabının içine bile baktım. Aklımı kaybedecektim. Niçin o resim kaybolmuştu. Niçin biz bunları yaşarken olmuştu. Sanki bir işaret veriliyordu bana. Silinmesi gereken bir anı gibi ortadan kaybolmuştu. Biz hiç var olmamıştık bu sayede. Sonra Selçuk, “Geleceğe Dönüş’te Marty’nin fotoğraftan silinmesi gibi bir şey bu,” demişti. “Salep içer miyiz?” Haklıydı da bence, çünkü birini kaybetseniz bile kayıp ilanı verirsiniz, bir fotoğrafı vardır elinizde. Ama işte bizimkisi evrenin boşluğunda yok olmuştu.

Bir süre sonra bu olaya kafayı takmayı bırakmıştım, önemli sorunlarımız vardı ve bir karar almıştım. Ona soğuk davranacaktım. Ne zordur bilemezsiniz. Soğuk davranmak değil, rol yapmak da değil. Bunlar hiç zor şeyler değildir aslında. Zor olan, gizli bir planı uygulamaktı, ama bana kalırsa her şeyden emindim. Demek ki yalanları vardı. Mutsuzluğu, huzursuzluğu vardı. Eksik hissettiğinden haberi bile yoktu ki uyuyup kalıyordu. Vücut hep şekil alır, neye benzeyeceksen ona doğru. Günler geçiyordu. Tam beceremesem de soğuktum. O da belli belirsiz anlıyor, beni kıskıvrak sıkıştırıp, “Niye bana eskisi gibi gülmüyorsun,” diye soruyordu, “artık sofraya birlikte oturmuyoruz farkında mısın?” Haklıydı da. Pat diye söyleseydim ya. Ama yapamazdım. Bir topu patlatmak gibi bir şeydi bu, geri alamazdınız. Hem Selçuk da desteklemişti beni bu konuda, “Cesur adamsın,” demişti, tek pulumu kırıp altı kapısı almış ve eklemişti, “ama akıllı davranmak lazım.” Yine de üzülüyordum, ona karşı serttim ama parçalanıyordum. Enikonu dağınıktım artık. Gözlerim kan çanağıydı. O ise umursamazlık ile bunaltı arasında gidip geliyordu. Bir iki kez krize girdi. Yalnız kalmak istiyordu. Bazen yanıma koşup sarılıyordu ve ben de kendimi tutamayıp kucağıma alıyordum onu. Sonra ilginç bir şekilde uykulu hali azalmaya başladı ve artık on ikiden önce yatmaz oldu. Dahası bu zorunlu bir çaba değildi, aksine o günlerde bolca uyumak istiyordu ama yapamıyordu. Hem fark etmezdi artık, sorun başkaydı. Benimse uykularım kaçmaya başlamıştı. Aradan yaklaşık iki hafta geçti, artık bitirecektim. Hem henüz gelmedi dediğim kopuş da gerçekleşmişti, bir tür geviş getiriyorduk sanki.

İş çıkışı yolumu değiştirip Kurtuluş parkında bir banka oturdum. Kafamda düşünceler ve düğümlenmiş ifademle boşlukta sallanırken uzak köşede çocuklar salıncaklarda sallanıyordu. Aylardan nisan, ayrılmak için iyi bir zaman mıydı bilemiyordum. Kişisel soruşturmalarım sonuçlanmıştı ama nedense iliklerimi ısıtan bu güneş altında şimdi anlamsız gibiydiler. Sonra yakın çaprazımdaki bankta oturan yaşlı amcaya takıldı gözlerim, dizlerinde iki ufaklık keyifle uyukluyordu. Neden arkadaşları gibi oynamıyorlardı? Oyun parkına niye gelinirdi ki hem? Yanlarındaki piknik sepeti gibi bir çantadan, bir termos, içleri dolu naylon poşetler, iki yastık ve ince bir battaniye sarkmıştı. Neden yastıklara değil de o tahta gibi sert bacaklara koymuşlardı başlarını? Bu yanılgı niyeydi, bu mutluluk niye? Bir süre öylece bakakaldım o görüntüye. Birden bir kıpırtı koptu bedenimde. İçimde bir anlayış gelişti. Kılcal damarlarım kanla yıkandı. Kalbim hızlandı. İşte, yanılmıştım. Yanılmış mıydım? Evet. Emin miyim? Eminim, kahretsin eminim. Ne aptaldım, ne yapmıştım ben. Selçuk’un da dediği gibi, insan neye inanmak isterse ona inanıyor işte. Kendimi bir kez daha aldatmış hissediyordum. Hemen eve koşmalıyım. Gelmiştir şimdi, evdedir, yine canı sıkkındır, kızgındır. Aldatılmış herkes gibi. Apar topar yerimden fırladım, ellerinde torbalarıyla bir teyzeye çarptım, yolda şapkamı, gözlüğümü düşürmüşüm, kan ter içinde eve vardım. Teyzenin ahını aldığım kesindi. Kilidi çevirip içeri girdim, çıt yoktu. Ne bekliyordum, gitmiş olsun da beni cezalandırsın istiyordum belki. Ne düşündüm şimdi hatırlamıyorum, salona adımımı attım, oradaydı. Dizlerini karnına çekmiş, Budala’yı okuyordu. Beni görmezden geldi. Her şeyim. Tuttum çektim kolundan, sarıldım. Huzurumuzu kaçıran, sinsi bir huzurmuş meğer.

Birkaç hafta sonra temizlik yaparken bizim fotoğrafı bulmuş. Şaşkınlıkla sordum, aklımdan hâlâ çıkmamıştı çünkü. Komidinin arkasında süpürgelikle duvarın arasına sıkışmış, tersyüz duruyormuş. Sonra da hatırladım zaten, “Boşuna telaşlanıyorsun,” demişti Selçuk, “çıkar bir yerden.”

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Zambak Kadar BeyazA. Ömer Türkeş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

S. E. Breitegger

13 Mayıs 2025

Bir Mektup

Okuduklarım içimde birikiyor, büyüyor, içimde bir şeyler inşa ediyor, ben hepsini sana yazmak, seninle bunları konuşmak ihtiyacı duyuyorum.Sevgili dostum, Bu ara çok okudum, okuduklarımla ne yapacağımı bilemiyorum bazen, ben de sana bir mektup yazmaya karar verdim. Mektuplar hayatımızdan ç..

Devamı..

Toplumsal Gerçekçi Romanlar (Gerçekçil..

Kemal Gündüzalp

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024