Çıllalik Pan E  | Olmayacak Şey
6 Şubat 2019 Öykü

Çıllalik Pan E | Olmayacak Şey


Twitter'da Paylaş
0

25.01.2019

Pek muteber reisicumhurumuz,

Evvela selam eder muvaffakiyetinizin devamını temenni ederim.

Efendim, bu mektubu bilhassa size yazmak daha doğrusu yazdırmak istedim. Çünkü ömrümün bu son yıllarında –-belki de son günlerinde– başıma gelen en güzel şeyin müsebbibi sizmişsiniz. Memlekette kuş uçsa size sorarmış. Sizden habersiz yaprak kımıldamazmış. Aman efendim hiç bilmez miyim filhakika bunların ekseriyeti tevatür mahiyetindedir, memleket için elini taşın altına koymak istemeyenlerin uydurmasıdır. Siz de haşa, Allah değilsiniz ki hayırda şerde her yerde gözünüz kulağınız olsun. Bu söylenenlere pek kulak asmayıp çoğunu tevatür kabilinde görsem de yine de size yazmamın daha münasip olduğu kanaatine vardım. Tepedeki çobana bir iki kelam etmek vadideki bir sürüye dil dökmekten evladır, değil mi Sayın Reisicumhurumuz?

 Efendim, öncelikle size kendimi tanıtmam şart, bu uzun mektubu kimin yazdığını bilmek sizin de, bu mektubu –her kimse– okuyacakların da hakkıdır. Ben 19 Ocak 1924’te , İstanbul’da doğmuş bir hanımım. Bu mektubu yazmaya(yazdırmaya)da 19 Ocak’2019’da 95 yaşımı idrak ettiğim gün başladım. Bu sade bir tesadüftür, bir mana aramanın lüzumu yoktur.  Evet, içinizden Allah uzun ömürler versin dediğinizi duyar gibiyim. İnşallah Efendim, Allah hepimize yurdumuz yuvamızda, çoluk çocuğumuzla, eşimiz dostumuzla, afiyetle, sağlıkla,  nice uzun ömürler versin. Hayat güzel Reis Bey, fakat o hayat aynı zamanda bize her gün, “Hayat güzeldir” deyip geçmenin pek de münasip olmadığını tecrübe ettirendir. Ah Reis Bey, bir ömür nasıl geçiyor bir de o ömrü geçirene sormalı. Öleceğimiz realitesi karşısında çıldırmıyorsak dönüp hayatlarımıza bir bakmalı. Zannımca en kötü hayat bünyede yaşamaya zerre kadar takatin kalmadığı, geleceğini vadeden, her gün gelecek diye ümit ettiğin fakat asla kavuşamayacağın sevgiliyi bekler gibi çaresizce ölümü beklediğin hayattır. Rabbim, hepimizi, ölüm henüz gelmediği için sürüklenen bir hayattan, bitmişken, kavuşulamadığı için sürdüğü sanılan bir aşktan korur gibi korusun. Aşkın, ölümden hazin oluşu ölüme eninde sonunda kavuşuyor olduğumuzdan değil midir? Öte yandan Allah kimseyi hayattan tez zamanda soğutmasın efendim ve dahi hayat insanın içinde henüz fidan iken ömrünü elinden almasın. Benim herkes için duam, dileğim bundan ibarettir. İnsan zihninin arka bahçesi ne de kalabalıktır, ekmek dışında envai çeşit unlu mamul pişiren fırından yalnızca her gün birkaç ekmek alır gibi zihnimizin ancak zerresini ötekilere duyuruyoruz. Oysa o arka bahçede neler neler toprağın yalnızca bir kat altında satha çıkacağı vakti bekliyor. Şimdi size hitap ederken o bahçede bir çocuk belirdi Reis Bey, öldürülen bir kız çocuğu, kocaman gözleri olan, Ceylanmış ya adı. Ah o gözler, Rabbimin eliyle açılmış gayya kuyusu, bir öteki Âlem.

Efendim, kusuruma bakmayın konuyu biraz dağıtmış olabilirim, Reisicumhura yazılan mektubun içinde aşkın, ölü bir kızın ne işi var diyebilirsiniz, haklısınız, kim olduğumu tariflerken arka bahçe rahat bırakmıyor. Tutmasam kendimi, şuurumun akışı beni alıp evvelki asrın başına götürecek. Bir türlü gönlümce anlatamadıklarımı kaç cilt roman muhtevasında anlattıracak. En çok yaşayan mıdır içinde en çok ukde taşıyan? Burada Hanım kesti sözlerimi, “İsterseniz ses kayıt cihazına konuşun kaydedelim, sonra da yazıya dökeriz,”dedi, bu devirde herkes uyanık efenim. Geçelim bunları. İsteğim bir mektup yazdırabilmek. Yaşıma verin, bağışlayın. Maruzatımı daha derli toplu anlatmaya gayret edeceğim.

Şu konuda da sizi temin etmek isterim ki bu mektupta okuyacağınız satırlar tamamı ile bana, bu ihtiyar Hanım’a ait olacaktır. Efendim, yukarıda da belirttiğim gibi mektubu bizzat ben yazmıyorum. Üzerinize afiyet bir süredir kalemi tutmakta zorlanıyorum, parmaklarım bir hayli zayıfladı, gözlerim de tabii, mecburen üst komşum olan Hanım’a yazdırıyorum. Hanım yazar olduğu için söylemediğim sözleri de yazarsa diye ben de endişeliydim. Baştan kendisiyle kontrat yaptık, resmi bir kontrat değil elbet, karşılıklı kavilleşme diyelim buna. Ben bu Hanım’a maruzatımı bildirdim, kabul etti, fakat kendisinden söz aldım, benim söylediklerim dışında bu mektupta tek kelime olmayacak diye. Efendim, ne olur ne olmaz kendisi çok genç olmasa da, olgun biri gibi dursa da,  nasıl anlatayım şimdi, kendi yüzüne karşı söylüyorum, sözünü tutup tutmayacağının bir ispatı da bir bakıma bu söyleyeceklerimi yazıp yazmadığı olacak. Hanım yüzüme şu an merakla, biraz tedirgin bir gülümsemeyle bakıyor Efendim, kendisi pek kibar, ne zordur değil mi birinin böyle yüzünüze karşı dosdoğru konuşması. Kendisinin size karşı pek de iyi fikirleri yok, hapiste yazar arkadaşları mı varmış ne. Bu yüzden temkinli davranmak zorundayım, bu mektubu bittikten sonra okumam günlerce sürse dahi satır satır okuyup size öyle postalatacağım. Bundan emin olabilirsiniz. Hanımla ilgili söylediklerimden ötürü endişelendiğinizi,“Ya sizin mektubunuz dışında bir mektubu postalarsa,” diye düşündüğünüzü görür gibiyim. Efendim, dürüstlük bir erdemdir. Bu erdem bu Hanım’da olmasa yazar olamazdı, hoş romancıdan yalancısı, sahtekârı mı var, öyle ya, olmayanı olmuş gibi inandırarak anlatan en büyük sahtekârlar değil midir yazarlar, öte yandan bizim hiç idrak etmediğimiz ya da hep kaçtığımız realiteleri getirip önümüze seren da onlar değil midir? Bilmem ki hiç William Saroyan okudunuz mu?

Yalnız şuna güvenim tamdır, bu Hanım roman yazmadığının, benim size mektubumu dikte ettiğinin farkındadır ve dahi sanatla sahtekârlığı ayırt edebilecek mertebededir. Sizi tenzih ederek söylüyorum ki darısı sahtekârlıkla siyaseti bir tutanların, size bile yalan söyleyenlerin başına, öyle ya yoksa siz “Camiye içkiyle girdiler, türbanlı bacıma deri pantolonlular saldırdılar –bir de çocuk vardı, değil mi–” der miydiniz? Siz söyleyince ben de inanmıştım, ah nasıl kahrolmuştum. Reis Bey, bizim ömrümüz tıpkı yerle bir edilen kiliselerimiz gibi hep yıkık yaşandı. Kutsala yapılan kötü muamele kimin kutsalı olursa olsun,  insana yapılan kötü muamele, o insan kim olursa olsun çok üzücüdür. Bunları hep başımıza gelerek öğrendik. İnsan kötülükleri unutuyormuş gibi yapsa da, kötülük insan ruhuna yapışıp kalır, hiç olmadık yerde çıkıp geliverir. Hele bu televizyon icat edileli beri kendi mahallemizin dertleri yetmiyormuş gibi, Yemen sanki bizim ön bahçemiz, oradaki çocuklar bizim aç bıraktığımız, bizden yemek bekleyen çocuklar. Dünya bir köy olalı beri mutlu olma imkânı Dünya’dan kalkmıştır Reis Bey. Yük eşekleriyle birlikte katledilen bir köyün insanı her köyün insanıdır artık Reis Bey. “Türbanlı bacılarıma saldırdılar,” derkenki hiddetinizi görünce size hak vermiştim. Hoş neden deri pantolon deri eldiven giymişler diye hayrete düşmemiş de değildim, hatta uzaydan mı geldiler ki diye aklımdan şöyle bir geçmişti. Siz de dış mihrakların işi diyordunuz ya. İlahi Sayın Reisicumhurum. Ah Efendim, bu gözler ne gerçek zulümler gördü, neler neler duydu. Ya bir de üzerine hiç ışığın düşmediği, hiç ses geçirmemiş zulümler? Bu mektubu size yazmamın, sizden istirham edeceğim şeyin altında zannedersem yine insandaki bu zulmet var.

Efendim, bendeniz bir hayli zaman oldu yalnız yaşamaktayım. Oysa ben de bir ağaç kovuğunda doğmadım. Mimar bir babanın, ressam bir annenin kızı olarak doğdum İstanbul’da, Boğaz’da. Benim de bir zamanlar çok geniş bir ailem vardı; anam, babam, nenelerim, dedelerim amcalarım vs. Kuzenlerimin sayısını daha gencecikken bile şaşırırdım. İşinde gücünde dedelerimizin-nenelerimizin işinde gücünde çocuklarının kimi doğdukları şehirde, İstanbul’da kalmış, kimi yurdun başka yerlerinde iş güç peşinde olmuş. Sonra da işte herkesin bildiği hadiseler. Burada yine Yazar Hanım yüzüme dikkatle bakıyor, yeni ne söyleyebilirim ki, yurtsuz yuvasız kalmış, ne eziyetler çekmiş bir halk. Şimdi buralarda yaşayanlar zannedersin ki Nuh’tan beri buralı. Geçenlerde biraz rahatsızdım, Yazar Hanım sağ olsun mahalle doktorunu çağırdı. Doktor adımı duyunca,“ Siz nereden geldiniz, hangi memlekettensiniz?”diye sormaz mı? Yazar Hanım sinirlenip de çemkirince ben biraz alttan aldım. Fakat inanır mısınız? Böyle sözleri her duyduğumda yüreğime çoktan saplı bir hançer taze bir el vasıtasıyla yaramın içinde çevriliyormuş gibi oluyorum. Ben ki bütün yurduma hizmet etmek cemaatime hizmet etmekten daha mühimdir diyerek evlenene dek –ben mesleğime düşkün biriydim o yüzden biraz geç evlendim– Anadolu’da nahiye nahiye dolaşıp öğretmenlik yaptım, daha çocuk çağımda. 1940’lı yıllarda, o yoksulluk içinde. Şimdi hoş çok da gelip gidenim yok ama neredeyse karşıma çıkan herkes bana nereden geldiğimi soruyor. Geçenlerde damacana su getiren, zar zor iki kelime Türkçe konuşabilen Suriyeli çocuk dahi bana, zildeki ismime bakarak, “Siz yabancı, Müslüman değil,” dediydi. Yüzüne nasıl bakmışsam, bir sırrı açık etmek istemiyormuş gibi, “Ben de değil, Suriyeli ama Müslüman değil,” diye fısıldayıverdi. Paranın üstü kalsın dediğimde de pek sevindi. Yüzünde müşterek  sırrımızın vakarıyla bir sırıtış peydahlandı. Ne yapayım, güldüm ben de, konuşmaya tuttum biraz. Konuşmaya konuşmaya sesimi unutuyorum. Neyse ki gün aşırı oğlum arıyor, Kanada’dan. Onunla Ermenice ya da Türkçe konuşuyoruz. Gelinim ve torunlarla da İngilizce. Zamanında iyi derecede İngilizce öğrenmiş olmam büyük avantaj, yoksa torunlarımla bile konuşamazdım. Bizim zamanlarımız zor zamanlar da olsa eğitim-öğretim tedrisatı pek ciddiye alınırdı. Ah üniversitede ne öğretmenlerimiz vardı. Dünyanın dört bir yanından gelmiş. İkinci Cihan Harbi zamanı tabii. Bilhassa Almanya’dan gelenler. Ne öğrenciler yetiştirdiler, onların öğrencileri de iyi yetiştiler, İstanbul’u, Boğaziçi’si, ODTÜ’sü , İTÜ’sü fevkalade yetişmiş hocaların elinde büyük kıymetler oldular. Tabii sizin mezun olduğunuz Marmara çok sonradan kurulduğu için o hocalardan nasiplenemedi, yine de olmuştur bu üniversitelerin tedrisatından geçip de Marmara’da hoca olup sizin de hocalarınız olanlar. Efendim, şimdi doğrusu bu konuda ben pek mahcubum çünkü ben de isterdim oğlumun, torunlarımın yurdumda kalıp yurdumu kalkındırmasını. Oğlum Kanada’da üniversitede hoca, bana illa seni de Kanada’ya götüreyim diye ısrar ediyor. Ben de ona siz Türkiye’ye gelin diye ısrar ediyorum. Her seferinde, “Nereye gelelim mama, görmüyor musun oralarda olanları, üniversitelerde hoca kalmadı, okumuş yazmış insanlar, Müslüman Türkiyeliler bile akın akın buralara gelmeye çalışıyor,” diyor.

İşte ben de böyle yapayalnız kalıyorum. Korkuyorum bu yaşımda oralara gitmekten Reis Bey, çoluk çocuğum yanımda olacaksa da esas yalnızlık beni oralara gidince koynuna alacak sanki. Şimdi burada evden çıkmasam da evdekinde, kapıyı açınca içeriye dolan havada mamamın, babamın, kuyriklerimin nefesleri var. Yazar Hanım’a, “İsterseniz bu söylediklerimin de Türkçesini yazın,” dedim, Hanım, “Bunların Türkçesini yazmaya ne gerek var, bu kadarının ne demek olduğunu da herkes biliyor olmalı, bilmiyorlarsa hiç değilse bu sayede bilirler,” dedi. Temenni ederim ki söylediğim bir iki kelime Ermenice size bilinmeyen, anlaşılmaz bir dil olarak görünmemiştir, anlayamadıysanız danışmanlarınız var nasılsa onlara sorarsınız, sorup soruşturup size açıklarlar. Geçenlerde bir danışmanınızın fotoğrafını gördüm Maşallah ne güzel de bir genç kızdı, pek kıskandım, benim torunlarımdan biri de olabilirdi dedim kendi kendime, yine oğluma kızdım. Sonra bu danışman kızımızın annesini hatırladım, Nazlı Hanım’ın arkadaşıydı bir zamanlar. Zaman nasıl da değiştiriyor her şeyi değil mi Efendim, dostlukları da hasımlıkları da. Nazlı Hanım deyince Uğur Mumcu arka bahçeden çıka geldi. Ne münazaraları olurdu televizyonda, kaçırmazdım hiç. Nazlı Hanım’ı değil Uğur Mumcu’yu tutardım, pek güzel anlatırdı, usul usul. Uğur Mumcu gidince, Nazlı Hanım da biraz söner demiştim ne sönmesi daha da parladı yıldızı. Ay bir de giderek gençleşip güzelleşmesin mi…Yeni yeni münazara arkadaşları edindi. Memlekette eceliyle ölmesine şaşırdıklarımdan biri idi Çetin Altan, ne iyi olmuştu, yaşayabilmişti uzun uzun. Nazlı Hanım’ı Çetin Bey’in oğullarıyla ilk gördüğümde, nedendir bilmiyordum, bir üzüntüdür çökmüştü omuzlarıma, sanki kötü kader babalarında muvaffak olamayınca oğullarında tecelli edecekti. Efendim, bu kadar da uzun yaşamak iyi değil, insana bir haller oluyor, önceden olup bitenlerin malumatı öyle şeyler tasavvur ettiriyor ki sonra insan müneccim olduğundan şüpheye düşüyor. Şimdi mahpuslar her üçü de. Ne üzücü. Size karşı yanlış yapmışlar diye söylense de daha derin bir şeyler olmalı. Yoksa insan insana yanlış yapmak için yaratılmamış mı? Her yanlış bir sonraki yanlışla nam salmıyor mu?

Nereden nereye geldim, yine mevzuu ne kadar da dağıttım. Ne yaparsınız, insan uzun müddet konuşmayınca konuşmaya başlamaya görsün sustur susturabilirsen. Ben kendime mukayyet olmaya çalışıyorum usandırmayayım kimseyi diye, yine de bazen ipin ucu kaçıyor. Elektrikçi, elektrik saatini artık bana görünmeden okuyup gidiyor. Yalnızlık çok zor Sayın Reisicumhurum, bütün gün televizyonum açık, ses olsun, insan olsun diye. En çok siz varsınız her kanalda. Bazen uzanarak seyrederken televizyonda siz görününce, parmağınızı bana uzatarak, “Ey Telma! Kalk toparlan! Öyle seyret diyeceksiniz vehmine kapılıyorum. Geçenlerde bir gün uyuya kalmışım televizyonun karşısındaki kanepede, rüyamda öğretmenlik yaptığım okula Baş Öğretmen Mustafa Kemal gelmiş, bütün öğretmenleri sırayla selamlarken bendenizin önünde duruvermesin mi –Efendim bu rüyayı bizler Ulu Önder Hakkın rahmetine kavuştuktan seneler seneler sonra dahi görmeye devam ettik, hep teftişte gibi durduk– başımı kaldırıp korku ve kıvançla yüzüne baktığımda karşımda sizi görmeyeyim mi! Düşmüşüm uyuyakaldığım  kanepeden. Uzun bir müddet kalkamadım yerden, sizse, “Ey!”li konuşmalarınızdın birini yapıyordunuz. Yerdeyken konuşmanızın tamamını dinledim. O gün bu gündür daha zor kalkıyorum oturduğum yerden. Allahtan bir yerlerim kırılmadı.

Şimdi Efendim, sadede geleyim değil mi, size bu mektubu yazmamın esbabı mucibesine. Malumunuz, önümüzde mahalli seçimler var, ben bu yaşıma kadar iki elim kanda da olsa –Allah korusun– gidip her seferinde rey attım. Hangi seçim olursa, yok reyler sayıldı, sayılmadı, çalındı çalınmadı, teferruata kulak asmadan, bu teferruatın neticeyi değiştirdiği iddia edilse de, ben ölene kadar vazifemi yapayım da dedim. Fakat televizyondan radyodan, bu Yazar Hanım’dan boyuna ikaz üstüne ikaz, seçmen olup olmadığımı kontrol etmeliymişim, silinmiş olabilirmişim. Allah izin verirse bu sefer de gidip reyimi atmak arzusundayım, Fakat “Ya silinmişsem, ölmeden beni nüfustan düşürdülerse?” vehmine kapıldım bu Hanım’a,“Ben ne yapayım?” diye sordum. Hanım, “Ben bakayım, dedi. Bakmış. Efendim, benim adım benim evimde yaşayanlar arasında yokmuş. Benim yerime benim evimde yaşayan 22 seçmen varmış. Hani getirip de listeyi önüme koymasaydı dünyada inanmazdım.

Abdullah, Muhammed, Osman, Rabia, Rumeysa, Ravza, Hatice, Ayşe… Hepsi aynı soyadlı tam 22 kişi. E, bu kadar seçmenin olduğu bir evde çoluk çocuk da olacak tabii. Ay bir yandan da bir hoşuma gitti, yüreğim pır pır etti. Boğaz’daki o kalabalık cıvıl cıvıl günlerimize, çocukluğuma gittim. Yine bir kalabalığın, şamatanın, neşenin içinde olduğumu tahayyül ettikçe heyecanlandım, coştum da coştum. Fakat sonra bunca insanın içinde bir beni fazlalık görüp siliverdikleri realitesi teessürle oturuverdi yüreğime.

 Durumu düzeltmek için seçim kuruluna gitmeli, dilekçe verilmeliymiş, verdim elbet. Fakat bir yandan da içim cız ediyordu, bunların bir ikisi keşke gerçekten benim evimde, benimle kalsa dedim. En genç olanlarından, Mesela Rabia ile Rumeysa. Sordum seçimden sorumlu müdüre,“Acaba kim bunlar, tanısam bir teklif etsem,”dedim. Şakaymış gibi gülüverdi. Fakat gülecek ne var Efendim. Biraz suratım asılıverince,“Böyle birileri yoktur madam, yanlışlık olmuştur,” deyiverdi. Efendim ben samimiyim ve ciddiyim, eğer siz de uygun görürseniz bu ailenin çocuklarından bir ikisi, eğer isterlerse, ömrümün belki de bu son günlerinde benimle yaşayabilirler.

Efendim, sizi rahatsız etmemin bir diğer ve esas sebebine gelince, yakında oğlum Türkiye’ye gelecek, beni yine Kanada’ya götürmek isteyecek. Yolda helak olacağımı, geri getirip buraya, ölmüşlerimin yanına, memleket toprağına gömeceklerini bilsem, canı gönülden gider, son nefesimi yerden binlerce fit yükseklikte veririm. Fakat ölümü götürüp yaban ellerde gömmelerinden korkarım. Bu nedenle sizden istirhamım şudur ki bana da bir yurtdışı yasağı koydurtsanız. Duyduğuma göre hocalara, siyasetçilere mütemadiyen yurtdışı yasağı koydurtuyormuşsunuz. İlla bir suç işlemeliysem eğer, nasıl bir suç işlemeliyim? Bu yaşımda mahpushaneye düşmek de olmaz.

Efendim, şimdi Yazar Hanım bunun çok kolay bir yolunun olduğunu ama mahpushaneye düşmeyeceğim konusunda bir garanti veremeyeceğini söylüyor. O kolay yol dediği de… Daha neler. Bu yaştan sonra… Bir Reisicumhura… Çıllalik pan e!

Sayın Reisicumhurum, bana bir yol göstereceğiniz ümidi ile bilgilerinize arz ederim.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR