Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Ekim 2020

Edebiyat

Kurmacanın Sınırlarında Mahir Efendi’nin Papağanı

Betül Tarıman

Paylaş

0

0


Mahir Efendi’nin Papağanı Arzu Alkan Ateş’in 2018 yılında yayımlanan Hayy’dan sonraki üçüncü öykü kitabı. Arzu Alkan Ateş, bu kitabında Kuş Ev’i merkez alarak adeta dünün dünyasında okuru gezdiriyor. Kurmacanın sınırlarında gezindiği ve okuyan herkesin kendisinden bir şeyler bulacağı bu kitapta kimi kez kimsenin söylemeye çekindiği şeyleri kahramanları aracılığı ile söyletiyor.

Sevgili Arzu seninle epeydir tanışıyoruz. Neredeyse yazdıklarımızın ilk okuru olduğumuzu bile söyleyebiliriz. Kitap alışverişleri, edebi sohbetler de cabası. Yakınlarda Alakarga Yayınları’ndan Mahir Efendi’nin Papağanı adlı kitabın çıktı. Ayrıca kitabı çok da sevdim. Fakat ben sözü kitaba getirmeden önce yazın serüveninden bahsetmeni isteyeceğim senden.

Evet, sevgili Betül epeydir tanışıyoruz ve tanışma sebebimiz edebiyat oldu. Yazma uğraşı veren ve aynı şehirde yaşayan iki kişinin birbiriyle tanışması ve bu tanışıklığı dostluğa taşıması, çok değerli. Bunun ikimiz için de bir şans olduğunu düşünüyorum.

Yazma serüvenime gelince. Oldukça inişli çıkışlı olduğunu söylemeliyim. Yazmaya  lise yıllarında başladım. Henüz tek bir sayfa yazmamışken roman yazmaya karar verecek kadar cesurdum. Bir nevi Don Kişot olduğum söylenebilir. Okuduğu romanlardan etkilenerek roman yazmaya karar veren biri. Tabii sonu hayal kırıklığı oldu. Roman bir türlü ilerlemiyor ve yazdıklarım beni etkilemiyordu. Madem öyle, yazmaya bir son vermeliydim. Öyle de oldu. Yazmanın bir birikim ve çokça da emek isteyen bir uğraş olduğunu anlamam ise üniversite yıllarına rastlar. Deneme türündeki metnim de bu yıllarda, çok değer verdiğim arkadaşım Ercan Yılmaz’ın çıkarttığı bir dergi olan İlk Damla’da yayımlandı. Dergiyi çıkartmasına yardımcı oluyordum. Bu dergide senin de bir yazın olmalı, dedi. İçimdeki kurt kımıldamaya başladı. Günlerce kıvrandım ve bir deneme yazdım. Ercan Yılmaz, hiç unutmuyorum, "İçinde bir tılsım var, onu açığa çıkartmalısın," demişti bana metni okuduktan sonra. Odur budur bu tılsımı açığa çıkartmanın peşindeyim. Deneme türüyle başladığım yazma serüvenim yıllar sonra öyküye evrildi. Açıkçası bunun nasıl olduğunu anlamadım. Bir bakmışım öykü yazıyorum. Kurmaca dünyanın büyüsüne kendimi kaptırınca öyküden anlatıya vardım. Bundan sonrası nereye varır, bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da yazmak artık benim için bir bağımlılık. Günler geçmiş ve bir şey üretmemişsem koyu bir mutsuzluğun içine düşüyorum. Nihayet günler sonra bir öykü çıkıp geliyor ve mutsuzluğu alıp götürüyor. Böyle böyle yazılanlar birikiyor.

2016'da yayımlanan Lübyana’ya Bir Bilet, 2018'de yayımlanan Hayy dikkatli bir okurun gözünden kaçmayacak güzel kitaplardı. Şimdi de Mahir Efendi’nin Papağanı ile okurun karşısındasın. Kitapta göze çarpan bir Kuş Ev var. Bu ev, imgesel bir ev mi ya da çocukluğun eski bahçelerinde onca yükü sırtlanmış, şairin deyimiyle “bir acıya kiracı,” yalnızlığın, yalnızlıklarımızın katmerlendiği bir ev mi?

Kuş Ev, hep hayalini kurduğum bir evdi. Arka kapısı ormana açılan ve kitaplarla dolu bir evden başka ne dileyebilirdim ki hayattan. Ormanda uzun yürüyüşler yaptıktan sonra Kuş Evin sessizliğinde okumak ve yazmak. Hayalimdeki Kuş Ev mutluluk ve huzur veren bir evdi. Mahir Efendi’nin Papağanı’nda ise yeni anlamlar kazandı. Bir leitmotife dönüştü. Hayalimdeki evin bir tarihi yoktu. Geçmişi, anıları, hüzünleri, sevinçleri…. Gözlerimi kapatıyordum ve Kuş Ev beliriyordu önümde. Mutlu saatler geçiriyorduk birlikte. Ancak Mahir Efendi’nin Papağanı’nda fark ettim ki Kuş Ev’in bir geçmişi varmış. Büyük acılara tanıklık etmiş. Ayrılığa, yalnızlığa katlanmak zorunda kalmış. Duvarlarına ve dahası ruhuna hüzün sinmiş. Öykü kahramanlarım için biçilmiş bir kaftandı Kuş Ev. Çünkü onlar yaşamanın biraz da hüzün olduğunu anlamıştılar. Kuş Evin kitaplarla dolu odasında pişecek, ormanda uzun yürüyüşler yapacak ve hüzünle demlenecektiler. Öyle de oldu. Kuş Ev onların hüzün hocası oldu. Kuş Evin hayatta karşılığı var mı? Sen de katılırsın ki insan acıyla da sevinçle de ilk evreni olan evde tanışır. Necatigil’in dizeleriyle söylemek gerekirse:

“Evlerde saadetler sabunlar gibi köpürdü:

 Eve geldi bir tane, nar gibi,

 Arttı, eksilmedi.

 Evleri felaketler taunlar gibi sürdü.

 Kaderden eski fırtınalar gibi,

 Ardı kesilmedi.”

Kitabı okurken Uzluluların Bey Amcası, Perçem Kız, Yunus Dede, Rüçhan öğretmen, Kızgınların Kemal, Kıl Haydar, Yusuf gibi isimlerin resmigeçitten geçer gibi gözümüzün önünden geçtiğine tanık oluyoruz. Kim bunlar? Kimi zaman görmezden geldiğimiz, kulaklarımızı tıkadığımız hayatın ötekileri mi? Ya da şöyle diyeyim öykündeki kahramanların hayatındaki karşılıkları ne?

Hiçbir öykü kahramanımın hayatımda birebir karşılığı yok. Ama hepsinin ruhu hayattan besleniyor. Senin de dediğin gibi öteki onlar. Tutunamayanlar. Herkes gibi olamadıkları için görmezden gelinenler. Arayıp buluyorum onları. Çünkü onlarda beni etkileyen bir şey var. Biz fanilerin peşinden koşturup durduğumuz şeyleri, ellerinin tersiyle geri çevirebilecek güce sahipler. İşte bu bana çok büyüleyici geliyor. Kahramanlarım bu insanlardan izler taşıyor. Onlar görünür olsun, kurmacanın sahnesinde, hayatın içinde söyleyemediklerini söylesinler istiyorum. Biz faniler, yapıp etmelerimizin boşunalığını, Yusuf’un sahip olduğu tek göz odayla yetinmesindeki doluluğu, Kıl Haydar’a kötülüğü öğretenleri hatırlayalım istiyorum.

“Dönemece vardığımızda kahkahalara karışan, bir kedinin acısıydı. Yardım isteyen bir insan gibi çığlık çığlığa. Kedi dilinde, mağdurun dilinde yalvarıyordu.” Tam da böyle diyorsun kitabın bir yerinde. Hor görülmenin, hiç görülmemenin kitabı mı Mahir Efendi’nin Papağanı? Ya da hayatın mağdurları olduğumuzu söyleyebilir miyiz?

Bana öyle geliyor ki birilerini mağdur etmektense, mağdur olmak daha iyi. Mahir Efendi’nin Papağanı’nda mağdur eden kahramanlar aslında asıl mağdurlar. Ne var ki bunun farkında değiller. Güçlerinin sonsuz olduğunu zanneden zavallılar. Güçlerini kaybettiklerinde bir hiçe dönüşüyorlar. Hayatta buna o kadar şahit oldum ki. Kendilerine tapan insanlar gördüm. Kendilerinden başka kimseyi önemsemeyen insanlar... Bu insanlar en başta ailelerini, yakınlarındaki insanları mağdur ettiler. Ama bir zaman geldi güçlerini kaybettiler. Ve mağdur ettikleri insanların eline düştüler. İşte o mağdurlar büyük bir insanlık göstererek, onların elinden tuttular. Mağduriyet herkesin tadabileceği bir duygu. Kitaptaki  Uzluların Bey Amcası ve Kıl Haydar sanırım bunun en güzel örneği.

Rimbaud’un, 1871 tarihli mektubunda yer alan “Ben bir başkasıdır,” sözünden yola çıkarak, içine doğru yaptığın yolculukta değişim nasıl başlıyor, diye bir soru sorsam? 

İnsan en az kendini tanır. Halbuki bunun aksine inanır. Kendini çok iyi tanıdığını düşünür. İçimiz bir kuyudur. O kuyuyu dolduran sesler, görüntüler, kokular, kelimeler ve türlü duygular zaman zaman bize kendini hatırlatır. Yazarken içimdeki kuyudan beslendiğimi fark ettim. Bir görüntünün, bir sesin, bir kokunun bana hatırlattıklarına ve bendeki karşılığına çok şaşırdığım oluyor. Yazarken hatırlıyorum. Hatırladıkça da kendimi daha iyi tanıyor ve değişiyorum. Benim için yazmak biraz da kendime yolculuk gibi. İşte bu yolculuk esnasında, unuttuklarımı hatırlıyorum. Mahir Efendi’nin Papağanı’nda da bu hatırlamaların yansımaları var. Buna kitaptan bir örnek vermem gerekirse, çocukken bazı çocukların hayvanlara işkence ettiğine tanık olmuştum. Kabil’in Soyu hikâyesinde o zamandan beri içimde duran kırgınlık ortaya çıktı.

“Mahir Efendi konuşmaya başladığında bir bıyık söylencesinin ortasında bulurduk kendimizi. Kelimeler soylular gibi kılıç kuşanır, Mahir Efendi, kılıç şakırtıları arasında ülkeler fetheder, dağlardan ovalardan geçerek gelip önümüzde durur, ganimetlerini orta yere serip istediğinizi alın, derdi." Kitapta yer alan bu bölümdeki özellikle 'bıyık söylencesi'ne takıldım. Ben de bir şiirimde, “ben tanrıyla konuştum o bıyıklarıyla” diye bir dize yazmıştım. Kitabın bütününe yayılan hüzün, yalnızlık, çocukluğa göndermeler ve ölüm temasının yanı sıra eril düzenin de ağırlığı kitap boyunca hissediliyor. Lakin erkek egemen bir dünyada yaşıyoruz. Düzen karşıtlarını eziyor. Burada bana toplumsal cinsiyet rollerine karşı geliş, bir sorgulama söz konusu gibi geldi. Ne dersin?

Sevgili Betül, Rıza Bıyık’taki öykülerini hatırlattı bu soru bana. Evet, erkek egemen bir dünyada yaşıyoruz. Kadın yazarların bile kadın duyarlılığıyla yazdıkları için eleştirildikleri bir dünya burası. Senin öykülerinde de başat unsurlardan birisiydi bıyık. Bıyık biraz da erkeklerin dünyasına gönderme. O dünya hâlâ çok kaba ve ben merkezli. Umarım bir gün değişir. Mahir Efendi’nin Papağanı’nda kahramanlardan biri şöyle diyor: “Annelerimizin horladığı. Babalarımızın bıyıklarında burduğu. Oğlanların dudaklarının ucunda. Kimi ayıp şeyler, kimi küfürler, kimi küçümsemeyle durup duran. Sessizce içine kapanan çiçeklerdik.” Bana bu satırları yazdıran duyguyu hatırlıyorum. Erkeklerin egemen olduğu bir dünyada, bir kız çocuğunun kabul görme arzusu. Kız çocukları bizim toplumuzda kötülükten sakınılır. Ama hiç kimse o kötülüğü kimin yaptığını sormaz. Çünkü herkes bilir. Bilir bilmesine de yine de kötülük yapanlar yüceltilir. Kız çocukları mahrum edilir hayattan. Onlara istedikleri gibi konuşamayacakları, gülemeyecekleri, sevemeyecekleri öğretilir. Sınırları çizilir. Sanki bez bebektirler de sınırları belli bir alanda kendilerini ve başkalarını oyalamaktır görevleri. Mahir Efendi’nin Papağanı buna itiraz eden öykülerden oluşuyor. Sınırlarını kendileri çizmek isteyen kız çocuklarının kitabı çünkü o. Her şeye rağmen okuyan, kendilerini var eden, hayatın içinde, erkeklerin arasında “ben” olmayı beceriyor Mahir Efendi’nin Papağanı’ndaki anlatıcılar. Nenelerinin anlattıkları hikâyeleri sorgulayarak, onlara çizilen sınırları aşarak, babalara itiraz ederek, hak ettikleri özgürlüğe kavuşuyorlar.

Seninle yapılan bir söyleşide Mahir Efendi’nin Papağanı’nın iki anlatıcısı olan bir kitap olduğunu söylemişsin. Buna ek olarak kitapta başka anlatıcılar da var. Sanırım insan susmayı bildiği gibi anlatmayı da seviyor. Bu şekilde dünyanın kirlerinden arındığımızı söyleyebilir miyiz?

Anlatmak hepimiz için bir ihtiyaç. İki kişi bir araya geldiğinde birbirlerine anlatacak bir şey mutlaka bulur. Anlattıkça da rahatlar insan. Rüyalarını bile daha hayra yormadan anlatan bir toplumuz. Anlattıkça kirlerimizden arındığımızı düşünmüyorum. Anlattıkça rahatlıyor olabiliriz. Ama arınmak için anlatmak yeterli değil. Arınmak için birbirimizi anlamaya ihtiyacımız var. Biz dinlemeyi pek sevmiyoruz. Dinler görünüyoruz. Dinlemeyi öğrenemedikçe de anlamayacağız. İçinde yaşadığımız ülkenin ve dünyanın sınırları içinde bunca kaosun yaşanıyor olmasının nedeni de bu bence. Dertler, sorunlar söze dökülüyor dökülmesine de duyan kulaklarda bir anlama dönüşmüyor. Yine de anlatmaya devam edeceğiz.  Kurmacanın sınırları içinde, hayatımızın sınırları içinde dilimiz döndüğünce anlatacağız. Belki bir gün birbirimizi dinlemeyi ve anlamayı öğreniriz. Kim bilir?

Kurmacanın sınırlarında gezindiğim bu kitabı okurken kimi zaman eski zaman söylencelerine daldığımı, masalsı bir tat aldığımı da söyleyebilirim. Hikâyelerine masalların ruhunun sinmiş olduğunu bizlere nasıl açıklarsın? Ya da şimdilerde, yeni zamanların çocukları için böyle bir şey mümkün mü?

Masalsı bir anlatımımın olduğu doğru. Sanırım büyülü gerçekçilik beni çok etkiliyor. Ucu bucağı olmayan anlatıları seviyorum. Zamanın ve mekânın belirsizliği, anlatılanların belirsizliği okur olarak düş gücümü besliyor. İpuçları arıyorum okuduğum metinlerde. Kurguya dahil olmak istiyorum. Ucu açık metinler bende coşku uyandırıyor. Hâl böyle olunca da okumak istediğim türde metinler yazıyorum. Bir kitabı bitirip kapağını kapattığımda bu anlatılanlar gerçek miydi, düş müydü ikileminde kalıyorsam bu bende büyük haz uyandırıyor. Mahir Efendi’nin Papağanı’nda da bu ikilem arasında kalabilir okur. Gerçekleri olduğu gibi anlatmayı sevmiyorum. Sanırım düşe sığınmak gerçekleri dönüştürmenin bir yolu benim için.

Bir de doğa ile kurduğun bağ var kitap boyunca bizlere eşlik eden. Senin deyiminle, “yüzümüzde güneşin şarkısı.” Güneşin bile artık şakımadığı günlerden geçerken, çevresel tahribatların ve insan eliyle doğaya verilen zararların ne ölçüde olduğunu bilmeyenimizse neredeyse yok. Bir Karadeniz çocuğu olarak bizlere neler söylemek istersin?  

Bu sorudaki Karadeniz vurgusu gülümsetti beni. Bir başka röportajda da Karadenizli olmama vurgu yapılarak bir soru sorulmuştu bana. Sanırım hiç fark etmesem de ait olduğum coğrafya yazdıklarımı etkiliyor. Halbuki Karadeniz’den kaçarak Akdeniz’e geldim. İnsanın hayatı ironilerle doludur. Bu da benim ironim olsa gerek! Soruna gelince doğa hele Karadenizli olunca ilk evrenlerimden biri oldu. Köy yaşamına aşinayım. Çünkü yaz tatillerini köyde geçirirdim. Fındık bahçelerinin ve türlü meyve ağacının ortasında büyüdüm. Doğanın sunduğu nimetlerin tadına, doyasıya vardım. Çocukluğumda kirazı kiraz ağacından, eriği erik ağacından, inciri incir ağacından, fındığı fındık ağacından koparma şansım oldu. Ağaçların meyveye durmasını da yapraklarını dökmesini de büyük bir ilgiyle izledim. Papatyaların, menekşelerin fındık bahçelerini süsleyecekleri zamanı sabırsızlıkla bekledim. Yeşilin her tonunu gördüm baharda. Yaz aylarında yeşilin kahveye dönüştüğünü, sonbaharda sarıya, kimi yerde kızıla ve maviye dönüştüğünü de… Dağlara baktım uzun uzun. Güzelliği nasıl da mağrur bir şekilde taşırdı benim dağlarım. Derelerin coştuğunu da taştığını da bilirim. Bütün bunlar ben çocukken çok doğaldı. Yaşamımızın bir parçasıydı doğa. Kışlık odun yapılacağı zaman ormandaki yaşlı ve hasta ağaçların seçildiğine tanıklık ettim. Fındık eşkinlerini biz çocuklar kıracak olduğumuzda büyüklerin bize nasıl kızdığını hatırlıyorum. Bir eşkinin birkaç yıl içinde güçlü bir ağaca dönüştüğü zamanlar geldi geçti. Her şeyin tahrip edildiği, bir hırsla yok edildiği bir zamanda yaşıyoruz. Bundan doğa da payına düşeni aldı. Sait Faik’in öyküsünde anlattıkları gerçek oldu. Hâlâ bu dönüşümü ve tahribatı anlayabilmiş değilim. Sanki uzun süre uyumuşum da uyandığımda bu manzarayla karşılaşmışçasına şaşkın ve üzgünüm. Doğadan uzaklaştıkça insanlığımızdan uzaklaştık. Geldiğimiz hâl ortada. Mahir Efendi’nin Papağanı çocukken parçası olduğum doğadan izler taşıyor. Ağaçlar konuşuyor, dağlar dinliyor, dereler çağlıyor hâlâ kurmacanın sayfalarında.

Sevgili Betül, Mahir Efendi’nin Papağanı’nın ilk okurlarından biri olduğun için ve bu güzel sorular için teşekkür ederim.

 

Mahir Efendi’nin Papağanı, Arzu Alkan Ateş, Alakarga Yayınları, 122 s.

 

 

 

 

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

John Berger: Yalnızca Bir Yazar Değild..Cevat Çapan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Sevim Şentürk

8 Ekim 2025

Çocuklara ve Hep Çocuk Kalanlara…

O Ne–O Gezegeni, hem çocuklara hem anne-babalarına, hayatın içinden fotoğrafları anlatan, gösteren bir harikalar diyarı.Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan O – Ne – O Gezegeni, Gürsen Özen’in çocuk dünyasının umutlarını, özlemlerini, kırgınlıklarını dillendiren Seke Seke U..

Devamı..

Körfez'in Sessiz Çığlığı: Atilla Birki..

M. N. Çetinkaya

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024