I
Kişinin, sonuçta, bir “natura”sı varsa, ondan bütün bütüne sıyrılması kurtulması olanakdışı olsa gerektir. (s. 169)1
İnsan kendi naturasına dokunabilmeli, okuyabilmeli en azından onu. Yazı adamı için gören, okuyan gözün takip edebileceği en belirgin natura, yazı naturası. Dışarıdan bir göz bu naturanın biçimlerini, hallerini, gömleklerini görebilir, okuyabilir.
Bu değişim ya da geçişlilik bir gelişim çizgisi izleyebilir. Ancak daha çok bir iniş, kopuş belirtisidir. Fal kapısı.
I - b
Yazar karakterlerini, biçimini hatta sözcüklerini yineleyebilir de yenileyebilir de. Yinelemede kendini tekrar bulmak kolaycılık gibi geliyor bana. Söz gelimi Cemil Kavukçu’nun hikâyeleri böyle bir suçlamaya uğrayabilecek metinler. Burada görülmesi gereken ince bir çizgi var aslında. Aynıymış gibi görünen diğerinin sivriltilmiş, seyreltilmiş ya da beslenmiş biçimi olamaz mı? Yazar mutlaka aynı yolu yürümez. Çatallandırır yolunu, çatalları kavuşturur da. “Yüzünüz Kuşlar Yüzünüz”de de Kavukçu daha önce kullandığı, işlediği karakterleri, motifleri kapsamları birleştiriyor. Belki de bir kapıyı örtüp yenisini aralıyor. Fal kapısı.
I – c
Yazarın yenilenmesine, yazı naturasının yön değiştirmesine dokunup geçtik. Açmayı deneyelim: Söz gelimi Hasan Ali Toptaş yazısı “Kuşlar Yasına Gider” ile birlikte belirgin bir natura hatta paradigma değişikliğine uğrar: Dil dokusu çözülür, sökülüp atılır. Şklovski’nin deyişiyle “nesneleri yadırgatıcı hale getirip … algıyı uzun me ‘meşakkatli’ bir işe dönüştür”me işlevinden uzaklaşır Toptaş’ın dili. Bağdaştırmaları soktuğu alışılmadık biçimlerle bir yadırgı halesi oluşturan dili yerini daha sakin bir akışa bırakır. Bunun getirileri ya da götürüleri, yine fal kapısı.
II
Dağlar da öyle: Duruyorlar. İçleri tıkabas dolu. Dağların duruşunda, denizlerin okyanusların değişken huyluluğu apaçık duruşlarını aşan ancak taşta, kayada, sıkışmış toprakta görülebilecek sessiz ama sürekli bir kızgınlık okunmuyor mu? (s. 183)
Dağların dural görüntüsünde bir kılıf, elbise, tül okumak çekici bir işleme biçimi. İçi – belki bir zamanlar – foku fokur kaynayan akışkan ateşle dolu; köpürmeye, patlamaya hazır. Dıştaki sakinlik gebe olduğu devinime bir başına sahipmiş gibi görünüyor. Denizler, okyanuslarla karşılaştırıldığında imgelem alanı daha geniş bir gizilgüce sahip. Suyun hareketliliği daha sade, açık bir görünüm sağlıyor gibi. Alıp götüren, silip süpüren tarafı; dağların biriktiren, ufalayan, yavaş yavaş yalnızlığına katan biçiminden daha belirgin değil mi?
III
Dağların şiirlere en çok yalnızlıkları benzer. İkisinin de tutkunu olmak için iyice yakınına sokulmak, tehlikelerini göze almak gerekir. (s. 197)
Dağ ve şiiri yalnızlıkta buluşturuyor açıktan, gizliden gizliye de umursamazlıkta. Şiirin ona doğru gelen okurdan haberi var mıdır, şeklinin düzeni bu sokuluşla bozulabilir, dağılabilir mi? Dağlara doğru giden bir insan dağın umurunda mıdır? Hazırlanır mı dağlar yolcusuna yoksa bütün gizilgücüyle bekler durur mu öylece?
III –b
Dağlara gidiş tehlikelidir; erginleşme yolunun da arayış kopuş güzergahının da vazgeçilmezidir bir yandan.
Kadimdir, şiir kadar dağlar da. Bakana hep orada olduğunu ezeli ve ebedi bir kudret gibi hissettirir – ki asıl tehlike buradadır kanımca.
Yılgı göz kırpar yolcuya. Aşabilirse önce yılgıyı, dağ gelecektir ardından. Dağın sınavı: yılgı.
Şair yolcuya bir dağ hazırlarken tuzakların ne kadarını bilerek kurar, yol işaretlerinin, kılavuzların ne kadarını bilerek yerleştirir? Yolcu kendi çukuruna da düşebilir. Göz onu bir kuyuya iter dibi nereye varır?
IV
Her şair gerçekte kendi dağını, tepesini seçer. … Her şiir bundan, usul usul bir inziva denklemi hazırlar: … Şair … kapanır, kozasını örer yeniden açılacağını bildiği yarasını odasında diker – odalardan dağlara bir adım mesafededir. (s. 200)
Şairin kendi dağına çekilmesi, elini eteğini çekip düzlükten başka bir eteğe sığınması kendi şiiriyle dağlanması değil mi?
Yakacak, yanacak, kan duracak belki bir süre ama mutlaka akacak yeniden – Diyorum ki, ölüm olmadan şiir olmazdı. Dağın uç çağrısına yol alana kadar kanar o zaman şair ya da göz ucuyla taşları, kayaları kollayarak düzlükte kalabilir: Dağı(nı) reddeden şair (de) taş olur.
DAĞDAĞARIN SESİ’NDEN SON ÇIKIŞ
V
Denge, mesellerin en güzeli, masalların en yalancısı. (s. 214)
Akılla bağlantılar gevşeyip zedelendiğinde, şiir de başkalaşır, göstergeleri arızalanmış bir sayaç gibi işler bir süre, sonra ibreler hareketsiz kalır… (s. 232)
Şiir ola ki bir denge işidir. Anlamın bütün bütüne kaybolmaması, görünür kalması aklın sağlayacağı bir supap sanki. Gri Divan’daki Sandık’ın personası Ne çok taşındık! Nasıl dolaştırdık/ bunca umudu, terkedilişi, kaybetme/ve kaybolma duygusunu? derken her şeyi bir sandığa kilitlerken akla da yol verir. Uyarır da: İnsan asla açmamalı böyle bir/efsaneyi.
V –b
Tabii bütün bütüne akıl işi değildir şiir. Sonuçta bir ars ve tekhne işidir. Gelir gider, yorar, acıtır, kandırır. Şairin gözü parladığı anda sönüverir. Dizginler bir ondadır, bir değildir. Belki bu heyecan söndüğünde bisikletin tekerleğinin devridaimi durduğunda cezbe durumu gevşediğinde yani matematik devreye girdiğinde akıl söz konusu edilebilir. Denge ancak hükmünü koyabilir. Bütün bu oluşta şairin payı nedir? Şiire ulaştığında kontrolün ne kadarı onda saptayabilir mi? Kalıcı bir şiir, parçalarının içinden görünen sessiz şimşek davranışlarından başlayarak, bütünlüğünün tersine yayılmış toplam elektrik gücüne uzanan bir yol çizer kendine. Şair bunu nasıl peydahladığını bana kalırsa bilmez, bilemez…
1 Enis Batur, Başka Yollar, Kırmızı Kedi, İstanbul, 2013. Diğer alıntılar için de bakınız: a.g.y.






