Eğer insan okumaya çok erken yaşlarda merak salmışsa, ömrünün hatırı sayılır bir kısmını cansız bir nesneye bakarak, sessizce oturarak geçireceği bir anlaşmaya imza attığının farkına pek varamaz.
Otuz beşinci doğum günüm geride kalalı iki yıl olmuş. On yıldan fazladır uğraştığım işim düzene girmiş. Benden yaşça ileri avukatları inceliyorum, ben de onlar gibi olma yolundayım. Gerektiğinde çok havalı olabiliyorlar ama ben etkilenmek yerine boğulacak gibi oluyorum. Dışarıdan bakınca her şey yolunda. Anksiyeteyi, içimden atamadığım “bir şeyler eksik” hissini saymazsak. Kendi kendime okuduğum psikoloji, psikoterapi kitaplarıyla da bir çıkış sağlayamıyorum. Çareyi felsefede arıyorum bu sefer. Spinoza’ları, Seneca’ları topluyorum okumak için, yine bir çıkış yok. Her şey öyle boş, öyle anlamsız geliyor. En sonunda terapiye başlamaya karar veriyorum, ne anlatacağımı da bilmiyorum. Terapi online, ekranda selamlaşıyoruz. Kendimi tanıtıyorum biraz, yine ne diyeceğimi bilmeden. İlk cümlem “Ben hep yazar olmak istemiştim,” oluyor. Oysa bunu demeyi planlamamıştım, bundan bahsetmek aklımda bile yoktu.
Henüz Ali Teoman’ın büyülü dünyasından çok da haberdar değilim, kitabın yazarının zamanında bir oyun oynadığını biliyorum yalnızca.
Elbette neden olmadığımı sorguluyor terapist, “Yetenek yok bende, olsa çıkardı bugüne kadar,” diyorum, hem geçinmek için başka iş yapmak şart. Orhan Pamuk’tan Annie Ernaux’dan bahsediyorum terapistle ilk konuşmamda, “Nobel alan yazarlar varken ben ne yazabilirim ki?” diye soruyorum. “Annie Ernaux Nobel aldığında kaç yaşındaydı?” diye soruyor, seksenlerinde olmalı diye yanıtlıyorum. “Yani seksen yaşına kadar Nobel almadan yazmış, öyle değil mi? Bu durumda ödülden önceki bütün hayatını, yazdıklarını çöpe mi atacağız, hem doktor hem avukat olup bir yandan yazı yazan danışanlarım çok, siz de böyle yapabilirsiniz,” diyor, ben susuyorum. “Yazı bana göre insanın hayatını adaması gereken bir şey, yandan nasıl yapacağım, o zaman yazdıklarım bir şeye benzemez ki…” Birkaç seans geçiyor. “Mükemmeliyetçilik, mükemmel olmayacak diye o işi hiç yapmamaya yol açar. Sevilmek için kusursuz olmamız gerektiğine inandırır bizi. Oysa bütün yakınlıklar kırılganlık üzerinden kurulur, kırılganlıktan, hatalardan korkmaya gerek yok,” diyor bu sefer, ben düşünüyorum.
Bundan belki on yıl önce, incecik bir öykü kitabı okuyorum. Çok sevdiğim şehir hikâyeleri var içinde, kitapta hiçbir şey göründüğü gibi değil. Henüz Ali Teoman’ın büyülü dünyasından çok da haberdar değilim, kitabın yazarının zamanında bir oyun oynadığını biliyorum yalnızca. Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı’nı okuyup bitiriyorum, beğeniyorum beğenmesine ama çarpılmıyorum açıkçası. Sonra araya birkaç yıl giriyor, neden bilmem kitabı tekrar okuyorum. Bu sefer o çok sevdiğim sihir tozu üstümden dökülüyor, kitabın içine tamamen girebiliyorum. Ali Teoman’ın bu kitabı bir oyun oynama amacıyla Nursel Ay adıyla yayımladığını, oyununu yalnız Süha Oğuzertem’in kısmen çözebildiğini okuyorum. Kitabın yazarının başka biri olduğunu keşfeden yazıda, yine de Ali Teoman’ın kimliğine ulaşılamıyor, böyle bir oyun yaptığını, edebiyat dünyasını kandırdığını kendisi açıklamak zorunda kalıyor. Edebiyatın çetrefilli oyunlarını, gizemlerini çok sevdiğimden olsa gerek bu oyundan etkileniyorum. Zaten dili, dilinin ahengi, bahsettikleriyle de çok ilgimi çekiyor yazdıkları.
Buradayım sevgili yazar, buradayım diye var gücümle el sallıyorum Oğuz Atay’a, beni düşündüğü, bana seslendiği için içim yine şaşkınlıkla karışık bir kıvançla doluyor.
Eğer insan okumaya çok erken yaşlarda merak salmışsa, ömrünün hatırı sayılır bir kısmını cansız bir nesneye bakarak, sessizce oturarak geçireceği bir anlaşmaya imza attığının farkına pek varamaz. Dünyanın en görünmez kişisi olmak için gönüllüdür, bir okurdur artık o. Çıkarmak istediği sesleri de en fazla, eğer kitabına kıyabilirse, sayfaların kenarlarına notlar alarak (yine bu notları kimsenin okumayacağı düşünülürse) kendi yankısı olarak kaydedecektir. Hal böyle olunca, okura doğrudan seslenen yazarları görmek, büyük ıssız bir vadide başka bir sesin yankısını duymaya benzer.
Galiba ben de bu yüzden, ilk kez Baudelaire’in ikiyüzlü diye kızsa da kendi yansıması, kendi kardeşi olarak seslendiği o zarif canavarın ben olduğumu anladığımda hem şaşırıyorum hem de çok seviniyorum. Sanki sonunda o ulaşılmaz, yüce yazar beni düşünüyor, doğrudan bana sesleniyor. Aynı duygu bir kez de Oğuz Atay, “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” diye sorduğunda da aynı canlılıkta içimde uyanıyor. Buradayım sevgili yazar, buradayım diye var gücümle el sallıyorum Oğuz Atay’a, beni düşündüğü, bana seslendiği için içim yine şaşkınlıkla karışık bir kıvançla doluyor. Oysa yazar ölmüştü, Roland Barthes da ilan etmişti bunu üstelik. “Okurun doğmasının bedeli, yazarın ölümüdür,” diyordu. Anlatıcı, metin içindeki yazarın rolü, bunlar apayrı şeyler, bundan bahsetmiyorum. Benim ezelden beri ilgimi çeken, yazarın ta kendisi, bir insan olarak portresi.
Benim de Ali Teoman’a olan merakımın ateşini iyice harlıyor bu durum. Demek ki insan sonradan meslek değiştirip yazar olabiliyor.
“Nabokov bir Tanrı değil, biz de onun yaratımı değiliz. O bir yazar, ben bir okurum ve anlam arayışında birlikte, aynı anda sendeleyerek ilerliyoruz,” diye isyan ediyor bir denemesinde Zadie Smith. Bu yazıyı yazarken aklıma gelince dönüp tekrar denemeyi açıyorum. İlk cümlesinin “En iyi bildiğimiz romanların bir mimarisi vardır” olduğunu unutmuşum. Görünce beni gülme tutuyor, çünkü Ali Teoman da mimar, otuz yaşından sonra mimarlıktan vazgeçip yazarlığa yöneliyor yönelmesine ama mimarlığını da asla unutmuyor. Yazarlıkla mimarlık arasında özdeşlikler kuruyor. Benim de Ali Teoman’a olan merakımın ateşini iyice harlıyor bu durum. Demek ki insan sonradan meslek değiştirip yazar olabiliyor.
Ben lisede Fransızca öğrenip kendimi Viyana’da buluyorum, Ali Teoman lisede Almanca öğrenip sonunda Paris’e gidiyor. İkimiz de lisedeyken Divan edebiyatına, Osmanlıcaya düşkünüz ama bunu arkadaşlarımızla paylaşamıyoruz. “Ortaokuldayken, eski yazının seçmeli ders olup olmaması hakkındaki bir tartışmada, sınıfta bir tek ben çıkmıştım eski yazıdan yana. Onların gözünde ben eski kafalı, out bir insandım. Buna benzer birçok konuda çatıştım sınıf arkadaşlarımla,” diye yazmış Alacakaranlık Günce’de. Ben de kabul görmek için kitap okuduğumu sakladığım bir ortaokul, lise döneminden geçiyorum, demek ki yalnız değilmişim diyorum. “Yine de yeni ve önemli şeyler kazanmadım değil o çetin deneyimden. Birden çok kişiliği ‘oynamayı’ sözgelimi,” de diyor.
Fransızlarla oturup toplantı yaptığım, sözleşmeler yazdığım andaki kendimi düşünüyorum. Ben Mallarmé’yi okuyabilmek için öğrenmiştim bu dili diye geçiriyorum içimden, dışım sözleşme koşullarını tartışıyor. Bitmez tükenmez, sonsuz bir ikilik. Yirmi yaşımdayken günlüğüme, Peyami Safa’nın Yalnızız romanı gibi birinci Sezen ve ikinci Sezen var yazmışım. Yirmilerim, otuzlarım da hep bu ikilik içinde geçiyor.
“Kitap benim için hep kutsal bir nesne oldu. Yazarları tanrı katında, ulaşılmaz varlıklar olarak gördüm. Yazarlık bir tür tanrılıktı; dolayısıyla yazarlığa özenmek, tanrı olduğunu iddia etmeye kalkışmakla eşdeğer bir küstahlık sayılmalıydı. Yazar olunamaz, ancak yazar doğulabilirdi.” Yazarlarla ilgili abartılı düşüncelerimi Ali Teoman’la paylaştığıma seviniyorum. Terapi devam ediyor. Mükemmeliyetçilikten kurtulmanın yollarını arıyorum, pek bir şey bulduğum söylenemez. “Ama ya bir hata yaparsam?” diye soruyorum sık sık, aldığım yanıtı hiç beğenmiyorum. “Yaparsanız da yapacaksınız,” diyor hep terapist.
Okur olarak metinle doğuyorum ve yazarı öldürmek mecburiyetinde olduğumu çok iyi biliyorum…
Pandemi yeni bitmiş, İstanbul’da uzun uzun yürüyorum. Hisar'den Taksim'e, Beşiktaş'tan Bebek'e, Levent'ten Boğaziçi'ne, Gümüşsuyu'ndan Galata'ya, tünele ve Karaköy'e hep yürüyorum. Uzun ince yollar. Bir arkadaşıma rastlıyorum. Ben böyle onun karşısına kaç sene sonra yine Ortaköy'e yürürken çıkıyorum. Sen eskiden çok yürürdün hâlâ yürüyor musun diyor. Evet diyorum, eskiden Nişantaşı'ndan Ortaköy'e yürürdüm de çok gelirdi, şimdi Taksim'den Baltalimanı'na yürüyorum, yokuşlar çıkıyorum çok dik çok sapa yokuşlar. Ben yürüyorum. Düşünüyorum, düşünmekten kendi kendimle konuşmaktan kulaklarım uğulduyor. Bazen Ali Teoman’la konuşuyorum. “Nasıl cesaret ettin, mimarlığı nasıl bıraktın da yazar olmaya karar verdin?” diye soruyorum. Artık aramızda olmayan yazarlar bizlerle mucizevi biçimde kitapları aracılığıyla konuşurlar. Ali Teoman da bu soruma 2025 yılında okuyacağım Gezgin Günce’de cevap veriyor. Yaratıcı binalar tasarladıkça kötü notlar aldığını görmüş, istediği binaları asla yapamayacağına inandırılmış bir mimar o. Sadece mimar da değil, aynı zamanda müzisyen, basketbol oyuncusu, çok yönlü, çok hayranlık uyandıran biri. Ali Teoman’ın yazdıklarına mı kendisine mi daha çok kapılıyorum, tam ayırt edemiyorum hiçbir zaman. Yazılarında bütün bu ince özelliklerinin izleri var. Öykü Uçları diye kısacık öyküler yazdığı kitabında, akide şekerini bir anlatışı var mesela, bir okuyan bir daha unutamıyor.
Umberto Eco, “Örnek Okur, oyunda kalmayı bilen kimsedir, metinle birlikte doğar, o üsluba uyma yeteneği gösterir, yani başından itibaren kendisine önerilen metne dayalı oyunun kurallarını kabul etmekle bin yıl sonra bile olsa o kitabın ideal okuru olacak olan kişidir,” diye tanımlıyor örnek okuru. Ali Teoman bence bu açıdan çok şanslı bir yazar, benim görebildiğim kadarıyla onu tutkuyla seven bütün okurları örnek okur olmak için can atıyor, onun metninin kurallarını kabul ediyor. Armağan Ekici’nin adı gibi güzel deneme kitabı Lacivert Taşından Tabletler’inde Ali Teoman’la ilgili, örnek okurun dikkat etmesi gereken her noktaya temas eden çok önemli bir inceleme yer alıyor örneğin.Ben de onlardan biriyim yalnızca. Yine de iç dünyasını edebiyatla yeşertmiş, kendini yalnız hisseden bir genç için varlığına kitaplarda, yazarların kişiliğinde onay bulmak da az buz şey değildir, o yüzden de bu kadar önemli yer kaplıyor hayatımda yazarlar. Kendimde tuhaf bulduğum özellikleri, bir yazarda da görünce içime müthiş bir rahatlama geliyor. Okur olarak metinle doğuyorum ve yazarı öldürmek mecburiyetinde olduğumu çok iyi biliyorum, Usta Beni Öldürsen e!’deki gibi okur ve yazar bir ipin üstünde, metnin anlaşılabilmesi için ipten düşen hep yazar olmak zorunda, ama insan olarak yazarın kendisiyle ilişki kurmaktan vazgeçemiyorum.
“Elinizden gelenin en iyisini yapıp gerisine karışmayacaksınız,” diyor terapist. Elimden gelenin en iyisi ne diye düşünüyorum, benim için elimden gelenin en iyisine ulaşmak demek kendimi harap etmem anlamına geliyor genelde. Ona da soruyorum, örnekler veriyor, elden gelenin en iyisi olarak anlattıklarını hiç beğenmiyorum, bence bundan iyisi yapılabilir diye tartışma çıkarıyorum her seferinde. Yine de yavaş yavaş her şeyi kontrol edemeyeceğimi kabullenmeye başlıyorum. İnternete giriyorum, edebiyat atölyesi diye aratıyorum. Oysa atölyelere inanmazdım ben, yeteneği olmayanların son çıkışıydı sanki bu atölyeler. İnsan eğer yazar olarak doğmuşsa, bir anda oturup dünyanın en güzel romanlarını yazardı. “Yazı bir çalışma işidir,” diyor Semih Gümüş atölyenin ilk dersinde, şaşırıp onunla da tartışıyorum. Yetenek peki? Oysaki Ali Teoman da ne kadar sıkı çalıştığını, kendini odalara kapatıp yazılar yazdığını anlatıyordu.
Yazılar yazmaya başlıyorum, hata dolu. Uzaklarda yaşaya yaşaya dilim de zayıflamış, hep örnek öğrenci olarak gösterildiğim Türkçem bile hatalı. Yazdıklarım beğenilmiyor, eleştiriliyor. Yine de yazmaya devam ediyorum. 2024’ü 2025’e bağlayan gece, terapistime bu sene yayımlanmış şiirimi, yayımlanan yazılarımı gönderip teşekkür ediyorum, oysaki terapi biteli bir yılı aşmış. Yine de iyi yıllar diliyorum kendisine. İkiliklerim bir olmuş sanki. Yazımı okumakta olan sessiz okur, sana da iyi yıllar diliyorum.
Kaynakça:
Ali Teoman:
Alacakaranlık Günce – Yaz Defterleri (Haziran-Ağustos ‘92)
Gezgin Günce – Britanya Defterleri, 2008
Öykü Uçları – Çok Çok Kısa Öyküler
Korkuyu Beklerken-Oğuz Atay
Yazarın Ölümü-Roland Barthes
Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti-Umberto Eco
Lacivert Taşından Tabletler-Armağan Ekici
Göçmüş Kediler Bahçesi-Bilge Karasu






