Yalnızlık hissiyle başa çıkmaya çalışan, korkularıyla yüzleşen, kendini tanımaya çabalayan çocukların hikayesi var bu kitabın içinde.
“Kuklabazlık bilgi ve hassasiyet ister. Bu, bilmenin cahilliğe karşı zaferidir. İlk başta, bu dünyada güvende olduğum için mutluydum. Bu kadar tuhaf bir yer olması beni korkutuyordu. Ama burası kesinlikle daha az mucizevi değil, bunu bil. Bu evrenin genişliği, karmaşıklığı... Bu kadar büyük bir düzenin bu kadar küçük parçalarıyken seni bu kadar çok sevebilmem... Bunların büyü olmadığını söylemezsin.” (s. 429)
İnsanın ilk hatırladığı anısı, belki de kim olduğunu şekillendiren ilk ipucudur. Benim çocukluğuma dair ilk anılarım pek hoş olmasa da, oyunlarımı ve oyuncaklarımı hala net bir şekilde hatırlıyorum. Çorapları kesip tahtadan yaptığımız bebeklere elbiseler diker, sağlam çorapları kestiğimiz için azar işitirdik. Akşamları küçücük ışıkların altında ellerimizle gölge oyunları oynar, kuşlar yapar ve onların uçup gidişini izlerdik. O karanlık kuşlar... Belki de bu yüzden karanlıktan hala korkuyorum ve uyurken küçük bir ışığın hep yanık kalmasını istiyorum. Çocukluğuma dair pek çok anı var: Eteğimin altına kaçan çekirgeden korktuğum için ulu orta soyunmam, sabahları okula giderken dev bir yokuş gibi gelen yolların aslında hafif bir eğimden ibaret olduğunu yıllar sonra anlamam... Çocukluk, her şeyin devasa göründüğü, herkesin biraz ürkütücü olduğu ve çoğumuzun o dünyada bir şekilde yalnız olduğu o sihirli dönemdir.

Belki de bu yüzden bugün size çocukluk ve yalnızlıkla örülü, büyüleyici bir hikâye anlatan bir kitaptan bahsedeceğim: Jordan Lees’in yazdığı, Vivienne To’nun resimlediği ve Sedat Ulusoy’un dilimize çevirdiği Sonsuz Labirent – Sırfısıldayan. Kasım ayında Timaş Yayınları tarafından yayımlanan bu kitap, fantastik bir dünyanın kapılarını aralıyor.
İskoçya doğumlu Jordan Lees, Essex’te büyümüş ve halen ailesiyle orada yaşıyor. Üniversitede edebiyat okumuş ve o zamandan bu yana yayıncılıkta çalışıyor. Sonsuz Labirent, yazarın ilk kitabı olmasına rağmen, 12 ülkede çok satanlar listesine girmiş. Öyle ki, Harry Potter serisinden sonra kendi türünde dünyada en hızlı çıkış yapan fantastik kitaplardan biri olarak anılıyor.
Kitabın kahramanı, 11 yaşındaki Benjamiah, büyüye ve doğaüstü olaylara inanmayan bir çocuk. Ama insan inanmasa bile korkar, değil mi? Benjamiah da korkuyor. O mutsuz ve yalnız bir çocuk olduğu için, korkuları ondan hiç uzaklaşmıyor. Pek çok yalnız çocuk gibi, kendine kitaplardan bir dünya kurmuş. Günlerini çalıştığı kitapçıda geçiriyor, bir roman okursa ardından mutlaka bilimle ilgili bir kitap okuyor. Bu okuma düzeni, onun yalnızlığına sığınacak bir liman sağlıyor. Ancak Benjamiah’nın dünyası, bir gün kitapçıya gelen gizemli bir paketle tamamen değişiyor. Paket, onun adına gönderilmiş bir kukla içeriyor. Ve bu kukla, hayatını altüst edecek olayların başlangıcı oluyor.
Bir diğer yandan, hikâye ikiz kardeşler Edwid ve Elizabella’nın etrafında da şekilleniyor. Edwid, bir gün yatak odasının duvarında onunla konuşan bir çatlak keşfeder. Çatlağın söylediklerine kulak veren Edwid, kendini bambaşka bir dünyada kapana kısılmış halde bulur. Çatlak, ona bir yazarın yazdığı hikayeleri aslında başka insanlardan çaldığını ve bu sırları bilenleri Örülüdünya adında bir yere hapsettiğini anlatır. Bu yazarın evine gitmeye karar veren Edwid, çatlağın bahsettiği anahtarı bulmaya çalışır. Ancak, kardeşi Elizabella da onun peşinden gelir ve kendini bu tuhaf maceranın içinde bulur.
Hikâye, bu iki farklı eksende –Benjamiah ve Edwid-Elizabella ikilisi– ilerler. Her biri kendi macerasının peşinden koşarken, bir süre sonra yolları kesişir. Benjamiah, eline nereden geçtiği belli olmayan kukla ile Örülüdünya arasındaki bağı keşfeder. Örülüdünya’da, kuklaların yalnızca birer araç değil, aynı zamanda insanların sırlarını ve zayıflıklarını temsil eden metaforik nesneler olduğunu öğrenirler. Edwid ve Elizabella, yazar Olfred’in bıraktığı ipuçlarını takip ederken, Benjamiah babaannesinin yardımıyla bu dünyaya geçmeyi başarır.
Bu üç çocuk, Örülüdünya’nın karmaşık ve tehlikeli labirentlerinde birbirleriyle karşılaşır. Hikâye, kuklalar, çatlaklar ve ortaya çıkan sırların etrafında dönerken, iş birliği ve bireysel cesaretin önemini gözler önüne seriyor. Ancak Örülüdünya’da hiçbir şey göründüğü gibi değil. Kuklalar, yalnızca birer oyuncak değil; karakterlerin en derin korkularını, sırlarını ve zayıflıklarını yansıtan güçlü semboller. Onlar, insanın kendi korkularıyla yüzleşmesi için birer ayna görevi görüyor.
Örülüdünya, sıradan kuralları hiçe sayan, her köşesinde bir sır barındıran büyülü bir yer. Bu dünyada korkular canlı, sırlar ise ölümcül. Üç çocuk, bu sırları çözmeye çalışırken yalnızca Örülüdünya’nın gizemlerini değil, birbirlerini ve kendilerini de daha yakından tanımaya başlıyor.
Peki ya Olfred Wicker? O sadece bir hikâye hırsızı mı, yoksa kendi kaybolmuş hikayesini arayan yaralı bir ruh mu? Örülüdünya, yalnızca çocukların değil, Olfred’in de gizlediği sırları ortaya döküyor. Çünkü bu dünyada herkes kendi iç savaşını veriyor. Her biri kendi dünyasında yalnız ve korkularıyla baş başa kalmış çocuklar. Ama bu büyülü dünyada, yalnızlıkları bir güç kaynağına dönüşüyor. Belki de büyümek için önce kaybolmak gerekiyordur, kim bilir?
Bazı soruların cevaplarını da okura bırakıyorum. Kitabı elinize aldığınızda okumadan duramıyorsunuz zaten. Gençlik romanı diyoruz ama şu yeryüzünün yükünden sıyrılıp bambaşka bir dünyada biraz zaman geçirmek isteyen herkes için keyifli bir okuma. Hem çocuklar eve döndü mü, dönmedi mi hiç mi merak etmiyorsunuz?
Yalnızlık hissiyle başa çıkmaya çalışan, korkularıyla yüzleşen, kendini tanımaya çabalayan çocukların hikayesi var bu kitabın içinde. Büyürken savrulmak, pek çok çocuk için kaçınılmazdır. Ama bu hikâyede savruldukları yerler, onların macera dolu keşif alanlarına dönüşüyor. Yalnızlıkları, bir ceza değil, bir güç kaynağına evriliyor. Çünkü hayat, ancak risk aldığınızda ve bilinmeyene adım attığınızda gerçekten anlam kazanıyor.
Bir yandan da hikâye, yetişkin çocuklarının korkularını gözler önüne seriyor. Kendilerini korumak için etraflarına görünmez duvarlar ören, yanlarına kimse yaklaşmazsa kırılmayacaklarına ve değişmeyeceklerine inanan o korkmuş yetişkinleri. Elbette kötüler bu hikâyede de geniş yer tutuyor. Ama zaten kim sürekli iyiliğin ya da mutluluğun peşinde koşuyor ki? Hayat, tıpkı bu hikayedeki gibi, biraz cesaret, biraz karmaşa ve bolca keşiften oluşuyor.
Evden uzaklarda yaşanan her şey, aslında gelecekteki yolculuklara bir hazırlıktır. Yeter ki çocuklar, eve döndüklerinde üzerlerini örtecek bir yetişkin bulabilsinler; onlara güvenli bir liman sunacak bir el, o kadar. Ve işte, bu kitabın dünyası, tam da böyle bir döngüyü anlatıyor: kaybolmayı, bulmayı ve yeniden başlamayı.






