Sabah uyanınca perdeleri açtık, gördüğümüz şey devasa bir kar yığınıydı. Dünkü uçak yolculuğum sırasında tanıştığım Helen “Aman Tanrım,” dedi, “Dün gece buraya yerleştiğimizde gökte yıldızlar vardı.” Hayretle yüzüme baktı bir süre ve heyecanla mutfağa koşup içecek bir şeyler aramaya koyuldu. Henüz dün tanıştığım Helen hakkında çok şey öğrenmiştim. Tekila içmeyi severdi, sabahları güne bir bardak portakal suyu içerek başlardı. Portakal suyunun ardından birkaç sigara içerdi. Uyanışından iki saat sonra ise karnı acıkırdı. Dün bana bunları söylediğinde onda kendimi gördüm. İstanbul’da sürdürdüğüm bekar hayatıma her sabah Helen’e benzer bir şekilde başlıyordum.
İki bardak portakal suyuyla salona geldi. Bana ait olan bardağı elime verip yanıma oturdu. Bardağından iki yudum alıp masada duran sigaradan bir tane yaktı. Ben de Helen’i takip ettim. Dün gece hafif sarhoş halde çılgınca sevişmiştik, güzeldi, şimdi birbirimizin yüzünü okumaya çalışıyorduk. Pencereye götürdü elini, kolu çekti, yukarıya tırmanması gerektiğinden göğüsleri iyice dikleşmiş, hoş bir hâl almıştı.
“Nasıldı?” dedim.
“Portakal suyu mu?”
“Hayır, dün geceden bahsediyorum.”
“Sex işte. Çok da abartmamak lazım, değil mi?”
“Öyle elbette ama merak ettim.”
“Dedim ya çok farklı değildi. Her zamanki gibi.”
Portakal suyundan bir yudum daha aldım. Henüz yarısına ulaşmamış olan sigaramı sertçe küllüğe bastırdım. Gülerek yüzüme baktı. İniltiye benzer bir ses çıkardı.
“Tamam üzülme,” dedi, “İyi bir sevişmeydi. Bir Türk’le de ilk defa seviştim. Bu açıdan da farklı bir deneyim oldu. Başka öğrenmek istediğin bir şey var mı?”
“Bak, ben bu işlerde takıntılı veya sevişme fukarası biri değilim. Hoşuma gittin hepsi bu. Dün sesinle tanıştığımda böyle güçlü şeyler de beklemiyordum. Havadan sudan konuşuruz ve kaybolup gideriz birbirimizden sandım. Öyle olmadı. Bundan memnunum.”
Kalkıp mutfağa gitti. Söylediklerimi dinlememiş bile olabilirdi. Bardağına portakal suyu eklemişti.
“Bak,” dedi, “Benim anladığıma göre insanlara yol vermekte zorlanıyorsun. Belki Türkler böyle bilmiyorum ama kafamı bir hayli karıştırdın sen.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Birbirimize açıklamalar yapmak zorunda değiliz diyorum. Mesela bu portakal suyu bir hayli hoşuma gitti fakat portakal suyuyla konuşmaya başlayıp ne denli lezzetli olduğunu ona anlatmak zorunda değilim. Aynı şekilde bunu bir erkeğe veya bir kadına karşı da yapmak zorunda değilim. Şu kapıdan dışarı çıkıp kaybolmak isteyebilirim. Sana akıl vermek gibi bir fikrim yok ama hayatı bahsini ettiğim şekilde yaşarsak, yani herkes bunu yaparsa, çok daha sağlıklı bir toplum çıkar ortaya. Kimsenin kimseye hiçbir nedenle borcu olmamalı. Alacak verecek işlerine girmek asıl problemdir, anladın mı?”
Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Karşımda ellilerini çoktan aşmış bir sosyolog havasıyla konuşup duruyordu. Ben susunca devam da etti:
“Mesela savaşları düşün. Ben onların ortaya çıkışında temel birkaç şey görmüşümdür. Birincisi alışveriş karmaşası. Birbirlerini umursamasalar niçin savaşsınlar? Hepsi açıklama bekliyor, teşekkür bekliyor ve iş gurura kadar gidip çatışmaya dönüşüyor. Düşünsene cepheye gidiyorsun. Elinde bir tüfek var ve karşındaki bir milyon Fransız’ı öldürmen yönünde talimat almışsın. Ne kadar saçma değil mi? Hiç tanımadığın, hikayelerine en küçük şekilde hakim olmadığın bir milyon insana ateş açıyorsun. Ben niye tanımadığım insanlara kurşun sıkıyorum? Ortada bilmediğim bir alışveriş var, biriken kin var, en sonunda tarafların gururuna dokunan durumlar oluşmuş. Aslında her şey aynı. Sana kötü seviştiğini söyleseydim ve ardından yıllarca görüşmeye devam etsek bir gün patlayacak savaş kaçınılmaz olurdu.”
Durup yüzüme dikkatle bakmaya başladı. “Sıkıldın mı?”
“Hayır,” dedim.
“Buralarda kahvaltı yapabileceğimiz yerler muhakkak vardır. Çıkalım mı yürüyüşe, ne dersin?”
“Peki, dedim.
Karla örtülü küçük patikayı ayaklarımızla yarmaya başladık.
***
Kahvaltılıklar barındırdığını belli eden restoranlardan birine girdik. İçerisi eski zamanları andıran nostaljik eşyalarla süslenmişti. Bunlar da yetmez gibi salonun ortasına kocaman bir soba kurulmuştu. Biz masada yerimizi alırken siyah giyimli genç bir çocuk kucağına yığdığı odunlarla içeri girdi, odunları sobaya boca etti. Beyaz gömlekli garson siparişlerimizi aldı, tam arkasını dönmüş gidiyordu ki Helen seslendi.
“Af edersiniz soba nostaljik bir amaçla mı burada acaba?”
Garson güler bir yüz takındı.
“Hayır, efendim,” dedi, “sizi muhakkak eşyalar yanıltmış olmalı. Kasabada doğalgaz bulunmamakta. Elbette ki bu sorunu klima ile halledebilirdik ama restoranın sahibesi böyle olmasını daha uygun gördü. Bu açıdan bakarsak nostaljik bir yönünün olduğunu da çıkarsayabiliriz. Ama dediğim gibi, asıl mesele kasabada doğalgazın olmaması. Siz nerede kalıyorsunuz acaba?”
Helen kalmakta olduğumuz daireyi tarife çalıştı. Kaldığımız daire klimalıydı. Bu ilginç durumu o nedenle keşfedememiştik.
“Aslında,” dedi garson, “Kasabada klimalı olan yapılar çok daha fazla ama dediğim gibi bizim tutumumuz bu yönde oldu.”
Helen, bu durumun daha güzel olduğundan bahsetti garsona, o da isteklerimizi yerine getirmek üzere gitti.
Dışarı çıktığımızda kar yeniden başlamıştı. Kasaba belediyesi çalışma içindeydi. Henüz yeni açılmış yol tekrar karla örtünmüştü, milyonlarca pamuk parçası önümüze serilmiş gibiydi, paltolarımıza sarınmış yürürken botlarımızın tabanından gelen ezilen kar sesini dinliyordum.
“Buraya gelmek de nereden geldi aklına,” dedi Helen.
“Bilmediğim her yer hoşuma gider. Tanışmak, dolaşmak ve tanımak, hepsi bu.”
“Ne güzel,” dedi Helen. “Dün yazı yazdığını mı söylemiştin?”
“Evet, yazıyorum. Henüz yayınlanmış bir şey yok ama.”
“Peki, neyle geçiniyorsun?”
“Annemle babam talihsiz bir şekilde öldüler. Trafik kazası. Amcamlarla ortak iyi de kazanan bir şirketimiz vardı. Yirmi yıl öncesiydi. Günün birinde amcamın odasına gittim. Şirketteki müdüriyetten bahsediyorum. Ona dedim ki, ‘Bu şirketin değeri ne kadar amca?’ Tuhaf tuhaf yüzüme baktı. Niyetimi anlamıştı. ‘Sakın saçmalayayım deme,’ dedi. Ben de daha fazla üstelemeden odadan ayrıldım. Avukatlardan birine gittim. Gerisi uzun hikâye. Sonunda iyi bir rakam aldım şirketten ve kendimi sanata verdim.”
“Sizinki şu Buddenbrooklar’daki gibi tuhaf bir aile sanırım,” dedi.
“Bir parça benzetilebilir,” dedim, “Ama daha çok Cevdet Bey ve Oğulları’ndaki aileye yakın düşüyor. Ne de olsa İstanbullu tüccar bir aile bizimkisi.”
Orhan Pamuk’u elbette ki duymuş ama henüz okumamıştı Helen. Ona ayrıntılı bir şekilde Orhan Pamuk’tan bahsettim. Sanat anlayışından, yazdığı romanlardan ve benim Orhan Pamuk’tan etkilenme biçimimden. Oldukça etkilenmiş olmalıydı ki bu kuzey kasabasında bir kitapçı aramaya başladık. Sonunda bulduk bir tane. Kasabadaki tek kitapçıydı. Ufak tefek bir yerdi ama İngilizce baskılı kitaplar yoğunluktaydı. Kasada duran beyaz tenli kuzeyli çocuğa Orhan Pamuk’a ait kitapların olup olmadığını sordum. Olmalı dedi ve rafları dolaşmaya başladı. Merakla beklemeye başladık. Birkaç dakika sonra seslendi:
“Bakın buradalar işte, hemen geliniz.”
Helen’le birbirimize bakıp gülümsedik. Çocuk çok sempatikti ve hemen yanına gittik. Elinde üç kitap tutuyordu. Aralarında Cevdet Bey yoktu. Helen’in morali bozuldu, “Ben onu okumak istiyordum,” dedi.
“Ama,” dedim, “Bak, bence en iyi kitabı bu.”
Elime aldığım Kara Kitap’tı. Helen kitaba baktı bir süre. Olmaz der gibi kafasını iki tarafa salladı ama kitabı da elimden kapıp kasaya yöneldi. Kuzeyli çocukla birlikte peşinden yürüdük. Tam hesabı ödeyecekken diğer iki kitabı da istedi çocuktan. Ücretlerini ödeyip dışarı çıktık.
***
Bir sinema filmi izledik, Şişman adında oldukça güçlü bir filmdi. Ötede beride soğukta dolaşarak kasabayı tanımaya çalıştık, saatler sonra ise iki kocaman somon balığı alarak kiraladığımız daireye döndük. Somonları hazırlayıp fırına verdim. Salona döndüğümde Helen’i camdan dışarıyı izleyip sigara içerken buldum. Hemen bana döndü.
“Türkçe bir cümle söylesene,” dedi.
“Sen çok güzel sevişen bir kadınsın,” dedim.
“Ne dedin?” diye sordu.
“Seninle tanışmış olmaktan mutlu olduğumu belirttim,” dedim.
“Ya,” dedi, “Bir cümle daha kur.”
“Benimle İstanbul’a gelmeni isterdim,” dedim.
“Ne dedin?”
“İstanbul çok güzel bir şehir, görmeni isterdim,” dedim.
“Ya,” dedi, “Şimdi de Türkçe bir şarkı söyle,”
Ona, Teoman’dan bir şarkının girişini seslendirdim. “Sesin ne kadar da kötü,” dedi ve ardından az önce söylediğim şarkıyı taklit etmeye çalıştı. Aklında kalanları bilmediği bir dilde söylemeye çalışması oldukça komik kaçıyordu ama bir o kadar da sevimli bir hâl almıştı Helen.
Balıkları servis ettim, tıka basa yedik. Helen beni yemek konusunda marifetli bulmuştu, bunda samimi olduğu her halinden belliydi. Koltuğa uzanarak elini çıplak göbeğine vurmaya başladı. İlginç bir tempo tutturmuştu, diğer elinin işaret parmağını da dudaklarının arasına yerleştirmiş, öylece duvarı izliyordu. Sonra birden yerinden fırladı, bir sigara yakıp Kara Kitap’ı eline aldı.
“Başlıyorum,” dedi.
“Başla,” dedim.
Gece boyu elli sayfa okudu kitaptan. Ara ara kitapla ilgili sorular sorup durdu ve en sonunda koltuğun kenarında uyuyakaldı.
***
Uyandığımda Helen yoktu ortalıkta. Kara Kitap koltuğun bir köşesinde dün geceki yerinde, aynı pozisyonda duruyordu. Pencereden dışarı baktım. Gece boyu kar usul usul yağmıştı. Gözüm patikaya ilişti. İzler Helen’e ait olmalıydı. Eşyaları dairedeydi, ortadan kaybolmuş olamazdı, birazdan döner diye düşündüm. Sıcak bir duş aldım. Salona döndüğümde Helen halen ortada yoktu. Mutfağa geçip bir bardak portakal suyu doldurdum. Portakal suyunu mutfakta yudumlarken sesler duydum. Helen’in sesiydi bu, ama yanında bir de erkek sesi vardı. Salona döndüğümde onlarla karşılaştım. Helen kafasını adamın omzuna yaşlaşmış gülerek bana bakıyordu. Yanındaki erkek geniş omuzlu, kalın enseli iri yarı bir herifti. Doğdu doğalı vücut geliştirme sporuyla ilgilenmiş olmalıydı.
“Erkek arkadaşım,” dedi Helen.
Adama yaklaşıp elini sıktım. Tuhaf bir durumun içine düşmüştüm kendi açımdan. İki erkek bir kadın olmuştuk dairede ve şimdi ne yapmamız ne konuşmamız gerektiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Türkiye’de bütün bu işler farklı oluyordu. Seviştiğin bir kadının ertesi gün sevgilisi ortaya çıkıp da eve konuk gelmiyordu. Kadının konuşmasından, yemek yiyişinden veya göğüslerinden hoşlanmış olsan da, eğer bir sevgilisi varsa, temkinli davranıyordun. Hatta, bir sahibi var düşüncesiyle ondan uzak duruyordun.
Uslu bir çocuk tavrı takınarak koltuklardan birine oturdum. Elimdeki portakal suyunu bir süre çevirip durdum. Helen’le erkek arkadaşı da karşı koltukta yan yana oturmuşlardı.
“İçer misin?” dedim erkeğe, “Hemen getirebilirim.”
“Richard,” dedi, “Adım Richard”
Memnun olduğumu belirten bir tavırla mutfağa yöneldim. Oradan Helen’e seslendim. O da içmek ister miydi? Helen hayır deyince tek bardakla salona döndüm. Öpüşüyorlardı. Portakal suyunu masaya koyup yerime geçtim. Film izler gibi onlara bakıyordum. Öpüşme aralarında birbirlerine sarılıyorlar ve ne denli özlem çektiklerini ifade ediyorlardı. Tekrar bana döndüklerinde havayı kendi adıma yumuşatmak için olacak konuşmaya başladım.
“Ne zamandır ayrısınız?”
“Çok iştahlı buldun bizi değil mi?” dedi Helen.
“Yirmi gün,” dedi Richard. “Yirmi gündür onunla buluşmak için yanıp tutuşuyorum.”
“Saçmalama,” dedi Helen, “Daha tanışalı on gün oldu.”
“Bana yirmi gün gibi gelmiş,” dedi Richard.
“Anlamadım,” dedim. “On gün önce mi tanıştınız?”
“Evet,” dedi Helen. “Bir gece bana yazdı. Fotoğraflarımdan etkilendiğini falan söyledi. Elbette ben de etkilenmiştim ondan. Buluşmak istedi. Bir hayli uzaktaydı. Ben Amerika’da, o ise İtalya’da. Sonra burası için anlaştık. Sonra Richard’ın ani bir işi çıkınca aynı gün burada olamadık.”
“Ya sen?” dedi Richard, portakal suyundan sert bir yudum alarak. “Helen’le ne zaman tanıştın?”
“Buraya gelirken uçakta,” dedim.
Helen araya girdi.
“İnanılmaz gerçekten. Biriniz İtalyan diğerinizse Türk. İki ırkla da ilk defa tanışıyorum. Yani ilk defa böylesine samimi oluyorum demek istedim. Biri Avrupalı diğeri Asyalı iki erkek, öyle mi?”
“Asya ve Avrupa meselesi bizim açımızdan biraz karışık,” dedim.
Helen dikkat göstermişti.
“Nasıl tam olarak, anlatsana?”
“Coğrafi anlamda Türkiye topraklarının çok küçük bir kısmı Avrupa’da kalıyor. Anadolu dediğimiz yer tamamen Asya’da yer alıyor. Ama medeniyet açısından Batılı olduğumuz söylenebilir. Batılı ve laik bir ülke Türkiye. En azından anayasal açıdan öyle. Yalnız halk nezdinde işler anayasada yazılı olduğu kadar rahat ve net yürümüyor. Öncesinde aşağı yukarı altı yüzyıllık bir İslam İmparatorluğu var. Yüzyıllardır yerleşmiş bir medeniyeti yüz yıldır değiştirmeye çalışıyoruz denebilir. Dedim işte, oldukça karışık bir durum.”
Helen’in tepkisini beklerken Richard araya girdi.
“İnanılmaz can sıkıcı bu konular. İyi ki İtalya’nın böyle dertleri yok. Tarihi de oldum olası sevmem. Şöyle kafaları hafif güzel edecek bir şeyler yok mu?”
Kalkıp mutfağa yollandı. Tam bir aptalın tekiydi. İtalya’nın hem tarihsel hem de güncel bir sürü derdi vardı aslında ve işin aslı bu dertler Richard’ın boyunu bir hayli aşıyordu. Helen kadar zeki ve meraklı birinin bunu görmemesi imkânsızdı, ama yine de Richard denen şu herifle buraya kadar sürüklendiğine göre bir bildiği olmalıydı.
Helen, Richard’a seslendi: “Dolapta bira olacaktı.”
Richard elinde üç şişe birayla salona geldi. İkisini masaya koyup kendi şişesine yumuldu. Tam sarhoş olup ortalığı dağıtacak tiplere benziyordu. Canım bir hayli sıkılmıştı. Bu herifle bu odada durmam mümkün değildi. Helen’le bakışıyorduk şimdi. Ona, içimden, “Bu herifi nereden buldun diyordum.” O da cevaben “İnternette konuştuğumuzda hiç de böyle gözükmüyordu,” diyor olabilirdi, ya da “Hayat fazla ciddiye almaya gelmez, anlasana artık,” diyordu.
***
O gece Richard’la Helen odalarına çekildi. Bense salonda uyudum. Gece boyu gülüşmelerini, birbirlerine yaptıkları aptal aptal esprileri dinledim. Ertesi gün uçağa binmiştim. Helen gidecek olmamdan hiç de rahatsızlık duymadı. Kapıya kadar gelip beni yolcu etti o kadar. Hayat fazla ciddiye almaya gelmezdi. Ama bu laf benden çok Richard gibiler için uygulanabilir olmalıydı. Helen mi? O benden de beterdi kanımca.






