Dayımın Terası
25 Nisan 2019 Öykü

Dayımın Terası


Twitter'da Paylaş
0

“Hep sen mi ağladın, hep sen mi yandın?

 Ben de gülemedim; yalan dünyada.”

Derin bir iç çekiyor dayım. Saat altıyı geçmesine rağmen hava hâlâ aydınlık. Dalgalar, ritmik şekilde limanın altındaki kayaları dövüyor. Radyodan gelen cızırtılı Neşet Ertaş sesi, denizden gelen seslerle ahenk içerisinde. Kızaran levreklerin kokusu terası sarmış. “Burada huzur bulmamız gerekiyor sanırım,” diye düşünüyorum. Dayım, bardaklardaki yarım rakının üstünü suyla tamamlarken, bir yandan da benimle konuşuyor:

“Şimdi bunların en lezzetli zamanı. Raif’ten aldım, yeni gelmişti. Salata da yaptım. Haydi geç masaya da erkek erkeğe güzel bir sohbet edelim.”

“Edelim dayıcığım,” diyorum. “Terası ne güzel düzenlemişsin, yaza hazır olmuş.”

“Eee, artık bu işler bize kaldı oğlum,” deyip hafifçe gülümsüyor. Öyle bir gülümseme ki, ancak ağlasa bu kadar hüzünlü gözükebilir. Yengem gideli bir yıl kadar oldu. Kimse ‘öldü’ diyemiyor onun için. Gitti diyoruz. Müzeyyen yenge hep bir yerlere giderdi zaten. Komşuya giderdi, pazara giderdi, fırına giderdi. Bir gün yine gitti, bir daha dönemedi. Kalp krizi dediler. Kalbinde kriz varmış yengemin, derde tasaya dayanamayıp bırakıvermiş kendini. Onca sene, onca sıkıntı… Halbuki tam da dinlenme vaktiydi. Oğlunu, Almanya’ya mühendis; kızını da, Ankara’ya gelin olarak göndermişti geçen sene. Belki evlat hasretine dayanamadı kalbi, kim bilir…

“Çağırsaydın keşke, hep beraber hallederdik.”

“Neyse boş ver. Sen anlat bakalım, Gamze kızım nasıl?”

Yapma be, şimdi nereden geldi aklına Gamze? Aramız kötü, telefonlarıma zoraki cevap veriyor desem… En iyisi bir şeyler uydurmak diye geçiyor aklımdan.

“İyi o da, okulla uğraşıyor. Mezuniyet işleri falan.”

“Güzel,” diyor dayım. “Aman oğlum, sevdiğinin elini bırakmayacaksın. Bu zamanda çok zor. Bizim zamanımızda da zordu gerçi. Bak, biz yengenle…”

Önündeki sigara paketinden bir dal çıkartıp yakıyor. Derin bir nefes çektikten sonra, değerli bir eşyasına dokunur gibi döküyor sigarasının külünü. “Anlatayım mı?” diyor. Defalarca dinlediğim, yengemle tanışma hikayeleri kastettiği. “Anlat tabiiî dayıcığım,” diyorum.  Anlatmaya başlıyor:

“İnanmazsın, tığ gibi delikanlıyım. Giyime kuşama dikkat ediyorum. Taksim’den, o zamanın parasıyla 100 liraya aldığım siyah bir deri ceketim var. Giyince film artistleri gibi hissediyorum. Yengen gişe memuru bankada. O da kâkül saçları, pileli eteği, topukluları… Çok güzel. Melek gibi. Bir gün, maaşı çekmeye bankaya gittim. İlk kez orada gördüm onu. Kurşun yemiş gibi oldum. Biraz araştırdım, konuştuğu birisinin olmadığını öğrendim. Gittim açıldım, bir çay içelim dedim. Önce yok dedi ama ısrar edince, Peki madem, dedi. Kadıköy’e, Yelken Pastanesi’ne gittik. Sohbet ettik, şiir okudum ona. Oradan başladık. İşte ta o zamandan…”

 Susuyor. Birbirimize bakıp susuyoruz. “İşte ta o zamandan, geçen yıla kadar,” diyor. “Şimdi, rüyamda görsem yatağımdan sıçrayacağım bir hayata alışmaya çalışıyorum.”

Daha sonrasında gündelik konuşmalardan kurtulamıyoruz. Rakının dibini görünce “Ben biraz dinleneyim diyor,” dayım. “Genç değiliz artık, alkol iyi gelmiyor.”                                                       “Tamam dayı,” deyip, ceketimi alıp, kapının önüne çıkıyorum. Elimi rüzgâra siper edip sigaramı yakıyorum. Hava serinlemiş. Ceketimin önünü iliklerken, köşedeki çöp kutusuna takılıyor gözlerim. İki köpek, ağızlarında birer parça ekmekle gecenin karanlığına doğru yan yana ilerliyor. “Herkes nasibini topluyor,” diye düşünüyorum. Aklıma Gamze geliyor. Bu hayatta bir ben mi alamayacaktım nasibimi?  Son döneme kadar seviyordu beni. Dolduruşa getirdiler kızı, ah o yanındakiler yok mu…                                 

Elim telefona gidiyor. Rehber, G, Gamze, Ara…

Üçüncü çalışında açıyor telefonu.

“Alo?”

“Dayım,” diyorum. “Dayım, sevdiğinin elini bırakma dedi. Bu zamanda zormuş bu işler.”

“Sarhoş musun sen ya?”

“Keşke bir banka gişesinde karşılaşsaydık.”

“Yeter artık,” diyor. Sesinde bıkkınlık var. Korkuyorum.

“Başka biri var değil mi, kandırdılar seni Gamze, etrafın şeytan dolu senin.”

“İyi geceler Cem, biraz kafamı toplamam lazım.”

 Kapatıyor. Başımda keskin bir ağrı hissediyorum. Ağır adımlarla içeri doğru yürüyorum. “Dayı,” diye sesleniyorum. Cevap gelmiyor. Salonda, kanepede sızıvermiş dayım. Üstünü örtüp, terasa geçiyorum. Emektar radyo çalmaya devam ediyor:

“Sen kibritin hiç yanmayan ucunda,

Birinin hayatından geçmiş oldun.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR