Derya Sönmez • Yıldızların Altında
9 Aralık 2016 Öykü

Derya Sönmez • Yıldızların Altında


Twitter'da Paylaş
0

Nihat bizi kapıda karşıladı. Kaç kişi olduğumuzu sordu. Üç. Selim, Ahmet, ben. Bütün gün cenaze evinde getir götür işlerine yardım ettik. Gece olunca dinlenme bahanesiyle dışarı kaçtık. Küçük, mütevazı bir meyhane. Nihat’ın peşinden içeri girdik. Pencere önündeki masada iki yaşlı adam demleniyor. Başımızla selamlayıp yanlarındaki masaya geçtik. Sigara dumanı bütün renkleri soldurmuş, adamların yüzlerini bile eskitmiş. Tahta masalar, sandalyeler, eski radyo, küçük bir gramofon. Masaların üstündeki camın altında Zeki Müren’in fotoğrafları, albüm kapakları dizili. Duvarda posterleri. Nihat, Zeki Müren’e hayranmış. Birlikte çektirdikleri fotoğrafı büyütüp kapının karşısına asmış. Birkaç meze, bir büyük rakı söyledik. Ne zamandır gelmiyordum. Bahane oldu, dedi Ahmet. Tezgâhın arkasını işaret etti. Mezelerin hepsini kendi hazırlar Nihat. Lakerdasının üstüne yoktur. İstanbul’da böylesini bulamazsın. İsteyelim o zaman. Gerek kalmadı. Nihat az sonra kallavi bir tabakla yanımıza geldi. İkrammış. Üzerinde zeytinyağı gezdirilmiş lakerdaları görünce karnım iyice acıktı. Hangi balıktan, diye sordum. Tersleyecek gibi baktı. Ben misafirime palamut lakerdası ikram etmem. Bu meretin torikten yapılanı makbuldür. Misafir demesi hoşuma gitti. Hemen bir lokma aldım, üstüne bir yudum da rakı. Lokum kıvamını bulmuş balık, ağzımın içinde eridi. Selim’e baktım. Eli çatala gitmiyor. Deniz ürünleriyle aram iyi değil abi. Bir de çiğ olunca. Bir kez suşi denedim, o yeter bana. Ahmet’e kızdım. Ne biçim dayısın oğlum, neden ilgilenmiyorsun çocukla. Ben öyle deyince çatalın ucuyla bir parça almak zorunda kaldı. Konuşacak çok şeyimiz var. Öyle olmalı. Ahmet, karısından iki yıl önce boşanmış. Biraz anlattı, dinleyemedim. İçimde garip bir sıkıntı. Belki tanıdığım birisini kaybetmekten, belki de Ahmet’in gözlerinde gördüğüm yılgınlıktan. Üniversite yıllarındaki heyecanlı adam gitmiş, başka birine dönüşmüş. O da üzgün tabii. Böyle günde ikimiz de üzgünüz. Ama kederden kaynaklanan bir şey değil gördüğüm. Vazgeçmiş. Hani gözünde fer kalmamış, derler ya. O da beni benzer düşüncelerle izliyor olabilir. Yan masadakiler sesini iyice yükseltti. Hararetle tartışıyorlar. Alkolün etkisinden mi bilmem, adamlar iyice yaşlanmış gibi geldi. Kadehleri dolu, tabaklara dokunulmamış. İkisi de sürekli konuşuyor. Selim’e seslendim. Anlat bakalım. Ne var ne yok? Selim yirmili yaşların başında. En çok kadınları seviyor. Kadınları sevdiği için hayatı, doğayı, insanları da seviyor. Sanırım kadınları güzel bulduğundan şimdi karşısında duran bezgin adamlara, Ahmet’le bana katlanıyor. Hukuk son sınıfta okuyormuş. Fotoğrafçılıkla ilgilenen bir kız arkadaşı varmış. Okulu bitirince yurt dışında master yapmak istiyormuş. Kız arkadaşının fotoğraflarını gösterdi. Ahmet içine kapandı, kim bilir hangi acılarını koyultmaya daldı yine. Selim’le ben fotoğraflara bakarken Nihat rakılarımızı tazeledi. Hindiba salatası ve kuzu etiyle pişirdiği arap saçını servis etti. Otlara çalakaşık daldık. Hindibanın buruk acımsı tadını özlemişim. Çatalına doladığı otu ağzına götürürken durakladı Ahmet. Rahmetli, rakıyla en iyi giden, rakının tadını alan mezedir, dermiş. Ben de sana diyorum ki, çilingir sofrasına rakı yakışır. Hemen kafan bulanır, bi güzel olursun. Yaz bir yere, sen de benden sonra söylersin. Kadehleri rahmetli için kaldırdık bu kez de. Ahmet, buraya uğradığı gecelerden birinde rastlamış ona. Karşılıklı kadeh tokuşturmuşlar. Hali bir tuhaftı, dedi. İşi bırakmış. Annesinden kalan evlerin kirasıyla geçiniyormuş. Resim yapmaya başlamış yine, ama istediği gibi gitmiyormuş. Aradan o kadar zaman geçti ki fırça tutmayı bile unuttum, diyormuş. Zaman aleyhimize işliyor oğlum, dedi sonra. Kendisine mi, bana mı söylediğini anlayamadım. Deniz kıyısında bir kulübe. İçtikleri sigaranın dumanından zehirlenmeye can atan bir meyhane dolusu adam. Bir tek Selim. Herkes ötekine benzemekten korkuyor. En çok, korktuğuna benziyor. Sonra, en çok korktuğuna benziyor. Şimdilik bir tek Selim. Rakıdan bir yudum aldım. Yutmadan önce ağzımda beklettim biraz. Ağır ağır. Genzimde anason buğulu tatlı bir yangı. İyiye işaret. Şimdiki zamanın içindeyim hâlâ. Akıntıya kapılmadım. Nihat’ı beklemeden kadehimi doldurdum. Bir sigara yaktım. Zeki Müren, buğulu gözleriyle başka bir dünyadan bakıyor. Onca insan arasında gözleri hep benim üstümde. Mutlu olmaya yakın hissettiğim anlardan birindeyim. Kadehimi ona kaldırdım. Ahmet sigarasının dumanından yanan gözünü kısarak baktı. Gülmeye başladı. Sonra yine ciddileşti. Sessizliği fırsat bilip içini dökmesinden korktum. Bu gece Selim konuşsun, dedim. Ne konuşayım abi? Anlat bize gördüklerini. Şu sofra nasıl bir sofradır, onu anlat. Güzel be abi. Sofra işte, sen ne görüyorsan o. Çocukluğundaki gibi güzel bakıyor. Ahmet’in bodrum katındaki evini anımsadım birden. İlk gençlik yıllarımızın geçtiği, güneş görmeyen o ev, sabahladığımız, her şeyi yapabilirmiş gibi hissettiğimiz geceler. Ablası evi toparlamaya gelirken bazen yanında Selim’i de getirirdi. Dört yaşında falandı herhalde. O zaman da gözlerini kısar, böyle tatlı bakardı. Ahmet’in suskunluğuna inat, adamlar hâlâ konuşuyor. Anlattıkça yaşlanıyor, yaşlandıkça gevezeleşiyorlar. Üstünde bunca laflamaya değecek şey ne, merak ediyorum. Belki de bu meyhanede yaşlandılar, pencerenin önündeki bu masada. Yıllar önce bir kadeh rakı içip eve çakırkeyif dönme niyetiyle gelmişlerdi, olmadı. Şiddetli bir sağanak adamı eve dönmekten alıkoyabilir. Ya da alkolün yatıştırıcı etkisiyle gitmeyi hep bir kadeh sonraya ertelediler. Zaman içinde bir evleri olduğunu bile unuttular. Ahmet çatalıyla tabağındakileri eşeliyor. Elindeki sigara kendi kendini bitirmiş. Baktığımı görünce izmariti tabağındaki ezmenin üstünde söndürdü. İş yerindeki sıkıntıları anlattı biraz. Sonra sözü yine eski karısına getirecek oldu. Oğlum bırak artık eski defterleri. Ölecez lan, dedim. Bu gerçeği ilk defa benden duyuyormuş gibi, şaşkınlıkla baktı yüzüme. Bak. Zeki Müren bile öldü, ki ben ihtimal vermezdim. Her şeyin hayırlısı abi, dedi Selim. Ne hayırlısı lan. Bak Zeki Müren’e, yaldızlı bastonuna dayanmış, nasıl da dünyaya kazık çakacak gibi duruyor. Sen hayda hayda ölürsün. Sonra söylemişti dersin. Eee, ne yapalım o zaman, dedi Ahmet. Bardakta kalan rakılarımızı bir dikişte bitirdik. Dışarı çıktık. Saat biri geçiyor. Temiz hava iyi geldi, Ahmet’i bile canlandırdı. Hava berrak. Gökyüzünde parıldayan yıldızlar. Üstümüzde sabaha kalmayacak bir hafiflik. Boyuna şarkı söylüyoruz.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR