nerede o sessiz, huzûrlu ve renkâheng, rengârenk; nerede o güzel yalnız kalabalıklığım; o neşe yumağı, sevgi çemberi ve aşk.. evet, tüm çıplaklığınca aşk nerede diye soracağım tek bir kimse bile yok!
soyundum. millette bir merâk! ahlâk bezirgânları ‘bir(l)inç!’ gaddârlar, gaddârlar, gaddârlar… dayağı göze almışım baştan. e acıyor tabîî insan. kan geldi ağzımdan, burnumdan; etimden, rûhumdan… ve ne çabuk morardı oram-buram.. şaştım! elimden tutan, yerden kaldıran, bir yudum su veren de olmadı değil yuhalana yuhalana. küfürler gırla, hakâretler ağır, bir de kem gözler! dilimi çıkardım nanik ede ede giyiniklere. bayılmışım.
düş mü, rüya mı ne?! mosmorum güpgüzel bir yerde: sessiz, huzûrlu ve renkâheng, rengârenk. maviye karıştı morum önce, sonra yeşil, sonra sarı ve kızıl: yaprağım. pek hoş bir vakit sürüyor ân ân daldan dala, ağaçtan ağaca, topraktan göğe rüzgârca, yağmurca, bulutça… su sunan kuş mu ararsınız, yem getiren balık mı… ya neşesini paylaşan cinlere, perîlere ne demeli ya aşk sunan meleklere?! susmak iyidir dedim kendime, sustum. seyretmekle yetiniyorum mekânı. fakaaat ne gördümse, çıplak! ayıbı yok zamanın. herkes, her şey gönlünce. ömrümce böyle bir güzellik görmedim dedim bir de. bir de bir koku, bir koku.. sormayın. içim açıldı ilk kez bir yerde! ne kadar kuyum varsa, döktüm. sırmış, sızıymış, sarmalmış gayri yok. saydam diye bir kelime var mıydı, bilemedim! altı-üstü, kenarı-köşesi, yanı-yöresi, içi-dışı bir sonsuzluk. beni çıkarmayın sakın buradan.
‘uyan ulan!’ dedi biri, bir başkası “kalk sapık.. karakola marş marş!” bir başkası kırdığı dalı vurdu kafama: ama ben bu dalı tanıyorum dedim ömrüme, ben bu kabuğu, bu rengi, bu kokuyu… derken bir tokat, iki tekme, üç yumruk. karakoldayız.
uğultu. nerede o sessiz, huzûrlu ve renkâheng, rengârenk; nerede o güzel yalnız kalabalıklığım; o neşe yumağı, sevgi çemberi ve aşk.. evet, tüm çıplaklığınca aşk nerede diye soracağım tek bir kimse bile yok! kodesteyim.
barolar birliği, hakkını aramak için hukuksal yollara başvurmak isteyen ama maddî imkânları olmayan kişilere ücretiz avukat atayarak hak arama özgürlüğünü güvence altına alır diye bir cümle düştü hatrıma. ‘ben avukatınızım.’ âh! neyimi savunacak ki bu şey, şey… tam uykum gelmişti ki, uyandırıldım. ‘neden dımdızlaktınız bayım?’ hiç değilse beş dakka kestirsem yine… ‘ahlâkî…’ iyi ki, düş mü, rüya mı ne olduğunu bilmeden, mosmordum güzel bir yerde: sessiz, huzûrlu ve renkâheng, rengârenk. ‘bir diyeceğiniz yok mu?’ yok.
bir memur cigara uzattı, almadım; diğeri su verdi, içtim; ‘çok marîzlemişler’ dedi bir diğeri, ‘bu garîp herifçioğlunu!’ bir başkası “garîp-marip değil.. düpedüz meczûp bu, meczûp” deyince, ‘“salın gitsin şu deliyi”’ dedi amirleri.. saldılar. üzerimde bir pırtık battaniye ile sokaklardayım.
giyindim. tavana diktim gözlerimi evde, mor, mosmor, masmavi, kıpkızıl, sapsarı, yemyeşil ve heyhat! âh simsiyâh! ben bu derdi daha ne kadar çekerim?! ne hâlim var ne vaktim. her gün aynı gün, her gece aynı. yokluğuna sarılıyor insan! aşk! ve ölümüne sevişiyor boşluğuyla. bin bir hâli varmış yalanın, hakîkatin bir. velev ki doğmadım, yoğum; ne değişirdi diye kurmak da bir avuntu. hem giyindim de ne oldu sanki?! bu işin sonu yok.. soyundum yine. beni herkes tanıdı!






