Doğan Yarıcı ile son öykü kitabı Miyop üzerine yapmış olduğum söyleşi günlük koşturmaca içerisinde fark edemediğimiz minimal anlarımızın hayatımızı nasıl etkilediği, hikâyelerin oluşumunu nasıl şekillendirdiği, kitabın da adına uygun düşecek şekilde görmeye ve anlamaya çalışırken bir yaklaşıp bir uzaklaşarak okumanın önemi üzerine gerçekleşti. Bir itilip, bir çekilerek irdiğimiz bu hayat mücadelesinde Miyop içerisindeki minimal ayrıntılar Doğan Yarıcı’nın kendine özgü cevaplarıyla daha da katmanlaştı. Okumak için buyurun lütfen.
Aynur Kulak: Tiyatro ve televizyon işleri yapmışsınız, aynı zamanda reklamcıydınız ve romanları, öykü kitapları, şiirleri ve bir de şiir kitabı yayınlanan bir yazarsınız. Böyle bir skalada edebiyatın farkı ne oldu sizin için? Hep farklıydı hep vardı mı dersiniz yoksa hayatımın şu dönemi itibariyle farkını daha da belli eden bir meseleydi benim için mi dersiniz?
Doğan Yarıcı: Okumayı öğrenmeden yazmaya başlamış bir çocuk. İçine işlemiş. Kendini bildi bileli karalar, siler. Çile. İlk ve hep edebiyat var. Yazgı. 18 yaşına geldiğinde, rastlantı ve zorunluluk, usta bellediği Hulki Aktunç'un karşısında bulur kendini. Kendini bulur. Mesleği yazmak olur. Oysa tutku. S. Erözçelik'in, N. Tosuner'in, E. Berköz'ün, Y. Turgul'un tezgâhından geçer ve bir dolu gencin. Büyük şans. Birbirine benzemez yazma, görme, düşünme disiplinlerini kurcalar, öğrenir. Yazdığına âşık olmamayı, az söze sığdırmayı, uçurtma yapmayı. Üzerine para da verirler. Büyük lütuf. Fakat bütün bunları ağı'sına çalıştırır çocuk. Hem azalsın hem çoğalsın, hem uzasın hem kısalsın. Gel zaman git mekân, uzam buraya kadar dayanır, şimdilik.
AK: Son yayınlanan Miyop öykü kitabınızı yazma sebebiniz/meseleniz tam olarak neydi? Sizin için diğer kitaplarınızdan farkını da konuşmak isterim.
DY: Avuçlarında terlemiş süt dolu bardak. İzin verirseniz bir sonraki sorunuza yanıt verirken değineyim bu konuya, dedi, çekinik. Kana kana içiyor sütü çocuk.
AK: Miyop beş bölümden oluşuyor ve görüyoruz ki anlatımda minimal anlatımı seçiyorsunuz. En uzunu bir sayfa olan cümleleri, bazıları tek kelime ifadeleri, bazıları başlı başına şiir olan metinleri okurken kitabın ismine de uygun bir biçimde metne bir yaklaşıp bir uzaklaşarak okuyoruz. Hem bu minimal anlatım yapı tercihinizi hem de kitaba neden "Miyop" adını verdiğinizi sorarak devam etmek istiyorum.
DY: Siz sorunuzun içinde ne güzel yanıtlamışsınız, üzerine söz söylenmez, diyeceğim şimdi. Gülümseyecek belki, dirhem belli etmeyecek duygusunu ya da, bir süre öylece bakabilir de yüzüme, bilmiyorum. Şundan eminim ama, arkasına yaslanacak, (derin bir nefes?), sormaya devam edecek.
AK: Öyküleri oluşturan ilk dört bölüm itibariyle özellikle bireyin toplum içerisinde kayboluşu veya bocalamasından ziyade, bireyin topluma bakışı, toplum üzerine düşünmesi ve bu düşünme çerçevesinde topluma olan bakışının objektifliğinin bozulmaması açısından mesafeyi koruma isteği mevzu bahis sanki, ne dersiniz? Öyküler boyunca hissettiğimiz birey toplum karşılaşmasını nasıl ele almak istediniz?
DY: Mesafeyi korumak... Anlamaya çalışmak... Saptamanız ne kadar da doğru. Şimdi böyle söylediğim için, kendime saplamış mı oldum? Ben söylesem yakışık almaz, her söz her ağza oturmaz, sussam daha mı iyi. Fakat haklıyız evet, şu ikisi! Ahh bu ikisi! Birey ve toplum şeysi. Bu insanlar neden böyle, biz? diye sormak, meraklanıp dert tasa yüklenmek. Oysa müşteri olmasa ne güzel satış yaparız değil mi? Kirası, vergisi, elektriği, suyu, hava parası! Şu yerli yersiz, tatlı şiveli, aksansız alçak nokta, "dik" kafalı! Şimdiye dek baktık, bi'tek biz gördük, dinledik duymak istediğimizi. Çaldık çığırdık söylemek istediğimizi. Eh ne güzel de susmadık, altı çizilesi. Çenebaz cambazlar bizi. İnsan yazarken hiç mi susmaz? Eylem ânı. Eyleme ânı. Sorum basit... Söylemese yazdığın, sussa? Okurken susasa? Susasa susas!
AK: Bireyin aslında günlük yaşamında her zaman gerçekleştirdiği basit gündelik kesitler mevzu bahis. Gündelik hayatımızın edebiyata yansıması, edebiyat vasıtasıyla anlatımı sizin için neye veya nelere tekabül ediyor?
DY: Gogol'ün öykü tekniği üzerine yazdığı yalın düşünceleri, kesin olarak benimsediğimdi. Bunca yıldır bir kez olsun şaşmadı. Şimdi örneğin, yıllar yıllar sonra, 2007 yılında, Polonyalı fotoğrafçı Maciej Dakowicz'in Ermenistan'da çektiği şu fotoğrafa bakın.

Bunun gibi nicesini gördünüz. Anımsayın. Tam da böyle bir şey, bana göre. Tam bana göre. Küçürek, kıpkısa, minimal, ne dersen de. Tam olarak böyle. Sen şimdi otur karar ver, yazacağın hangisi? Öncesi, sonrası, an? Eşya insan esen ışıyan kokan, hangi biri? Tek tek her biri mi? Hepsi birden mi? Hayat ile yaşam -it beni çek kendine. Nerede başlıyor, nerede bitiyor? Şaş da kal.
AK: Kitabın son bölüm öyküleri "Parçası Benim"i ayrıca konuşmak isterim. Diğer bölüm öykülerinden farklı olarak burada konusu itibariyle bir katliamın anlatıldığı tek tek öykülerden oluşsa da yekpare tek bir bütünü oluşturan bir hikâye okuyoruz. Bahsetmek isterseniz hangi katliam diye sormak istiyorum ve akabinde böylesine trajik bir hikayeyi parçalı bir yapı ile anlatma tercihinizi?
DY: "Yangın kavmindeniz", diye başlardım yakılıp yıkılsa, "ne giysek alev". Bu sözün üstüne yok. Oysa benim tanıklığım paramparça olmaktı. Bütün olabilmiş barışık insanları havaya uçurmak, parçalara ayırmak, kana boğmaktı. O ayrıştırılmış canlar o gün ne güzel de birleşmişti -horon halay. Onlar ortalık yerde, gözümüzün önünde, göz göre göre paramparça edildi -et kemik kan kan kan! Ve sandılar ki yok olacaklar, yok sayılacaklar. Bu topraklarda kimliklerimiz birbirine kanla kenetlenmiş bizim. Beden parçalarını birleştirmeye, denkleştirmeye çalışan dehşet içinde çaresiz insanlar. Parçası benim, bizim, bölünmez bütünlüğümüzün, öyle mi! Öfkeyle ve zamanla yazıldı, pişman değilim.
AK: Mekanlar, nesneler, mekanlara verdiğimiz isimlerin nesnelerin azlığı ile çelişmesi. Mesela eczanede kozmetik ürün fazlalığı, mesela kitapçıda kırtasiye ürün fazlalığı gibi. Bu çelişkiler, belki zıtlıklar asıl hikayeyi yaratmada en önemli yardımcı unsur ve bırakalım uzağı görmeyi, burnumuzun dibindekini görmemiz açısından da önemli desem, ne söylemek istersiniz.
DY: Hadi ağzıma vursunlar. Güzellemecilerin üşengeçliğini çoktan aşmış olmamız gerekmiyor muydu? İkiyüzlülüğü bırakalım, aldığımızın üzerine koyalım, cumbayı onaralım, olmadı yıkalım, yenisini eskisinden el alarak yapalım, bütün saygımızla? Tabuları severiz, babamdan ileri oğlumdan geri'ye geriliriz, ustamdan ileriye hâşâ deriz. Neden ki? Biz kâğıt üzerinde her şeyiyle tam değil miyiz? Kervanı yolda düzeriz lâkin. Olduğu kadar olur. Yorumlarız, uyarlarız, yuvarlarız. Çatallaşıp çakışana, çakılana kadar. Her birimizin, çok şükür, adalet duygusu tamdır, asla da aynı değildir hamdolsun. Biraz şundan biraz bundan, böyle dükkânları ve dahi insanları pek severiz. Bu nedenle kapanır Kelebek korseci, Simurg sahaf, Pandora kitapçı, Lale plakçı, meydanlar.
AK: Son olarak, dünyada büyük değişimler, yenilenmeler olmakta. Özellikle edebiyatta, bundan sonrası için yazılacak yeni metinler kapsamında nasıl bir süreç bekliyor bizleri?
DY: Short short story dediğimiz türün yakın geçmişte Amerika'da metro ulaşımı başladığında ortaya çıktığını düşünürsek, -çünkü roman satışları durmuştu, vatandaş kısa yolculuklarda uzun anlatılara artık konsantre olamıyordu, editörler baktı böyle olmayacak yazarlara kıpkısa öyküler sipariş etti, metropol hâlkı tekrar kitap satın alır oldu, koskoca Amerika'dan dünya edebiyatına küçürek bir armağan, ve mutlu son!
Evvelsi gün dijital olanaklar, dün sosyal medya, buraya koyalım tuhaf bir emoji... Her şey olabilir, neden olmasın, anlatılar değişir yeni türler oluşur, harfler de değişir mecra da, alışkanlıklar, hukuk ve haklar. Mutlak özgürlükten yana durmaktan başka yandaşlık olabilir mi edebiyatta? Müzik ve görsel sanatlar çok daha cesur bu konuda. Her ne olursa olsun, değişmeyecek tek şey var, onun ne olduğunu biliyorum ben, size de söyleyeyim hadi madem. Metnin tadı, okuma hazzı, yazınsal nitelik. Bunu da belirleyecek olan kahrolası federaller değil, yine okur ve yazar, dedi Doğan Yarıcı. Kalemi defteri topladı, sokağın köşesinde silindi gitti çocuğun ardı sıra.






