Yazar, hayaller kurmaya devam ederken bu iki yazınsal olgunun hemen farkına varır: Yazdıklarını az önce iliklerine dek hissettiği gezintilerine mi dayandıracaktır, yoksa gezindiğini hayal eden başka bir kişiliğin penceresinden, kelimenin tam anlamıyla, bütün o sokakları okuduğu bir hikâyeye mi çevirecektir?
Erhan Sunar
Yazar, masasının başına oturduğunda, hep hayalini kurduğu kitabının dayattığı asıl gerçekle yeniden, daha doğrudan bir biçimde karşılaşır: Hayallerimiz ne de olsa saf görünümlerdir, ve hayallere dayanacak bir kitabın bu iyimserliğini yitireceğini, gerçekleri değiştirmeye çalışan her yazar gibi, kabullenmek zorundadır.
Kurmaca bir edebiyat eserinin, diyelim bir romanın, yazarın penceresinden seyrettiği, zihninde taşıdığı “gerçek” hayatla ilişkisi üzerine söylenenler, derin bir bilgi gibi aklından geçip durur. Yazının başına oturmadan önce uzun uzun gezindiği sokakları, gördüğü insan yüzlerini, gökyüzünün durmadan değişen rengini, şehre asıl kimliğini veren yapı kümelerini bir arada tutacak kendi özgün hikâyesinin vereceği hissi duymaya çalışır. Bu hissin, caddelerde yürürken duyduklarına yaklaşabilmesi için yoğun bir biçimde hatırlamaya, gördüğü son insan yüzüne kadar yeniden canlandırmaya başlar. İnsanlar ve yapılar içinde bir hayale kapılmış gibi yürürken görmeye başladığı kendi siluetiyle, gittikçe oluşmaya başlayan yazınsal kişiliği arasındaki gri bölgeye yaklaştığı sırada yeni bir soru daha sorar kendine: Bir saat önceki halimi hayal ettiğime ve bunu açıkça görebildiğime göre, bunun yazıya geçirilmesi de neden aynı doğallıkla olmasın ki? Ve kalemini hareket ettirmeye başlar.
Hayat ayrıntılarına kâğıt üzerinde bir karşılık oluşturmanın en büyük zevki, onlara çok az müdahalede bulunsak bile, oluşan dokunun bunun aksine bir izlenim yaratabileceğini bilmemiz olabilir. Bundan da büyük zevk ise, elbette, hiç karışmamamıza rağmen yeni bir dünya sunuyor olduğumuzu bilmemizdir. Kendi yazdıklarını yeniden okurken, buna benzer izlenimlere pek kapılamasa da, her yazar aslında bundan emindir. Bunun için küçük bazı yazarlık hileleri gerekir sadece: Mesela masaya oturan bir yazar hayal etmek ve onun aklından geçenleri, yazmak için masaya oturan herhangi bir yazarın aklından geçenlere yaklaştırmak gibi. Böyle bir hayale tam olarak kapılabildiğimizde ise, yeniden hatırladığımız gerçek dünyanın ve kişiliğimizin inandırıcı bir biçimde değişime uğraması, bizden uzaklaşması yavaş yavaş mümkün olur. Bu değişikliği, okur, masasının başında oturan bir yazarı hayal etmeden hissetse de olur.
Âşık olduğumuzda ya da nefret duyduğumuzda başımıza gelecek biçimde, belirgin bir anlama veya mesafeyle dikkatimizi yönelttiğimiz bu hikâyeler bizi her şeye yanıt olacak bir içsel sesle de karşı karşıya bırakır üstelik, ki bu ses, biliriz ki, bazen kendimizin, bazen başka bir edebî kişiliğin sesidir.
Yazarın tam olarak sokaklarda kendi hayaline yaklaşıp uzaklaştığı, Borgesyen ara bölgelere girdiği, kendisini kalemiyle dışarıdan izlerken ürperdiği anlar da vardır ve hikâyesini oluştururken bunları aklından geçirmesi, ifadenin en gerçekçi anlamıyla, heyecan vericidir. Hatta, az önce yoğunlukla hatırladığı sokaklarda gezindiği anlara kıyasla bu yeni duygunun başka bir çeşit iyimserliği de vardır: Hayatımızı bir hikâye olarak görebiliyorsak, onu okuyabiliyorsak, yazdığımız her kelimenin de başka hikâyelere yaklaştığını biliyoruzdur.
Yazar, hayaller kurmaya devam ederken bu iki yazınsal olgunun hemen farkına varır: Yazdıklarını az önce iliklerine dek hissettiği gezintilerine mi dayandıracaktır, yoksa gezindiğini hayal eden başka bir kişiliğin penceresinden, kelimenin tam anlamıyla, bütün o sokakları okuduğu bir hikâyeye mi çevirecektir? Şimdi de bunların duyguları arasında bir ayrıma gitmek, aklından geçenleri netleştirmek ister yazar.
Yazdıklarımızı bir hikâyeye dayandırmanın (üstelik bu kendi hayatımızın hikâyesi de olmayabilir) en derindeki sebebi güvensizlik olabilir; ama bu yeni hikâyenin de içine girebildikçe başka türlü bir güven duygusu edinmemiz zor olmaz. Yazmanın (okumanın da) temelinde yatan şey, başka bir dünyaya yaklaşma hayali, kendimizi hatırlamak kadar unutabilmeyi de mümkün kıldığı için bundaki iyimserlik payını görmezden gelemeyiz. Borges’in herhangi bir öyküsüne başlar başlamaz kendimizi rahatlıkla kıvrımlarında bulabileceğimiz başka bir metnin doğası, saplantıyla bir Büyük Kitap seçip onu kuşatan yazarların (mesela Salman Rushdie’nin) oluşturduğu yeni evren ya da kendisi gibi ilk kitabını yazan birinin kararsızlıkla yaklaştığı başka bazı hikâyeler aslında hep aynı şeyi söylemiyor mudur? İster eleştirel ister hüzünle karışık bir sevgiyle yaklaşalım, bu başka hikâyelerin oluşturmamıza yardımcı olduğu yeni dünya hem uzak hem de tanıdık olacağı için güven verir. Âşık olduğumuzda ya da nefret duyduğumuzda başımıza gelecek biçimde, belirgin bir anlama veya mesafeyle dikkatimizi yönelttiğimiz bu hikâyeler bizi her şeye yanıt olacak bir içsel sesle de karşı karşıya bırakır üstelik, ki bu ses, biliriz ki, bazen kendimizin, bazen başka bir edebî kişiliğin sesidir.
Bunları kuramsal çalışmalar da açıklamış, özellikle başka metinlere, kültürel yapılara, büyük şahsiyetlere yazarın kendi zihninden “iğneler” fırlatmasını belki entelektüel olmanın, özgürce düşünmenin bilincine bağlamıştır, ama yazar penceresinden sokağa bakarken aklından geçenler bunlarla da ilişkili değildir tam olarak: Hikâyesine doku oluşturacak bu sokakların, yolları kesişip ayrılan insanların uyandıracağı etki öyle olmalı, yaratacağı düşünce öyle üstün görünmelidir ki, en sonunda kitabı okuyacak okurun fark edeceği en temel şey, o sokakları ve insanları bundan böyle “başka bir biçimde” hayal edemeyeceği sezgisi olmalıdır. Çünkü ancak bu şekilde, yazarın özgün hayal gücüyle birleşebildiği ölçüde sokak da, bir metin de, herhangi başka bir hikâye ve insanlar da kendini yeterince var edebilir. Yazmaya başlarkenki güvensizliğinin yerini aniden geliveren bir ilham gibi yeni bir güven duygusunun aldığını fark eden yazar, kendiliğinden bir an duraksayıp son bir soru daha sorar: Peki ya hayal ettiğim şu sokak, birleştirmeye çalıştığım hikâyeler, bütün o insan yüzleri de beni tam da şu anda, benzer şartlarda hayal eden başka birinin zihninin ürünüyse?
İşte tam olarak bu kafa karıştırıcı bilgiyi sezgileriyle anlamaya çalışırken, sokağın da, orada hayaleti gezinen kendisinin de, bunları yazan yazınsal kişiliğinin de başka bir hikâyenin parçalarına dönüştüğünü derinden hisseder ve güçlü bir güven veren bu hissin etkisiyle, son bir ilhamla, bütün kuvvetiyle algılamaya çalıştığı bedeniyle, kendi yüzüyle ve her zamanki dertleriyle sokağa dönüp, hep hayalini kurduğu bu kişiyle bir kez olsun karşılaşmak ister: Çünkü yazılsın veya yazılmasın, her hikâye, en nihayetinde, hayal edilmeyi bekler.