Kadınları milliyetlerine göre ayıran Enderunlu Fazıl, cinsel yaşamlarını da ele almıştır. Eser müstehcen minyatürler içerdiği ve bazı kesimleri rahatsız ettiği gerekçesiyle şikâyet edilmiş. Bu yönüyle Osmanlı’da toplatılıp yakılan ilk kitaptır.
Enderunlu Fazıl, 1759-1810 yılları arasında yaşadı. Babası isyana karıştığı gerekçesiyle idam edilince Fazıl saraya, Enderun Mektebi’ne alındı. Enderun Mektebi’nde yetişmesinden dolayı Enderuni adıyla anılmaya başladı. Sıkıntılı bir hayat geçiren Enderuni Fazıl saray dışında Anadolu’da da görev yaptı. Sivri dili ve hiciv ustası Nef’i gibi keskin kalemi sebebiyle Rodos’a sürgün edilir. Bazı yorumlara göre üzüntüden bir süre gözlerini kaybetmiş ancak on yıl sonra gözleri açılmıştır.
Enderunlu Fazıl, kadınlardan hoşlanmaz, hatta nefret eder. Ünlü beytinde bu nefretini çok açık bir şekilde dile getirmiştir:
Şâiriz, şeyn verir şânımıza
Giremez fâhişe divânımıza
Şâiriz, fâhişeler divânımıza giremez,
böyle bir şey bize utanç verir
Divan şiirinde kadınların yerinin olmadığını düşündüğü halde, sevgilisinin isteği üzerine kadınları ele alan
Zenannâme (Kadınlar Kitabı) adlı eserini yazar.
Zenannâme, 18. yüzyıldan kalma resimli bir mesnevi. Otuz üç ülkenin kadınlarını fiziksel özellikleriyle ve sosyal hayatlarıyla ele alır. Eserde bulunan kırk dört adet minyatürde doğum sahneleri, kadınlar hamamı, kır eğlenceleri tasvir edilmiş. Metinde Osmanlı Devleti’nin etkisi altındaki topraklarda bulunan kadınların gelenek, davranış, giyim kuşamlarını ve sosyal hayattaki rollerini görürüz. Kadınları milliyetlerine göre ayıran Enderunlu Fazıl, cinsel yaşamlarını da ele almıştır. Eser müstehcen minyatürler içerdiği ve bazı kesimleri rahatsız ettiği gerekçesiyle şikâyet edilmiş. Bu yönüyle Osmanlı’da toplatılıp yakılan ilk kitaptır.
Zenannâme’de bahsi geçen kadınlar milletlerine göre ayrılmış. Sırasıyla Doğu Hindistan, Acem, Bağdat, Mısır ve Kahire, Sudan, Habeş, Yemen, Fas, Cezayir ve Tunus, Hicaz, Şam, Halep, Anadolu, Akdeniz, İspanya, İstanbul, İslam ülkelerindeki Avrupalı, Rum, Ermeni, Yahudi, Çingene, Rumeli, Arnavut, Boşnak, Tatar, Gürcü, Çerkes, bazı Hıristiyan ülkeler, Leh, Avusturya, Rus, Avrupalı, İngiliz, Hollanda ve Amerika kadınları.
Enderunlu Fazıl’a göre kadınların milliyetlerine göre özellikleri:
Acem Kadınları: Nedir o eşsiz câzibe, nedir o yanakların üzerindeki gözler? Serhoşu andıran gözleri badem şeklindedir. Çatık kaşları, vücudlarının kıvrımıdır. Sır gibi, nâz ve niyaz gidişlidirler. Hoş edâlı, hoş hareketli, hoş seslidirler. Eteklerini kısa yapmak, hepsinde eski bir âdettir. Kimi şair, kimi söz ustası, kimi de ressamdır.
Bağdat Kadınları: Ey huyu ay gibi olan, yüzü de güneşi andıran, Zühre yıldızının huyuna gıpta ettiği güzel! Bağdat kadınları esmerdir, yanakları parlaktır ama zevk ve safâdan yoksundurlar, insan oldukları da belirsizdir. Allah, sizi ona düşürmesin. Onları arzulayanlara sanmayın ki Bağdat uzak olur.
İspanya Kadınları: Hepsi seçkindir, dünya sâzının velvelesidir. Dilberlerin vücudları güzeldir, boyları ince ve uzundur.
Ermeni Kadınlar: Hepsi kötü tavırlı, sadece edâlı yürüyüşleri kalmış. Teni çirkin, sohbeti tatsız, konuşması ve tavrı kötü, vücuduyla elbisesi de biçimsiz. Fakat hepsi çirkin değil, içlerinde güzelleri de var.
İngiliz Kadınları: Ey siyah beni Hindistan olan güzel! İngiliz’in kadını hoş yüzlü, hoş edalı, hoş yürüyüşlüdür. Hepsi temiz huyludur, süse ve süs eşyasına meyleder. Dudaklarından bülbül sesi çıkar.
Anadolu Kadınları: Bunlar, dağın tepesindeki ağaç gibi. Her şeyden önce, güzellikleri ciğer yakıcı değil. Sonra şiveleri de gönül delmiyor. Güzelliği, şivesi olmayan bir avrata akıllı kişi nasıl meyletsin? Ama birisi çıkar da o surata meylederse, kendi cinsinden olanlar arasında şüphe doğar.
Enderunlu Fazıl, İstanbul kadınlarını dört ayrı başlık altında incelemiş.
İstanbul Kadınlarının Birinci Bölüğü: Bunlar perde ehlidir, mahşerde bile görünmezler. Ev erbâbı, gümüşler arasına sıkışmış yakut gibidirler. Şişede saklanan gonca, kafese hapsedilmiş papağandırlar. Her biri mutlu birer Meryem’e benzer ve ikinci Hazreti Râbia gibidirler. Alınlarındaki saça sabah rüzgârı hiç değmemiş, yüzlerini güneş bile görmemiştir. Namus ve vakar sahibidirler, gece-gündüz evlerinde otururlar.
İstanbul Kadınlarının İkinci Bölüğü: Dışarıdan bakınca perde ehli görünürler ama namuslu gibi gezerlerse de, aşiftedirler. Çeşit çeşit süslü elbiseler giyerler. Sanki mücevherli birer servidirler. Eflâtunî ferâceleri insanın aklını şaşırtır. Güzelliklerini böyle süsledikleri zaman, ava niyet etmişlerdir. Arkalarında bir-iki cariye yürür, çarşıyı dükkân dükkân dolaşır, nâz içerisinde yürürler. Sevdikleri hangi dükkândaysa, nâz ve şîve ile oraya giderler. Hâlini anlamak için “Bana uygun malın var mı?” diye sorarlar. “Malın kötüyse bana hiç gösterme, değilse gel seninle alışveriş edelim ama önce ölçünü çıkart” derler. Bu sözler, karşılarındaki ay parçasına dokunur ve her söz artık bir günâh olur.
İstanbul Kadınlarının Üçüncü Bölüğü: Bunlar çarşılarda dolaşan, aşifte ve iş üzerindeki kadınlardır. Gözleri sürmeli, yüzleri yumuşak, hoş sözlü ve süzgün gözlüdürler. Hele bir bölükleri vardır ki, içlerinde en beterleri onlardır, sanki mahşer gününün şirretidirler. Suratlarına ıtırşâhiler sürer, kaşlarına rastık çekerler. Suratsızdırlar, hamama gittiklerinde kızlıklarını sanki yeniden bulacaklarmış gibi çeşit çeşit ilâç taşırlar.
İstanbul Kadınlarının Dördüncü Bölüğü: Ey sevgili, ortaya eski zaman kadınları arasında olmayan, yeni bir bölük çıktı. Bu bölük, kadınlar için kötü bir hediye! Birbirlerine gönül verip âşık olurlar.

