Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Ocak 2024

Öykü

Dolunay

Duygu Kapucu

Paylaş

1

0


Sıçrayarak uyandım. Acil durum alarmı çalıyor. İşe yeni başlayan hasta bakıcılardan biri dayanamayıp kaçınca dün gece nöbet tutmak bana kaldı. Senelerdir de nöbete kalmadığım için bir ara malzeme odasında içim geçmiş, yoksa görev başında uyumak asla adetim değildir.  Koridora çıktım, servis hemşireleri ve hasta bakıcılar Matmazelin kapısının önünde toplanmış, kimse içeri girmeye yeltenmiyor, öylece odanın kapısında durmuş izliyorlar. Tüm elbiseler, kitaplar, yorgan, yastık ne varsa odanın ortasına fırlatılmış, Matmazel ise duvarın köşesine çökmüş duruyor.

 Hemşire hanım, ne oldu burada böyle, aman yarabbi!”

Ah Şeref Efendi! Siz nerelerdesiniz?”

Ne demek canım neredeyim,” dedim, “malzeme odasını topluyordum, ne oluyor burada?”

Sabah sabah hepimizin ayağını bir pabuca soktu sizinki. ‘Kayıp, kayıp bulamıyorum!’ diye bağırıp duruyordu, her yeri de alt üst etmiş!”

Biz hemşire ile atışadururken Matmazel yine bir çığlık kopardı. Bunun üzerine başka bir hemşire hemen odaya daldı. Tam kontrolü eline alacak dedim, gerisin geri yanımıza geldi.

“Yahu kadıncağızı kaldırsanıza yerden,” dedim. “Herkes durmuş bön bön izliyor, tiyatro mu burası?”

Kaç kez durdurmaya çalıştık,” dedi içeri giren şişmanca olanı, “ancak elinde nereden bulduğu meçhul bir cam parçasıyla bize saldırmaya kalktı.”

El aynasının camı işte.”

Ben de onu diyorum, hastaların bunları bulundurması yasak. Kim verdiyse ona sormak lazım değil mi ama?”

Ne geveliyorsunuz canım siz de? Neyse ne! Matmazel kime ne zarar verebilir ki, pamuk gibidir Matmazelim.”

Usulca odaya girip Matmazele yaklaştım. Bir şeyler mırıldanıyor ama ne dediği anlaşılmıyor. Odanın ortasındaki eşya yığınının içinden tarağını buldum, tam önüne çöküp Hadi saçlarımızı tarayalım, bu ne hal,” dememe kalmadı, ayağa fırlayıp ellerini yüzünün önüne siper etti. Elindeki cam kırığıyla kendini korumaya çalışıyor. Kapının önünde bir hareketlilik var, başhekimin bana seslendiğini duydum.

“Şeref daha fazla yaklaşma, buraya gel.”

Matmazel lütfen bana bakın. Elinizdekini bana verin, hadi sonra da birlikte saçınızı tarayalım.”

Ama Matmazel, Bulamıyorum, kayıp yok işte!” diye bağırıp üzerime atlayınca dengemi kaybettim, birlikte yere yuvarlandık.

Hemen Tuba Hanım’ı yerden kaldırın,” dedi başhekim, Hemşire hanım sakinleştirici hazır mı?”

İki hasta bakıcı gelip Matmazeli kaldırdı, sakinleştirici yapıp yatağına bağladılar.

Haluk Bey, bağlamak gerekli mi?”

Başhekim ters ters bana baktı, soruma cevap vermeden,Tuba Hanım uyurken odayı toplayın. Bu cam parçasını da sonra açıklayacaksın Şeref,” deyip odadan çıktı. Az önce kapıda atıştığım şişmanca olan hemşire ile göz göze geldik, başhekimin tavrından cesaretlenmiş, imalı bir edayla sakinleştiriciyi yaptı. Odayı toplatıp güzelce temizlettim. Elbiselerini, kitaplarını dolaba bir bir kendim yerleştirdim. Sonra sabunlu bir bez ile Matmazelin elini yüzünü sildim. Sakinleştiricinin etkisiyle bez bebek gibi yatağa yığılmış, gıkı çıkmıyor. Hemşirelerden biri üstüne yeni bir önlük giydirdi. Onu bu şekilde görmeye hiç alışık değilim. Hastaneye ilk geldiğinde hasta önlüklerinden giymeyi reddetmiş, yanında getirdiği tek parça dar kesimli koyu renkli elbiselerini giymekte ısrar etmişti. Dünya güzeli gencecik bir kadın. Otuz beşinde var yok. Başhekim Haluk Bey, bizzat kendi takip ettiği hastalardan olduğu için bu isteğine izin vermişti, tedavinin gerekliliğiymiş. Her vakada ayrı bir icat çıkarıyor o da. Sonra da cam kırığı için beni azarlıyorlar. Şimdi Matmazel derin bir uykuda, çok şükür yine kendi gibi görünüyor. Sabahki hali neydi öyle. Başka bir insan olup çıkmıştı bir anda. Yorgunluktan ölüyorum ama bu gece kendi isteğimle nöbetçi kalacağım. Ben yokken bir daha kriz geçirmesini göze alamam.

      

Çok yorgun kalktım, ama allahtan ortalık sakin. Yemekhaneye inip çayımı aldım, bir sigara yaktım. Saat de neredeyse 9a geliyor. Matmazelin terapi saati. Odasına çıktım, yerinde yok. Poliklinik katına yöneldim. Karşıdan bizim çocuklardan biri geliyor, beni görünce hemen yanıma geldi.

Haluk Bey seni odasında bekliyor Şeref Ağabey. Matmazel de yanında.”

Çayımdan son bir yudum alıp çocuğun eline tutuşturdum. Kapıyı çalıp cevap beklemeden içeri girdim. Matmazelin sırtı kapıya dönük, her zamanki yerinde değil, bir tekerlekli sandalyede oturuyor. Başhekim beni görünce, “İçeri gel Şeref,”dedi. Tuba Hanım, bugün Şeref de bize eşlik edecek. Şerefi tanıyorsun zaten.”

Matmazel dönüp bana baktı ama bana bakan kişi benim Matmazelim değil. Matmazel, yani Tuba hasta önlüğünün içinde bir çuval gibi sandalyeye çökmüş, gözlerini yere dikmiş öylece bakıyor.

Matmazel günaydın. Sabah saçınızı taramaya gelmiştim ki odanızda yoktunuz.” Yanına gidip saçlarını düzeltmeye yeltendim ama Kayıp diyorum size!” diye bağırarak kendini öyle bir geri çekti ki neredeyse yine düşecektik. Başhekim başıyla köşeye geçip oturmamı işaret etti, ardından notlarına bakıp sordu.

Tuba Hanım, nedir kayıp olan baştan anlatabilir misiniz?”

“Uzun süre bulamadım. Her yere baktım. O sabah da her zamanki gibi 6.30da alarmın sesiyle uyandım. Yani işte, kahvemi içtim, duşumu alıp hazırlandım çıktım. Arabama bindim ama ofise gitmiyordum. Araba ile İstanbulda kaybolmaktan nefret ederim. Biliyorsunuz kaybolunca doğru yolu bulmak iki saat sürüyor.”

Başhekim notlarına bakıp soruyor, Kaybolduğunuzu bu noktada mı anladınız?”

 “Kaybolmamıştım canım. Nereye gittiğimi biliyordum.”

Tuba hışımla böyle söylendi ama baktım dalıp gidiyor. Sandalyenin kolunu sıkıca tutmuş, sanki bırakırsa düşüp gidecek.

Arabayı Cağaloğlu yokuşunda bir işhanının önüne park ettim,” diye devam etti sonra. “Birinci kata çıkıp soldan ikinci kapıdaki odaya girdim. Ön bankodaki görevli hanımın yanına gidip, ‘Kayıp ilanı vermek istiyorum,’ dedim. Görevli hanım kayıp kişi hakkında sorular sordu, kendi eşkâlimi, adımı soyadımı bildirdim. Ücreti ödeyip ilanın ertesi gün yayınlanacağını öğrenerek oradan çıktım. Döndüğümde arabayı bulamadım. Kesin çalındı! Hava çok sıcaktı, etraf da karınca yuvası gibi insan kaynıyordu. Arabayı aramayı sonraya bırakıp Gülhane Parkı’na doğru yürümeye başladım. Bir ceviz ağacının altına oturdum, hani o şiirdeki gibi.”

“Şarkı değil mi o, hani Cem Karaca söylerdi.” dedim, Matmazele burada olduğumu tekrar hissettirmek isteyerek.

“Şeref bir daha konuşursan seni kapı dışarı edeceğim.”

Tuba beni hiç duymamış gibi konuşmasına devam etti.

Parkta ne kadar kaldım hatırlayamıyorum. Hava karanlıktı. Parktan çıktım, tramvaya atlayıp evin yolunu tuttum.” Olayı anlatırken bir kedi gibi kabarıp her an saldıracakmış gibi bir hal alıyor ama bir süre sonra sanki yorulup her şeyden vazgeçmiş bir hava ile konuşmasını sürdürüyor.

Ertesi sabah uyanır uyanmaz ilan verdiğim gazeteyi aldım. Sonra iş yerini arayıp bir hafta izin istedim. İlanı defalarca okudum. Biri kayıptı ve bulunması gerekiyordu. Gülhane Parkı’na gittim, ceviz ağacımın altına oturup gözüm telefonda akşamı ettim. Tüm hafta böyle geçti.”

Her gün mü gittin parka?” diye sordu Haluk Bey.

Tabi tabi. O hafta her gün gittim. Sonraki hafta işe tekrar döndüm. 6.30-6.30 mesaisine kaldığım yerden devam ettim. O gün ofise yine bir hışımla girdim çünkü geç kaldım. Acilen bir toplantıya bağlanmam gerekiyordu. Önce kulaklığımı bulamadım, sonra da bağlayamadım.”

Peki, parka her gün gitmek sizi nasıl hissettirdi?”

Anlatıyorum işte ya!”

Hayda! Yine yükseldi dedim içimden, kaba saba bir kadın bu Tuba. Matmazelin zerafeti yüzünden silinince gözlerinin etrafındaki kırışıklıklar da belirginleşmiş.

Toplantıya bağlandım işte,” diye devam etti. “Sonra bir anda telefonum titredi. Bir mesaj. Dayanamadım açtım, mesaj ilandaki kadını bir süredir Gülhane Parkı’nda gördüğünü söylüyordu. Toplantıyı yarıda kestim. Kendimi ofisin tuvaletine kilitledim. Numarayı çevirdim, açan olmadı. Tekrar bir sms aldım, mesajda yalnızca, ‘Parka gel,’ yazıyordu. Ofisten çıkıp doğruca parka gittim. Ceviz ağacının altına oturdum. Orada kaç saat bekledim bilmiyorum, beni bulduğunu iddia eden kişiden ne bir mesaj aldım ne de aradığımda telefonu açtı. Telefonu son kez tekrar çevirdim, sonunda biri açtı. ‘Tuba Hanım merhaba, iyi misiniz?’ filan diyor. ‘Aniden bir hışımla çıkıp gittiniz, bu telefonunuzu da tuvalette unutmuşsunuz, Gül abla buldu az önce.’” Derin bir nefes aldı, verdi. “Kendime geldiğimde işte buradaydım,” diye devam etti, “herkes başıma toplanmış Matmazel aşağı Matmazel yukarı…” Sonra bir anda sustu, başını ellerinin arasına alıp,Kulaklarım çınlıyor, odama gitmek istiyorum, yeter, bulamıyorum işte!” diye yakarmaya başladı.

Tamam, bugünlük seansa ara verelim,” dedi Haluk Bey, “Şeref, Tuba Hanım’ı odasına götür, hemşire hanıma da söyle ben de birazdan geleceğim.”

Tubayı odasına götürürken ona bakmaya tahammül edemediğimi fark ettim. Matmazel gerçekten de kaybolmuş. Ama Tubanın içinde bir yerde elbet. Demek ki benim onu bulmam gerekiyor. Hasta olan Matmazel değil ki zaten, onu bulup Tubadan kurtarmam gerek. İlk geldiği günü dün gibi hatırlıyorum. Ensesinde topuz yaptığı kuzguni siyah saçları, dar kesim koyu renkli elbisesi içerisinde yeni bir doktor atadılar sanmıştım. E ne oldu da Matmazel gitti, Tuba geldi? Bu sorunun cevabını bulabilirsem onu geri getirebilirim.

Tubaya sakinleştirici verip uyuttular – ona Tuba demeye alışabilecek miyim acaba. Tüm öğleden sonrayı olayı araştırarak geçirdim. Dün sabahki hasta durum çizelgesini inceledim, rapor edilen bir durum yok. İlaçları değişmemiş. Hemşirelere ve diğer hasta bakıcılara olay sabahı ile ilgili sorular sordum. Hatta bir gün önce çıkan yemek listesine bile baktım, her Salı çıkan yemekler, yemeklerde de bir farklılık yok. Geriye tek seçenek kalıyor, Matmazelin hasta dosyası. Tüm hasta kayıtları Haluk Beyin odasındadır, onun çıkmasını beklemekten başka şansım yok. Kimsenin kuşkulanmaması için bu gece yine nöbetteyim.

El ayak çekilince başhekimin odasına girdim. Odanın anahtarı temizlik için bende var ancak dosya dolabını açmayı hesaba katmamışım. Basit bir kilidi yok, biraz zorlasam kurcalandığı belli olacak. Haluk Beyin masasını karıştırdım. Sümenin altında bir dosya var. Tubanın dosyası. Tuba Çelik, 36 yaşında. İstanbul doğumlu. Üniversite mezunu. Boy, kilo, göz rengi vs. Hepsi genel bilgiler, ama Haluk Beyin notları yok. Etrafa biraz daha bakındım, yerde bir zarf gördüm. Gizli ve kişiye özel” olarak damgalanmış ama ağzı açık. Başka bir doktor tarafından yazılmış Tuba hakkında bir değerlendirme yazısı. Bir sürü teknik değerlendirme yapmış, laf kalabalığı! Aradığımı bulamadan odadan ayrıldım. Ama yine de şahane bir şey var: Matmazelin hasta olmadığını keşfetmiş bulunuyorum. Hadi bakalım iş başına Şeref Efendi!

İlk günler Tubanın Matmazelin rutinine uymasına çabaladım. Sabahları erken kalkıp saçlarını taraması, hastane önlüğünü çıkarıp elbiselerini giymesi için ikna etmeye çalıştım. Her seferinde reddetti, hatta olay çıkarıp beni onu taciz etmeye çalışmakla suçladı. Bu tavrı özellikle bana değil, biliyorum, herkese karşı çok hırçın. Ama ben Tubayı kendimden asla uzaklaştırmamalıyım, Matmazel onun içinde bir yerde. Böylece onu uzaktan izlemeye koyuldum. Haluk Bey, Tubanın ilaçlarını değiştirdi. Yeni tedavi onu oldukça sakinleştirdi sakinleştirmesine ama adeta bir bitkiye dönüştürdü. Sabahları o da erken uyanıyor, elini yüzünü yıkıyor, dişlerini fırçalıyor ancak saçlarını asla taramıyor. O ipeksi canım saçlar her geçen gün keçeye dönüyor. Hastane önlüğü dışında başka bir kıyafet giymeyi reddediyor, ancak önlüğün üzerine yün bir hırka giyiyor. Oldukça az yiyor, bütün gün bir köşeye sinip eline ne geçerse okuyor. Onunla yakınlık kurabileceğim hiçbir alan tanımıyor bana. Tubanın kendi zamanını tüketip Matmazelin dönmesini beklemekten başka çarem yok. Sabır benim işim.

Haftalar böyle geçti, ta ki bu sabaha kadar. Haluk Bey terapi seanslarının saatini değiştirmediği için Tuba’nınkiler Matmazelin saatleri ile aynı kaldı. Tuba’ya terapiye gidip gelirken ben refakat etmiyorum artık. Şişmanca olan kat hemşiresi ilgileniyor. Tuba bir kadın ile daha rahat edermiş, başhekimin kesin emri. Ben de sabah erkenden, kahvaltıdan sonra seans bitene kadar poliklinik katında dolanıp evrak işlerini takip etmeye devam ettim. Tuba başhekimin odasına hayalet gibi girip çıkıyor. Bu sabah ise odadan ayrılırken bir farklılık var. Öyle alışmışım ki Tubanın bu bezgin haline, ilk bakışta anlayamadım. Saçını toplamış! Taranmış, toplanmış saçlar! Peşlerinden aşağı kata indim. Odasının kapısının önünde durdum. İçerde bir şeyler arıyor, beni görünce, A Şeref, ne iyi oldu seni gördüğüm,” dedi. “Tarağımı bulamıyorum, gördün mü?” Matmazel bu! O kadar uzun zaman olmuştu ki. Ancak Tubanın hala orada olup olmadığından emin olmalıyım. Tarağını çekmecesinden çıkarttım. Yanıma geldi. Tarağı yumuşak bir hareketle elimden aldı.

Elbiselerinizden de hazırlayayım mı? Hepsi yıkandı, ütülendi.”

Bir şey söylemeden, daha değil der gibi yüzüme baktı. Tubayı rahatsız edip Matmazeli kaçırmasından korktum, diretmedim. Matmazel kendini göstermeye başladı işte. Saçlarını uzun uzun taradı, benden ona badem yağı getirmemi rica etti. Uçları çok yıpranmış, nasıl bu hale geldiler? Havalardan sanırım.” Tuba cadısı hiç bakmıyor ki diyemedim. İşten bir saat kadar erken çıkıp aktar kapanmadan Matmazele badem yağı aldım. Ertesi sabah odasına badem yağını vermeye gittiğimde ise resmen bir mucizeyle karşılaştım, elbisesini giymiş, pencerenin önünde gülümsüyor.

Günaydın Matmazel, çok iyi gördüm sizi.”

Günaydın Şeref, evet yeniden doğmuş gibiyim. Sadece saçlarım biraz canımı sıkıyor. Badem yağı bulabildin mi?”

Gerçekten de bu bir mucize. Tek bedende iki ruh. Matmazelin gelmesi ile Tubadan kalan yorgunluk izleri gitmiş, kırışıklıklar bile tekrar görünmez olmuş.

Siz istersiniz de bulmaz mıyım? Saçlarınızı tarayalım mı beraber?”

Tatlı tatlı gülümsüyor. Saçındaki tokayı çıkarıp sandalyeye oturdu. Tarağı elime alıp usulca eğilip fısıldadım.Biliyor musunuz bu gece dolunay var. Ben de nöbete kalayım diyorum. Akşam da sizi gezmeye çıkarayım ha, ne dersiniz?”

Matmazel uzunca bir süre sustu. Eyvah dedim, Tuba’yı uyandırdım. Ne desem de durumu düzeltsem diye düşünürken Matmazel yavaşça başını bana doğru çevirdi. Gözlerini kırparak “Tamam, çıkalım,” dedi. Hey güzel Allahım, sen nelere kadirsin. Beklediğim gün gelip çattı.

Topuzunuzu da yaptım güzelce. Hıh, yine eskisi gibi oldu.”

Gülümsedi. İşte, yine mutlu ettim onu. Şimdi bir sonraki adıma geçebilirim. “Sizi biraz bekleteceğim Matmazel,” deyip aklımdaki telefonu etmek üzere odadan çıktım ama tam çıkarken arkamı dönüp bir kere daha baktım, huzurlu görünüyor. 

Odaya, Matmazel’in yanına öğle vakti döndüm. Birlikte yemekhaneye indik. Yemekten sonra bahçede küçük bir gezinti yaptık. Epey zaman sonra odaya ve yeniden oyalantılarımıza  döndük. Dalmışız. Kat hemşiresinin odaya girişiyle zıpladık. Gudubet kadın, tam zamanını buldu.

Ooo, Şeref Efendi yüzünüzde güller açıyor.” Matmazelin geri geldiğini görünce keyfi kaçmış belli ki.

Ne vardı hemşire hanım?”

Aman bir şey yok. Depo girişinin önünde bir araç park etmiş. Öğleden önce sizi onunla gelirken görmüşler. Sizin arabanız mı vardı ki?”

Arkadaşımdan ödünç aldım. Hayırdır, ne olmuştu?”

Meraktan sormadık herhâlde. Yemekhaneye mal girişi yapacaklar, engel oluyormuş. İnip çeker misiniz?”

Tamam, tamam,” dedim. Hemşire ikna olup gidince Matmazele doğru eğilip yine fısıldadım.

Gece nöbetini devralınca gelip alacağım sizi Matmazel. Hazır olun tamam mı?”

Pencereye vuran yansımasına baktım. Bir şey demiyor ama gözlerinin içi gülüyor. Kimseyi işkillendirmeden inip arabayı çektim. Bu hastanede de kimsenin gözünden bir şey kaçmıyor. Rica minnet ödünç aldığım arkadaşım arabasını geri getirmeyeceğimi bilmiyor ama olsun, tefecinin teki zaten. Allah bilir, kimin canını yakıp el koydu o külüstüre.

Günün geri kalanında ortalıklarda çok görünmemeye çalışıyorum. Özellikle kat hemşiresinden uzak duruyorum. O ne şeytandır, planımı gözlerimden okuyacak gibi geliyor. Akşam saat dokuzda nöbeti devralıyorum. Hastalar odalarına çoktan çekildi. Gece hemşiresi ile nöbet defterini dolduruyoruz. Siz gidin biraz dinlenin, ben buralardayım” diyorum. Tembel bir tip, teklifimin üzerine atlıyor. Doğruca nöbet odasına gidiyor. Televizyonu açtığını duyuyorum. Aman oh oh dizisini kaçırmasın. Biraz daha oyalanıp Matmazelin odasına giriyorum. Işığı kapamış ama dolunayın ışığı odayı öyle bir aydınlatıyor ki hazırlanmış beni beklediğini görüyorum. Paltosunu bile giymiş.

Gidiyor muyuz Şeref?”

Evet. Herkes odalarına çekildi. Gece hemşiresi de dizi izlemekle meşgul. Hadi bir an önce çıkalım. Depo tarafından çıkacağız. Arabayı girişine park ettim.”

Matmazel küçük bir çanta da hazırlamış. Çantayı elinden alıyorum. Koridora çıkıp yangın merdivenlerinden iki kat aşağı depo katına iniyoruz. Kimsecikler yok. Dışarıda soğuk, keskin bir hava var. Hızlıca arabaya geçiyoruz. Matmazel yanıma, ön koltuğa oturuyor. Lambaları açmıyorum. Dolunayın ışığı zaten yetiyor. Akşamüzeri bahçe kapısının kilitlerini açmıştım, kapıya gelince inip demir kapıyı sonuna kadar açıyorum. Arabayı çıkarınca kapıyı tekrar kilitliyorum ki biri görüp de durumu hemen çakmasın. Hastanenin arkasındaki taşlık yola çıkıyoruz. Yan tarafta Matmazel çok sessiz. Ayağımı iyice gaza basıyorum, otoyola giriyoruz. Hava soğuk olmasına rağmen heyecandan sırılsıklamım. Kendi tarafımdaki pencereyi aralıyorum.

Matmazel biraz camı açtım, üşürseniz söyleyin.”

Matmazel gözlerini yola dikmiş donuk bir şekilde bakıyor. Bir tünele giriyoruz. Önce beni duymadı sanıyorum, sonra başını yavaşça benden yana çeviriyor, Gülhane Parkı’na gidelim, diyor, “beni bekliyor.”

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Turgut Çeviker: “Kitaplarımla birlikte..Semih Gümüş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gökhan Güvener

14 Temmuz 2025

Light İçecekler

Tatlandırıcı içeren içecekler, “light”, “diet” olarak adlandırılan meşrubatlar, hatta lezzetli hale gelmesi için sadece aromalar eklenmiş (sakızlar dahil) pek çok ürün sıfır kalorili de olsalar insülin salgılanmasına neden oluyormuş. Tip 2 diyabete kapı aralayan ve “insülin direnci” o..

Devamı..

Bir Affediliş Umudu

Mehmet Ali Ete

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024