Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Ağustos 2021

Roman

İranlı Yazar Sâdık Hidâyet'in Hacı Aga Romanı Hakkında Düşünceler

Hülya Soyşekerci

Paylaş

0

0


Kısacası, düşünce, duygu, tutum ve davranışlarıyla bütün bir dönemi kendi varlığında tek başına temsil eden bir kişiliktir Hacı Aga. Sâdık Hidâyet, kişiyle toplum arasındaki sancılı ilişkiyi, Hacı Aga karakterindeki inandırıcılık, sahihlik ve canlılıkla dillendirmeyi başarmıştır.

Sâdık Hidâyet’in öykü ve romanlarını her okuduğumda Orta Doğu ile Batı kültürleri arasında kalan; tercihini iyiden, güzelden, doğrudan, demokrasi ve bilimden yana kullanan; o nedenle, içine doğduğu kültüre dışarıdan bakıp topluma keskin eleştiriler yöneltebilen; duyarlı, sorgulayıcı ve yaratıcı bir entelektüelin samimi çabalarını derinden duyumsarım.

Kökleri çok eski zamanlara uzanan İran toplumunun daha iyiye gidebilmesi, ilerleyebilmesi, uygarlaşabilmesi için gayret eden; bireylerin, toplumun ve yönetimlerin aksayan yönlerini dile getirmek için eleştiri, ironi, yergi gibi yazınsal yöntemlere başvuran Sâdık Hidâyet, başyapıtı Kör Baykuş’ta okurunu Kafkaesk bir atmosferde, insanın iç dünyasının labirentlerinde dolaştırır, gerçeküstü unsurlarla, kapalı imgelerle, derin anlamların ve büyülü bir dünyanın kapılarını aralarken, Hacı Aga adlı kısa romanında tam anlamıyla toplumsal, siyasal bir yergi örneğiyle karşımıza çıkar.

Sâdık Hidâyet’in yapıtlarının tümü, bu iki farklı yazınsal tarz arasında gidip gelir. Toplumsal eleştiri ve yergiyi ön plana aldığı Hacı Aga’da ve benzeri kimi öykülerinde ironiyi metnin dokusuna ustalıkla sindiren, toplumsal sorunları doğrudan dile getiren yazar, düşsel bir yaklaşımla yazdığı Kör Baykuş romanında ve benzeri pek çok öyküsünde imgelere, dönüşümlere, anlam kapalılığına yönelir ve insan ruhunun gizemli taraflarını keşfe çıkar. Bu yazımda Kör Okur adlı derinlikli incelemesinden sıklıkla yararlanacağım Oğuz Demiralp’in ifadesiyle söylersek, “… bir uçta Hacı Aga, öbür uçta Kör Baykuş’un yer aldığı bir yelpaze olarak görülür Hidâyet’in yapıntısal ürünleri” (Kör Okur, s.19). Sâdık Hidâyet’in özellikle dış gerçekliğe doğrudan gönderme yaptığı ve daha net anlaşılan yergi dolu öykülerinde kaotik Şark toplumunu gerçekçi bir yaklaşımla betimlediğine tanık oluruz.

“Coğrafya kaderdir”

Yazarın, Hacı Aga adlı kısa romanını ve bu tarzda yazdığı öykülerini okurken İbn-i Haldun’a atfedilen bir özdeyişi anımsıyor insan: “Coğrafya kaderdir.”  Eğer söz konusu Orta Doğu coğrafyası ise; sürekli bir eylemsizlik, miskinlik, tevekkülle uyuşturulmuş bilinçsiz yığınlar ve onların uyuşukluğundan, cahilliğinden, tembelliğinden ve biat kültüründen yüzyıllar boyunca çıkar sağlayan, kurnaz, düzenbaz ticaret ve siyaset adamlarıyla, sadece kendini düşünen yönetici kesimler gelir aklıma. Sâdık Hidâyet, Batı’nın ilerici, modern, bilimsel fikirleriyle zihni açılmış ve bilinç kazanmış bir entelektüel olarak, kendi toplumunun “hâl-i pür melâlini” bütün canlılığı ve inandırıcılığıyla gözler önüne serer. Gerçekleri yansıtırken ironiden, karşıtlıklardan, kara mizahtan yararlanır; roman ve öykü kişilerini de bu toplumsal -siyasal yergi içinde oluşturur; toplumsal sisteme doğrudan eleştiride bulunmak istediğinde, bunu metnin olumlu karakterlerinin ifadeleri üzerinden gerçekleştirir. Bazı kişiler Hidâyet’in sözcüsü gibidir bu metinlerde. Yazar, düşüncelerini, yarattığı kişilerin öfkeli, kırgın, sert konuşmaları yoluyla ifade eder.

Sâdık Hidâyet’in Hacı Aga’da betimlediği toplumu, Oğuz Demiralp’in sözleriyle dile getirecek olursak, “Düzensizdir toplum. Karışıktır. Bilinçli bir fikir, felsefe çevresinde dönmemektedir. Yarını yoktur, dünü de. Anlık gereksinimlerini karşılamaktan öte bir amacı yoktur toplumu oluşturanların” (Kör Okur, s.20).  Geçmişi ve geleceği olmayan, şimdiki zamanda yaşayan, sadece günlük çıkarlarının ardından koşan bir toplumdur bu. Kişiler omurgasızdır; her devrin adamı olmaktan öteye gidemezler; siyasal ve toplumsal erk ne taraftaysa oraya yönelirler. Sâdık Hidâyet böylesine bozulmuş bir toplumdan umudunu kesmiş gibidir; toplumun bir sistem ya da yönetim değişikliği ile düzeleceği kanısında değildir. Bu toplumun yanlışlıklarının çok daha derinden geldiğinin farkındadır. Kötülüklerin kaynağı, kara cahilliktir; cahil bırakılan halk kesimleri, hem sömürüldüğünün bilincine varamamakta hem de kendilerini sömürenlere biat etmekte, onlara körü körüne inanmaktadır. Sömürü, cahil halkın en hassas noktası olan din üzerinden yapılır; din bezirgânları, din kisvesi altında her türlü kötülüğü yapar, kara cahilliğe övgüler yağdırarak yoksul halkın gözünün ve zihninin açılmaması için ellerinden gelen gayreti gösterir; birkaç kuruşla kandırdıkları bu zavallı insanları kullanarak, soygun ve sömürü düzenini; adaletsizlik ve zulmü daim kılarlar.

Ruhlar kirlidir bu aldatılmış toplumda; onun yanı sıra bedenler de kirlidir. İnsanların hem kendileri hem yaşadıkları ortam ve çevreleri pistir. Hidâyet, pek çok öyküsünde ve Hacı Ağa’da çevredeki pisliğe, düzensizliğe iğrenerek bakar; ânı yaşayan, geçmişi ve geleceği olmayan bu toplum, cahilliğin pençesinde olduğunun farkında bile değildir; farkındalık kazansa zaten bu karanlığı bilgi ve bilincin ışığıyla yırtacaktır. Ancak kendine kör olmak, körlüğün belki de en uç noktası, en karanlık bölgesidir. Böylesi toplumlarda “entelektüel, toplumunu ta kendi içinde duyar. Entelektüel, toplumunun acılı, sessiz bilincidir aslında. Toplumun kendi kendini göremeyişinin, KÖRLÜĞÜNÜN cisimleşmesidir. Bu kertede artık vurgulamak gerekir: entelektüel toplumundan, özne nesneden ayrı değildir. Toplum entelektüelin içindedir, entelektüel de toplumunun içinde” (Kör Okur, s.22). Sâdık Hidâyet’in, dinin istismar edilmesi, toplumsal düzene din istismarcılarının egemen olması bağlamında mevcut dinsel yapılanma ile gerilimli bir ilişkisi olduğu söylenebilir. Hacı Aga bütün bu gözlem ve eleştirilerinin ürünü olan bir yapıttır. Kötülük ve kirlilik Hacı Aga gibi din istismarcılarıyla yaygınlık kazanmaktadır toplumda. Sâdık Hidâyet bu önemli konuyu bir entelektüel sorumluluğu ve duyarlılığıyla işlemiş, toplumunu çok iyi gözlemlemiş, öykü karakterleri ve onların davranışlarını ironik bir söylem içinde canlandırmış, inanılmaz bir toplumsal satire (yergi) örneği oluşturmuş, böylece kendini göremeyen kişilere yapıtı yoluyla ayna tutmaya ve gerçekleri göstermeye çalışmıştır.

İç’e bakamayan, öz’ü göremeyen

Kör Baykuş, nasıl ki insanın iç dünyasına ayna tutuyorsa, Hacı Aga da topluma ve toplumsal ilişkiler ağına ayna tutmakta; var olan düzenin olumsuzluk ve saçmalıklarını göstermek/yansıtmak yoluyla insanlara bilinç kazandırmakta ve böylece toplumsal dönüşüm, iyileşme ve ilerlemeye sağlam bir zemin oluşturmaktadır. Ayrıca şu önemli tespiti de eklememiz gerekir: “Batı kültürüyle içli dışlı olan Hidâyet, kendi toplumuna bir sömürge aydını gibi dışarıdan ve Batılı gözüyle değil, içinden ve o toplumun bir bireyi gibi bakabilmişse bunda Hayyam ile kurmuş olduğu ilişkinin önemli payı vardır” (Kör Okur, s.28). Sâdık Hidâyet, büyük İranlı şair Ömer Hayyam’ın düşünce dünyasından, şiirlerinden etkilenmiş, onu anlatan Hayyam’ın Teraneleri adlı bir kitap da kaleme almıştır. Hayyam, İran ve genel olarak Orta Doğu toplumlarını iyi gözlemlemiş; hassas noktalarına dikkat çekmiş, özgürlükçü bir sanatçıdır. Sâdık Hidâyet, Hayyam’a olan bağlılığı ve hayranlığı sayesinde, kendi toplumuna eleştirel açıdan yaklaşırken Batılı bir aydın gibi “dışarıdan” değil; “içeriden” bakabilmeyi başarmıştır. Bu “içeridenlik”, onun nesnel tutumuna da zarar vermemiştir.

Hacı Aga romanında Hacı Aga gibilerinin temsil ettiği din algısı; iç’e bakamayan, öz’ü göremeyen; vicdan ve ahlak yerine, çıkar ve kötülüğe odaklanan; çarpıtılmış, yolundan çıkarılmış bir din algısıdır. Bu algı, kötülükleri gizlemeye yarayan kirli bir örtüdür; yalancı bir kutsallığa büründürülmüş müthiş bir kurnazlık ve sahtecilikten başka bir şey değildir. Egemen güçlerle bütünleşen, başlı başına bir erk haline dönüşen ve “ruhani” alanı terk edip “dünyevi”ye sirayet ederek, bireyleşmeyi, özgür düşünceyi engelleyen bu din algısı, Orta Doğu toplumlarının pek çoğunun ayağındaki prangadır ne yazık ki.

Hacı Aga’nın omurgasız kişiliğinde, riyakârlığın bir yaşama ve var olma biçimine dönüşmüş olduğuna yakından tanık eder bizleri Sâdık Hidâyet. Aslını gizlemek, olduğu gibi olmamak, ikiyüzlü, çıkarcı, beklentili ve sahte bir erdem anlayışını gerçek bir erdemmiş gibi öne sürmek, Hacı Aga’nın temel vasıflarındandır.

Kör Baykuş ile Hacı Aga

 Toplumsal gerçekçi bir taşlama olarak Hacı Aga, dönemi yansıtan bir belge olma özelliğiyle de dikkat çekiyor. Kör Baykuş’taki o inanılmaz felsefi ve psikolojik derinliğe karşılık Hacı Aga’da sosyolojik bir derinlikle karşılaşıyoruz. Bunun yanı sıra romanda özellikle şair Munâdilhak tarafından dile getirilen gerçekçi sözler, eserin düşünsel ve eleştirel boyutunu güçlendiriyor. Kör Baykuş’ta Kafkaesk dönüşümler, dumanlı ve gizemli bir atmosfer, belirsizlikler ve boşluklar ön planda yer alırken, Hacı Aga’da, yer yer deneme/eleştiri tadı alınan ironik anlatımlar dikkat çekiyor ve bol diyaloglarla ilerleyen yapıt, bir tiyatro oyunuymuş gibi okunuyor. Diyalogların etkileyiciliği, karakterlerin konuşmalar yoluyla canlandırılarak onlara “sahihlik” kazandırılması, mekânların az sayıda ve sabit oluşu Hacı Aga’nın tiyatro oyunu havasını güçlendiriyor.

Kör Baykuş, içindeki anlam katmanlarını çözümleyebilmek için yaratıcı okurlara gereksinim duyan, okuru yazarla birlikte anlamlandırma yolculuğuna çıkaran olağanüstü bir başyapıt. Hacı Aga’da anlamlara ulaşmak o kadar zor değil; Sâdık Hidâyet meramını doğrudan ifade etmeye dikkat ederek, okuru zorlamayacak şekilde yazmış Hacı Aga’yı. Oğuz Demiralp, Kör Okur’da bu durumu şöyle açıklıyor: “Dış görünümü bakımından kolay yazılmışa benzeyen, kolay okunan bir anlatıdır Hacı Aga. Ne çetrefil bir olay öykülenmektedir, ne de anlatının kurgusu olağandışıdır. Giderek: Hidâyet, bu anlatıyı küçümsermiş, Kör Baykuş’u anlamayanlara göre dermiş. Öyle bile olsa bu anlatı güzeldir. Kör Baykuş’u daha iyi anlamak bakımından da okunmasında yarar vardır. Sâdık Hidâyet izlekçesinin temel bir öğesi, kurucu bir karşıtlamı bu anlatıda çıplak biçimde karşımıza çıkar” (Kör Okur, s.10).

Kör Baykuş’taki “muktedir, kambur, çirkin ihtiyar”, Hacı Aga’da Hacı Aga’nın kendisi olarak yer alır. Bir bakıma bir portre romanı gibidir Hacı Aga. Doksanlı yaşlara yaklaşmış ama dünyadan asla elini eteğini çekmemiş, sürekli menfaatini kollayan, her türlü düzenbazlığın içinde yer alan Hacı Aga, kendisine çeşitli işler için ricaya gelen konuklarını her zaman evinin giriş kısmında bulunan taşlıktaki (antredeki) sedirde karşılar. Taşlık, hayatının en önemli kısmının geçtiği yerdir. Bir ara -mekân; bir eşik- mekân olarak taşlık, hem evin içine hem evin dışına açılan yapısıyla Hacı Aga’nın karakterine uygundur. Böyle oturmakla hem evin içini hem de dışını gözlemleme imkânı bulan Hacı Aga, evdeki hizmetkârlara ve çok sayıda olan eşlerine güvenmediğini belli eder. Onların sadakatlerinden kuşku duyar. Evin her türlü alışverişini buradan takip eden Hacı Aga, o kocaman mal varlığına rağmen inanılmaz derecede cimridir.  Asıl adı Hacı Ebu Turab Bey olan Hacı Aga’nın babası uzun yıllar önce pek çok haksızlık ve adaletsizlik yaparak zengin olmuş kaba ve cahil bir adamdır. Ancak, kurnaz ve düzenbaz Hacı Aga, babasına ve kendisine sahte bir özgeçmiş yaratmayı başarır; babasını soylu bir kişi, kendi ailesini soylu bir aile olarak tanıtır ve çevresini uzun yıllar boyunca bu yalana inandırır.

Toplumsal çürüme karşısında yazar

Hacı Aga romanı boyunca, toplumsal çürümenin panoramasını çizer Sâdık Hidâyet. Yapıtın birinci bölümüyle üçüncü bölümünün önemli bir kısmı tek mekânda kişiler arasındaki diyaloglarla geçer. İkinci bölümde yapıt tiyatro havasından uzaklaşır; anlatıcı devreye girer ve romanın başkişisi olarak Hacı Aga’nın geçmişini, yaşam öyküsünü ve sahtekâr kişiliğini ayrıntılarıyla dile getirir. Dördüncü bölüm, Hacı Aga’nın ameliyat olduğu yerde geçer. Narkoz aldıktan sonra Hacı Aga kendinden geçer ve bir rüya görür. Bu rüyada kendi ölümüne tanık olur, dehşet içinde kalır ve olayları rüyasından izler. Özellikle bu kısımlarda Sâdık Hidâyet’in kara mizahı, sivri ve iğneleyici dili doruğa çıkardığı görülür. Alaysamalarla gösterir Hacı Aga’nın trajikomik durumunu.

Hacı Aga’nın olayları, İkinci Dünya Savaşı yıllarında geçer. Hacı Aga’nın en çok hayranlık duyduğu kişi Hitler’dir. Nazilerin dünyayı ve toplumları daha iyiye götüreceğine inanan Hacı Aga’nın Nazi düzenini benimsemesi kişiliğine de gayet uygundur. Uzun yıllar boyunca yaşayan, çok dönemler gören Hacı Aga, en çok eski şahlardan Şehit Şah dönemini özler ve o şahı rahmetle anar. Tipik bir mutlakiyet yönetiminin ve şeriat kurallarının egemen olduğu o döneme özlemini sık sık dile getirir.

Romanın arka planında şu tarihsel gerçeklerin yer aldığı görülür: İkinci Dünya Savaşı yıllarında Rıza Şah Almanlara yakın bir dış politika izler, bunun üzerine İngilizler ve Sovyetler İran topraklarına girer, Şah’ı tahttan indirip sürgüne gönderirler. Dış müdahale yoluyla görece bir demokrasi ve özgürlük ortamının oluşturulduğu ülkede Hacı Aga ve onun gibiler yeni düzene ayak uydurmayı ya da ayak uydurmuş gibi görünmeyi başarır. Onlar için tek önemli konu, kişisel çıkarları, bulunduğu sosyal mevki ve maddi kazançlarıdır. Yasa dışı ticari faaliyetlerini aksatmayan Hacı Aga, yeni dönemde yine ikiyüzlüdür, yine omurgasız, ilkesiz ve kişiliksizdir, yine her kabın şekline uyan “her devrin adamı”dır. Sıklıkla dış müdahalelere maruz kalan Orta Doğu ülkelerinin tipik kaderi İran halkının da kaderi olmuştur o dönemde. Ancak, temelden bir değişim olmadığı için her şey aynıdır: “Hiçbir şey değişmemişti. Diktatörlük sözcüğünün yerini demokrasi almıştı, o kadar” diye çarpıcı bir cümle geçer romanda (Kör Okur, s. 11). Hacı Aga, Şah devrildiğinde önce bütün parasını alıp Amerika’ya kaçmayı düşünür ama sonra işlerini yine yoluna koyar. “Yeni dönemin egemen söylemini benimseyerek, o söylemin arkasına gizlenerek eski konumunda kalmayı başarır” (Kör Okur, s.11). Çıkarlarının peşinde koşanlar, her dönemde egemen söylemin arkasına gizlenerek yine kârlı çıkar, kendi sömürü ve soygun düzenlerini sürdürürler. Bu noktada, “dil asla masum değildir” diyen Derrida’yı da anımsıyor insan.

“Hacı Aga bir kişi değil Şark toplumundaki herkestir”

Oğuz Demiralp’in Kör Okur’daki tespitleriyle devam edelim: “Aslında Hacı Aga bir kişi değil herkestir. Konuştuğu her kişi onun, o konuştuğu her kişinin uzantısıdır. Her kalıba uyar. Frak da giyer, sarıkla cüppe de. Adamına göre muamele yapar. Argo deyimiyle, Hacı Aga’da her yol vardır. Her şeyi de sahtedir. Tek gerçek olan Hacı Aga’nın para ve kudret tutkusudur. Toplumda ve kişide düşünülebilecek binbir bozukluk, Hacı Aga’da toplanmıştır. Hacı Aga’nın antresi bir bakıma toplumun yaşama alanı, bütün toplumsal ilişkilerin özünün görüldüğü mikrokosmostur. Hacı Aga 89 yaşındadır ama babasından devraldığı bu düzeni bin yıl sürdürecek gibidir. Muktedir, çirkin ihtiyar! Bozuk düzenin ta kendisidir” (Kör Okur, s.11-12).

Kısacası, düşünce, duygu, tutum ve davranışlarıyla bütün bir dönemi kendi varlığında tek başına temsil eden bir kişiliktir Hacı Aga. Sâdık Hidâyet, kişiyle toplum arasındaki sancılı ilişkiyi, Hacı Aga karakterindeki inandırıcılık, sahihlik ve canlılıkla dillendirmeyi başarmıştır. George Lukacs’ın, Roman Kuramı’nda ve daha birçok kitabında vurguladığı gibi, toplumsal gerçekçi bir romanda kahramanlar adeta yaşamsal önemdedir. Onlar, bir dönemi, toplumsal tarihi ve dönemin bireylerde bıraktığı izleri kendi varlıklarında yoğunlaştıran, somutlaştıran kimliklerdir. O nedenle, roman kahramanlarının hem inandırıcı, hem gerçekçi, hem de kendi bireysel varlığı içinde tarihe tanıklık eden yaşantılara sahip olması gerekir. Hacı Aga için de, İkinci Dünya Savaşı yıllarında, geçiş sancıları içindeki İran toplumunu temsil eden bir roman kişisidir, diyebiliriz.

Her daim oluşmakta, sürekli değişmekte, her koşula, döneme ve kalıba uymakta; her dönemin egemen söylemine göre kendini ifade etmekte olan Hacı Aga, hiçbir kesinliğe, mutlaklığa, temel ilkeye uymayan kişiliksizliğiyle; “ne olduğu gibi görünen, ne de göründüğü gibi olan” kaypak yapısıyla, hiçbir duruşu, sabiti hatta özü olmayan tipik bir Şark kurnazıdır. İçi boş bir insandır. Hangi elbiseyi giyse, hangi kılığa girse fark etmez. Hacı Aga, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin “Nice elbiseler gördüm içinde insan yok” sözünü anımsatır.

Eşik-mekânın omurgasız kişisi Hacı Aga

Hacı Aga, bu geçirgen ve her kalıba uyan yapısıyla, tam anlamıyla kendisini yansıtan/yaratan bir eşik-mekânda, yani taşlıkta (antrede) geçirir günlerinin önemli kısmını. En yoğun mesaisi taşlıktadır; insan ilişkileri ve kişisel çıkar hesapları bu ara bölgede kurgulanır, her türlü düzenbazlık burada oluşturulur. Bir anlamda, Hacı Aga’nın kaygan, değişken, sabit olmayan, ilkesiz ve omurgasız kişilik yapısıyla, her daim yaşadığı bu eşik-mekân tam uyum sağlar. Mekân ile kişi arasındaki diyalektik, taşlıkta (antrede) yoğun olarak kendini ifade eder. Mekân, kendine en uygun kişiliği yaratırken kişi de o mekânda var olur. Bir ara bölgede soluk almak, arafta kalmak, ne içeride ne de dışarıda olmak, ayrıca paradoksal biçimde hem içeride hem de dışarıda olmak ancak eşik- mekânın kişiye sunduğu bir özelliktir. Hacı Aga gibi içi boş kişiler, sadece taşlık (antre) gibi ara yerde oluşur, var olur ve sadece orada bir güç kazanırlar.

Romanda, Hacı Aga’nın sürekli gelip giden misafirleri ve birbirleriyle karşılıklı konuşmaları yoluyla dönemin devlet işlerini, siyasi ve sosyal yapısını görmemiz ve anlamamız sağlanır. Hacı Aga,  Avrupa’ya iş için kimi beklentilerle gönderdiği ama orada sorgulayıcılığı ve gözü pekliği öğrenip gelen oğlunu da kendi çıkar hesapları nedeniyle evlatlıktan reddetmiştir. Oğlu, üst yöneticilerle yakınlaşarak sarayda önemli bir konuma yükselmiştir. Romandaki yan karakterlerden biri de Hacı Aga’nın sürekli emirler yağdırdığı, kişisel işlerini gördürdüğü hizmetkârı Murat’tır. Sürekli saygılı ve itaatli davranan Murat, Hacı Aga tarafından yıllarca ezilmiş olduğu için bu yaşama tarzını kader olarak benimsemiş, sessiz, pasif bir kişiliktir. Bir anlamda, bütün Orta Doğu ezilenlerini kendi varlığında temsil eden biridir hizmetkâr Murat.

Hacı Aga’nın misafirleri de kendi gibi kurnazdır; onun hatırını saymaktan çok, ona devletteki ya da ticaret alanındaki kimi işlerini takip ettirmek, ihale, vurgun, talanlardan pay kapmak, Hacı Aga’nın iş bitiriciliğinden, yüksek makamlardaki nüfuzundan yararlanmak amacıyla gelirler. Elbette, Hacı Aga bu işleri de “avanta”yla yerine getirir; parasına para katar. Bu denli müthiş zenginliğin içinde inanılmaz bir cimrilik ve pintilikle yaşar; önceden belirttiğim gibi, hem kendisi hem de Hacı Aga’nın çevresi kirli ve pistir. Kimi iğrenç ayrıntılarla, yazar, okurunu romanın başkişisinden tiksindirmeyi başarır. Mesela, Hacı Aga’nın ağzından tükürükler saçarak konuşması sıklıkla dile getirilir. Asıl ilginç olan, bu denli cahil, kaba saba, görgüsüz bir adamın devletin üst katlarına kadar ulaşabilmesi ve orada kendi düzenbazlıklarını sürdürebilmesidir, elbette.

Hacı Aga’nın oğluna öğütleri

Hacı Aga, oğluna verdiği öğütlerde kendi kirli ruhunu yansıtmış, cehaleti, kötülüğü, değerbilmezliği, saygısızlığı ve sevgisizliği öğütlemiştir pervasızlıkla. Çünkü Hacı Aga’giller ancak bu şekilde oluşacak ve bu sömürü/soygun düzenini devam ettireceklerdir. Oğluna şunları öğütler: “Dünyada iki türlü insan vardır: Çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol. Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli, en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kâfi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını işporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış, unutulma sakın! Elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al, küfürden, hakaretten yılma. Laf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. Anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. Bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. Memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lazım. İtikat, din, ahlak, bunların hepsi laf salatası. Ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. İnsanlara itikat gerek, yular takmak lazım onlara. Yoksa toplum dediğin bir engerek yuvasıdır; nereye elini soksan, sokarlar. İnsanlar kaza ve kadere itikatlı olmalı ki sırtlarında güven içinde iş yapmak mümkün olsun (…)” (s.50). Cehaletin kutsanması, Orta Doğu karanlığının beslendiği yerin cehalet olduğunu gösterir bizlere.

Orta Doğu’nun eleştirisi

Romanda belki en ilgi çeken bölüm, İran’ı ve dolayısıyla Orta Doğu toplumlarını eleştiren ve sivri bir dille oluşturulan cümlelerin yer aldığı bölümdür. Buradaki cümleler, metnin kişilerinden birinin, başka birinden naklettiği düşünceleri içeren anlatımlardır. O “başka biri”nin kim olduğunu sezer, bu müthiş yergisel konuşmanın arka planında Sâdık Hidâyet’in sesini duyar gibi oluruz:  “Yaşadığımızı sanıyoruz, oysa hayatla dalga geçiyoruz. Bir eşek kadar bile kafamız çalışmıyor; hep kazığı yiyen biz oluyoruz. Ama kendimizi en akıllı varlık sanıyoruz. Mucizevi bir şekilde ortaya çıkacak ve canımıza okuyacak bir diktatör bekliyoruz hep. Yirmi yıldır Rıza Han’ın soytarıları tepemize bindiler. Artık sesimiz çıkmaz olmuş, aynı senaryoları oynatıyorlar. Kültürel, bilimsel ve sosyal hiçbir faaliyette aklımız kullanmıyoruz. (…) Ne zevk var, ne sanat, ne de mutluluk. Hep hırsızlık, hep üçkâğıtçılık, hep ağıt yakma. Kokuşup parçalanıyoruz. Sufisiyle, dervişiyle, yaşlısıyla, genciyle, esnafıyla, dilencisiyle hepimiz paranın ve makamın büyüsüne kapılmışız; hem de en utanç verici ve çirkin şekliyle. (…) Burada rezalet diz boyu. Aşağılama dönemi. (…) Burası kaçakçıların, hırsızların cenneti, insanların zindanı. Bu vatan denilen kadını ne kadar allayıp pullayıp Alkapon’un kucağına atsalar da yararı yok artık. Çünkü her taraftan kokuşmuşluk dökülüyor. (…) Biz dünya denilen foseptik çukurunda yaşıyor, kurtlar gibi fakirlik hastalık ve pislik içinde kıvranıyor, en iğrenç şekilde hayatta kalıyoruz. İşin komik yanı, en güzel şekilde yaşadığımızı sanıyoruz” (s.75). Halkın, aydınların, yöneticilerin ve sonuçta herkesin kısır tartışmalarla zaman geçirdiği, ileriye dönük ve çözüme yönelik hiçbir eylemin ve hareketin olmadığı toplum, ne yazık ki içten içe çürümektedir; eylemsizlik halindeki sosyal yapı, durgun su gibi çürümeye mahkûmdur.

“Hakikat Tellalı” Şair

Sâdık Hidâyet’in dolaylı yollardan gerçeği haykıran sesinin yanı sıra romanda gerçekleri açık kalplilikle ve cesaretle Hacı Aga’nın yüzüne söyleyen, ona müthiş bir eleştiri ve yergi getiren kişi, Munâdilhak (Hakikat Tellalı) adında bir şairdir.  Hacı Aga’nın adaletsizliğini, çıkarcılığını, vicdansızlığını, düzenbazlığını, hırsızlıklarını, adam kayırmacılığını, bütün kötülüklerini…  müthiş bir konuşmayla, adeta tokat gibi sözlerle onun yüzüne vurur. Hakikatin ve söz gücünün şairlerde olması etkileyicidir. Kendisinden para karşılığında kaside yazmasını isteyen Hacı Aga’ya ve dolayısıyla onun temsil ettiği toplumsal yapıya bütün nefretini dile getiren şair Munâdilhak, onurlu ve dik duruşuyla bu kirli düzenin parçası olmamaya çabalar. O çarpıcı konuşmasının bir yerinde şunları söyler: “Maksadınız, sizin gibi alçalan şairlerdir. Şiir ve şair hakkında hüküm vermek size kadar düşmedi. Siz ve sizin gibiler ahmak yaratıklarsınız. Yersiniz, geğirirsiniz, çalarsınız, yatar, çocuk yaparsınız. Sonra da ölür ve unutulur gidersiniz. Şimdi de ölüm ve yok olma korkusuyla kendinize makam arıyorsunuz. (…) İnsanoğlu hırsızı, eşkıyayı, üçkâğıtçıyı araştırmaz. İnsan hayatının bir anlamı olmalıdır. Bir Firdevsî bile sizin gibi milyonlarca insanın varlığını aklamaya yeter. Siz de ister istemez hayatınızın manasını onun sayesinde kazanır, onunla kıvanç duyarsınız. Madem ki bilim, sanat, kültür bu topraklardan uzaklaşmış, anlaşılıyor ki sadece hırsızlık, casusluk ve alçaklık bu hayata bir anlam kazandırıyor. (…) Bu millete küfretmekte, aşağılamakta, hele hele soymakta haklısınız. Millette o bilinç olsaydı, sizin gibilerin işini çoktan bitirirdi. Bir millet ki kaderi rezillerin elinde…” (s.89) Şairin güçlü isyan dili, samimi itirazları okuyanın yüreğini titretir.

“Çünkü ben…”

İlk kez 1945 yılında yayımlanan Hacı Aga, diğer Sâdık Hidâyet kitapları gibi İran’da hâlâ yasaklı durumda bulunuyor. Düşünsel, politik hiciv örneklerinin en iyilerinden olan bu özgün yapıtta, metnin sonunda yer alan ve anlatıcıya mı, başka birine mi yoksa doğrudan Sâdık Hidâyet’e mi ait olduğunu netleştiremediğimiz, italikle yazılmış son iki dize de önemlidir:

“Okuyandan bir dua umarım;

Çünkü ben kulunuz günahkârım.”

Böylesine çürümüş, insani ilişkileri bozulmuş, yoldan çıkmış bir toplumda hiçbir insanın temiz kalamayacağını, az çok kirliliğe bulaşacağını bizlere düşündüren bu dizelerin en önemli özelliği söyleyenin, eleştiriyi önce kendine yöneltmesidir diyebiliriz. Bu dizelerin, kendini görebilme bilincine sahip bir insan tarafından söylenmiş olması gerçekten önemlidir. Çünkü bakışlarını kendi iç’ine çevirebilme, kendi öz’ünü görebilme yetisine sahip olan, yani kendine kör kalmayan, farkındalık ve bilinçleri güçlü kişiler, hem kendilerini hem toplumlarını daha ileriye götürecek; insanlığı, erdemin, onurun ve vicdanın ışığına yönelteceklerdir.

Bu zorlu coğrafyada, hayata, güzelliğe ve iyiliğe duru bir bilinçle bakabilen insanların çoğalması umuduyla…

  

Kaynakça

Oğuz Demiralp, Kör Okur, Sâdık Hidâyet Üzerine Kör Baykuş Merkezli Okuma Denemesi, YKY, Ağustos 2001.

Sâdık Hidâyet, Hacı Aga Çeviren: Mehmet Kanar, 8. Baskı, YKY, Nisan 2019.

 

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Okumak Bir BeceridirAlastair Benn
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Nihat Kopuz

3 Ağustos 2025

Kaos ve Yaşam

Evrenin bir belirsizlik olduğuna ve bunun da dünyaları besleyip duracağına inanıyorum.Evren ve yaşam hakkında her edebiyatçı gibi ben de düşünmeyi severim. Gerek 19. yüzyılın büyük Rus edebiyatı gerekse 20. yüzyılın varoluşçu yazarları (Başta Albert Camus olmak üzere) bu konuda beni der..

Devamı..

Akşam Oturması

Nurgök Özkale

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024