Ebru Akkan • Gizem
22 Mayıs 2018 Ne Haber

Ebru Akkan • Gizem


Twitter'da Paylaş
0

Tek işi evinden çıkmaksızın yazı yazmak olan bir adam, neden her sabah kahvaltıda kargalara eşlik etmeyi bulunmaz fırsat gibi değerlendirip, erkenden uyanma gereği duyar? Homurdanarak gözlerini açtı. Tavana boş boş bakarken varlığını yalnızca kendisine itiraf ettiği, elinde oyuncak olduğunu hissettiği melankoli Gizem’in bir anda beliren yüzüyle yerini birkaç dakikalığına sevince bıraktı. Yağmurun sesine kulak verdi. Gökyüzü gece boyunca gürlemiş, çatırtısıyla şarıltısıyla hali hazırda kendisinden yanıt bekleyen soruları pusu kurmuş olan Akın’ı uykusuz bırakmıştı. Başucundaki dijital saate göz attı. 06:55. ‘Güzel,’ diye söylendi kendi kendisine ‘henüz vakit var’. Kollarıyla bedenini çekiştirerek doğruldu. Komodinin üzerindeki ıslak mendillerden biriyle alelacele yüzünü sildi. Eliyle saçlarını düzeltti. Yatağının karşısındaki boy aynasına göz kırptı. Perdeyi araladı. Odaya dolan sonbahar kokusu içini açtı. Heyecanlı, çatlak bir ses tonuyla boşluğa seslendi. – Hamdi! Uyandım ben. Kahvem. Hamdi kalın, keten güneşliği açtığında odaya gümüş rengi solgun bir ışık doldu. Akın omuzlarından dökülen dalgalı saçlarındaki beyazlığı izledi. Bu sene artmış gibiydi. Olsun. Yakıştı bana kır saç, diye düşündü. Hamdi neyi beklediklerini bilmeden odanın diğer köşesinde oturdu. Son iki aydır sabahları tekrarlanan beş dakikalık bekleme seansı başlamıştı işte. Akın yanıt vermediğinden artık sormuyordu. Beklerken internetteki haber sitelerine hızlıca göz attı. Okuyacağı haberleri aklında netleştirdi. Kahvaltı öncesi on dakikalık kısa haber bülteni hazır sayılırdı. Sadece evde radyo, televizyon olmadığından değildi. Haberleri başkasının sesinden duymanın üçüncü sayfa iğrençliklerine karşı kendisini mesafeli kıldığını söylemişti Akın. Böylece yazılarına malzeme toplamak daha kolay oluyormuş. – Sizi yalnızca sabahın bu saatlerinde gülümserken görüyorum. Akın şaşkın gözlerle Hamdi’ye baktı. – Hiç farkında değilim. Hamdi bozuntuya vermeden ilk haberi okumaya başladı. Dinliyor muydu? Kim bilir aklından neler geçiyor. Daha bu yaşta yenilgiyi kabullenmiş. Neredeyse hevesli buna diyeceğim. Talihsizliğine dört elle sarılmış gibi. İnanılmaz bir şey bu. Ben olsam, ben olsam asla vazgeçmezdim. Böyle bir durumda değil sevgilimden ayrılmak, tam tersine ona yapışırdım. Onun desteğiyle bir an önce ayaklanmaya bakardım. Hayır, dışarıdan bakılınca hiç kendisine acıyor gibi hali, tavrı da yok. Kendinden emin. Kuyruk her daim dik. Hamdi okumayı kesip ‘Sizce de bu intihar meselesi şüpheli değil mi,’ dedi. Yanıt alamayınca sol kaşını kaldırıp habere döndü. Nereye bakıyordu bu adam böyle? Akın, içten içe Gizem’in bu denli dakik bir insan olmasına seviniyordu. Şu an Hamdi’ye laf yetiştiremeyecekti. Kadının ne giydiğini yağmurluğunun altından göremese de kendisine yakıştırmış olmalıydı. Siyah yağmurluğunun altına mor, çiçekli mini bir elbise giymiş olduğunu hayal etti. Onun da altında siyah bir jartiyer. Genç kadın elindeki şemsiyeyi kaldırıp hafifçe gülümseyince suçüstü yakalanmış hissetti. Kapı önüne yanaşan servise binerken belli belirsiz kendisine el eden kadına el sallamaya başladı. Hamdi bir çırpıda yanına geldi. Kahvenin pijamasına döküldüğünü fark etmemişti bile. – Abi, ne yaptın? Haşladın kendini. – Öyle mi? Önemli mi peki? – Dur abi şimdi? Yandın. Çıkaralım şunları. – Duşa girmem gerek. Beni banyoya götür. Hamdi bir koşu göz önünde istenmeyen tekerlekli iskemleyi getirdi. Akın’ı özel donanımlı küvetine bırakıp kendisi mutfağa geçti. Yarım saat sonra kahvaltı masasındaydılar. – Bugün Cuma. Fizik tedavi için gelecekler, hatırlıyorsunuz değil mi? – Biliyorum. Cumaları sevmemem için bir neden daha. – Terapist gelecek diye mi? – Çürümeyeyim diye yapılan özel muamele. Yeterince farkında değilmişim gibi durumumun. – Diğer neden ne peki, diye sordu Hamdi çayları tazelerken. – Tatil işte. Herkes sırra kadem basıyor. Yok oluyorlar ortalıktan. Sen bile Pazar günleri yoksun. – Biliyorsunuz. – Neyi biliyorum? – Malum. Kız arkadaşımı ihmal etmemem gerek. – Açıklama yapmana gerek yok. Biliyorum tabi. En doğal hakkın. Otuz yaşında gencecik adamsın. – Aynı yaştayız abi, ne olacak ki? İstersen sen de pekâlâ… – Güldürme beni. – Fizyoterapistle konuştunuz. İstersen mümkünmüş. – Yürümeden öyle mi? Bırak boş lafları. Benim yazılarıma odaklanmam gerek. Kaçta gelecekler bugün? – Üç gibi abi. – O zamana kadar çalışma odamdayım. Kahvemi hazırlarsın. Kendim gidebilirim. Akın yazı masasına geçip bilgisayarını açtı. Yağmur dinmiş, sokağın iş saati kalabalığı çekilmişti. Islak sokağa bakarak bir sigara yaktı. Camı kapatmak için odaya giren Hamdi’ye ‘Kapatma, açık kalsın. İyiyim böyle. Duman altı olmayayım,’ dedi. Çalışma odasına girilmesi yasaktı. Hamdi hızlı adımlarla çıkıp kapıyı arkasından çekti. Akın sigarasını küllüğe bastırıp ekranda yanıp sönen imlece dikkatle baktı. Önceki akşam bıraktığı yerden yazmaya devam etti. Gizem her akşam olduğundan çok daha geç saatte, kızıl saçlarını savurarak sokağın başından göründüğünde Akın bir tuhaflık olduğunu anladı. Bakışları Gizem’in kucağında taşıdığı koca bir buket kırmızı güle takıldı. Ortalarında duran sokak lambasının ışığında güllerin ve saçların kızıllığı yarışıyordu. İçini nereden baş gösterdiğini bilemediği bir öfke kapladı. Hışımla masanın başından kalkıp sokağa koşturdu. Gizem çantasında zar zor bulduğu anahtarla kapıyı açmaya çalışırken arkasından yaklaştı. – Bırak, dedi. Ben açarım. İçtin mi sen? – Ne ilgisi var Akın içmekle. Işık berbat görmüyor musun, diye yanıtladı Gizem. – Ne demezsin. Saatlerdir seni bekliyorum. Bugün film izleme gecemiz değil miydi? – Yukarıda konuşuruz. Hadi çıkalım. Topuklularla cidden yoruldum. Önce Gizem ardından içindeki şüphe, kafasındaki soru işaretleriyle Akın girdi eve. Akın’ın yüzü en sevdiği oyuncağı kırılmış çocuklara has, mahzunluk, öfke ve kederi bir arada taşıyordu. – Bir açıklama istiyorum. Son zamanlardaki bu kaçışın sebebini. Mesele nedir? – Hemen geliyorum. – Açık konuş. Hazırım, dedi Akın oturma odasına geçerken. Gizem yağmurluğunu astı. Koşar adım arkasından yetişti. Gül demeti hâlâ elindeydi. Akın’ı omzundan tutup kendisine çevirdi. Başı önünde, elindeki çiçekleri izledi sessizce. Akın sıkıntıyla ofladı. Bir eli belinde, bir eli alnında bekliyordu. Bir şeyler söylemeye yeltendiğinde, Gizem boşta kalan eliyle Akın’ın ağzını kapattı. Bir şey itiraf edeceği gün gibi ortadaydı işte. Yine mi, diye düşündü Akın, yine mi? Gizem buketten bir gül çıkarıp Akın’a uzattı. – Terfi aldım, dedi gülümseyerek. Yaşından umulmayacak canlılıkla yerinde zıplamaya kahkaha atmaya başladı. – Haftalardır mesai yapıyorum. Ve bak! Yıllar sonra nihayet terfi aldım aşkım, diye bağırmaya devam etti. Elinde gülle bakakalan Akın’a sarıldı. Öpüştüler. Gecenin film izleyerek başlamayacağı anlaşılmıştı. Gizem mutfaktan bir şişe şarap getirdi. Balkonun önündeki kanepeye yerleşip şaraplarını yudumlamaya, Gizem’i bekleyen yeni görevin detaylarını konuşmaya başladılar. – Hayatım, dedi Gizem, senin roman nasıl gidiyor? Gelişme var mı son okuduğumdan beri? – Ne oldu merak mı ettin? – Ne yalan söyleyeyim evet. Bu kez işin içinden nasıl çıkacağını bilemedim. – Haklısın. Tüm gününü camda oturup geleni geçeni gözetleyen birini yazmak çok zormuş. Bir hareket olmalı. Karar veremiyorum. Bu herifin ruh hali beni bile bunalıma sokmaya yetti. Baksana paranoyak oldum. – Nasıl yani? – Düşün! Feci bir motosiklet kazasında kefeni yırtmışsın. Sonrasında odana, yatağa mahkûm olmuşsun. Kıpırdayamıyorsun. Tek muhatap olabildiğin kişi yanında yatılı çalışan yardımcın. – Doğru. Yine de bir umut var. Kadınla el sallayarak ta olsa iletişim kurmaya başlaması bile olumlu bir adım değil mi? – Pencereden sabah akşam gördüğün bir kadınla platonik aşk yaşamak umut mu? Üstelik doktorlar fiziksel bir sorunun olmadığında ısrarcıyken. Adamın zihninden kontrolsüzce geçen bin bir düşünce var. Neler hissettiğini anlamak, anlatmak öyle zor ki. – Doğru. Buraya kadar olan kısım yeterince sıkıcı, dedi Gizem gülerek. E kadın gelsin işte, olmaz mı? – O işler öyle kolay olmuyor işte. Mantıksal bir düzleme oturtmaya çalışıyorum. Dur bakalım var bir iki şey aklımda. Yatalım mı, sabah olmak üzere.   Yatağa gireli on dakika geçmeden çalan kapı zilinin ısrarlı sesiyle yerlerinden sıçradı. – Kim acaba bu saatte? Hemen geliyorum, dedi Gizem. – Akın Bey. Akın Bey! Omzunu sarsan elle uyandı Akın. – Ne var Hamdi, ne oldu? – Kusura bakmayın uyuyakalmışsınız. Fizyoterapist geldi. Sizi masaj odasına almamız gerekli. Akın mahmur gözlerle odaya giren görevliye baktı. ‘Hadi başlayalım o zaman,’ dedi. Aylardır haftada iki defa gelen terapiste adını bile sormadığın fark etti. İri kıyımdı. Kendi boylarında, ancak fazla kilolu. Kapının önünde çam yarması gibi bekleyen adam tek adımda yanında bitiverdi. Yaklaşık iki saat süren ayakta durma çabaları, kol kaslarını güçlendirme egzersizlerinin ardından masaj yatağına yatırıldı. Adamın iri kahverengi gözlerine baktı. Sol gözündeki çapağı fark etti. Yüzünü buruşturdu. ‘Kendisine faydası yok bunun’ diye geçirdi aklından. ‘Tüm bunlar ne kadar devam edecek’, diye sordu. Hantal adam ki aslında oldukça atik sayılırdı ‘Sonuç alana dek,’ diye yanıtladı. – Nasıl bir sonuç alacağınızı umuyorsunuz ki? Sadece yoğuruyorsunuz, bir iki egzersiz yapıyoruz. Beni pudralayıp pışpışlayıp gidiyorsunuz. – Kaslarınız siz fark etmeseniz de giderek güçleniyor. Ayrıca yatak yaralarını engellemek için tüm bu bakım zorunlu. – Sadece yatak yarası neden diyemiyorsunuz? – Tek amacımız bu olmadığından. Akın oflayıp puflamasını sürdürerek yatıyordu. ‘Biraz yavaş olur musun?’ diye haykırdı her zamanki hoşnutsuzluğu ile. Terapist bıkkın bir ses tonuyla ‘Neden?’ diye sordu istemsiz. Akın, ‘Neden mi? Ayağım acıdı!’ diye bağırdı. Hamdi şaşkın bakışlarla koşturarak girdi odaya. ‘Ayağınız mı acıdı? Nasıl yani?’ Terapistten önce davranmıştı. Akın’ın, ‘Serçe parmağım. Serçe parmağım! Kıpırdıyor!’ sözleriyle, iki adam gözleri sol serçe parmakta sabitlenmiş bakakaldı. Neden sonra terapist bunun beklenen bir sonuç olduğunu, heyecanlanmaması gerektiğini söyledi. Akın masaj sonrası yatağına uzanıp tavanı izlemeye başladı. ‘Hamdi, kapat güneşliği. Bugünün tadını çıkarmak istiyorum. Bana bir kadeh şarap getir. Kendine de al, karşılıklı kutlama yapalım,’ dedi. Hamdi döndüğünde Akın yüzünde donan çarpık gülümsemesiyle uyuyakalmıştı. Serçe parmağı diğerlerinden ayrı bir yerde duruyor, hey ben buradayım dercesine arada bir seğiriyordu. Hamdi odanın diğer köşesindeki berjere yerleşti. Aslında Akın uyurken çalışma odasına gidip günler boyu neler yazdığını okumak istiyordu. Yine de özel hayatını tümden gasp etmiş gibi hissettiği bu adamı kızdırmak veya incitmekten kaçındı. ‘Boş ver,’ dedi kendi kendine. Kendi dizüstü bilgisayarında bir film açıp izlemeye koyuldu. Yarın izin günüydü. Bir an önce gece yarısı olmasını, uykuya dalıp sevgilisiyle buluşacağı güne uyanmayı istedi.

*

Yatağa gireli on dakika geçmeden çalan kapı zilinin ısrarlı sesiyle yerlerinden sıçradı. – Kim bu saatte, diye uyanıp sordu Akın. – Kapıcıymış. Sabah sabah aidatı almaya gelmiş. – Hadi canım! – Aslında öğlen olmuş aşkım, dedi Gizem. Biz sabah yattığımız için ancak. – Hâlâ çok uykum var. Gelsene sen yanıma, diyerek gülümsedi Akın muzipçe. Kahvaltının ardından kahvelerini balkonda içtiler. Güneş çok yakmasa da parlamaya devam ediyordu. Sokağın sonundan görülen denizin yüzeyi ışıltısıyla göz alırken ‘Çıkalım bugün biraz,’ dedi Akın. ‘Şöyle sahilde bisiklet sürelim olmaz mı?’. – Bayılırım. Bayılmak deyince aklıma geldi. Uyumadan önce verdiğin kısmı da okudum. Heyecanla bekliyorum devamını. – Ben de senin pazartesi iş çıkışı bana gelmeni dört gözle bekliyorum. Nasıl hissediyorsun? Dün geceki şaşkınlığın geçti mi? – Henüz değil. Belki biraz spor ve spor sonrası seninle özel bir antrenmanla geçer, diyerek kıkırdadı Gizem. ‘Belki,’ dedi Akın kendini ağırdan satan bir edayla. ‘Hadi çıkalım. Güneşi kaçırmayalım. Ben eve geçip bisikletleri çıkarayım. Bilgisayarı da alacağım. Biraz yazarım oturursak. Sen de okuyacak bir şeyler al istersen tatlım.’   Akın evinin kapısını açmaya çalışırken kapının önündeki ayakkabıyı fark etti. ‘Hırsız eve ayakkabılarını çıkarıp girecek değil ya. Kim bu?’ dedi kendi kendine. Yavaşça kilidi çevirdi. Ses çıkarmamaya gayret ederek temkinli dolaştı odaları. Giriş kapısının karşısındaki mutfağa uzattı başını. Ardından hemen bitişiğindeki salona. Koridorda ilerleyip yatak odasına göz gezdirdi. Tuvalete. Kimse yok gibiydi. Çalışma odasından gelen kokuyu duyumsadı. Birisi sigara içiyordu. Kulak kabarttı. Bir an paniğe kapıldı. Bu da neyin nesiydi? Çalışma odasına kendisinden izinsiz girilmişti. Ne cüret. Odanın ortasında durdu. – Hamdi! Ne okuyorsun sen orada, diye sordu. Hamdi bir Akın’a, bir çalışma masasının üzerinde duran, nereden geldiğini bilmediği kırmızı güle bakıyordu. – Neyse, acil çıkmam gerek şimdi. Akşam konuşuruz, dedi Akın. Kapıyı çarparak çıktı. ‘Hem odama girmiş, hem de utanmadan sigara içiyor. Herifin oğlundaki cesarete bak,’ diye söylendi durdu tüm akşamüzeri. Gizem gerginlikten yeterince sıkılıp bunalmış olsa gerek kendisine davet etmedi Akın’ı. ‘Yarın erken kalkmam gerek. Yeni görevime çakı gibi başlamalıyım hayatım,’ dedi apartmana girerken. Akın bisikletleri sırayla bodruma indirip yerleştirdi. Aheste adımlarla üst kata yöneldi. Aklı evden çıkmadan karşılaştığı durumdaydı. Ne söylemeli, nasıl davranmalı bilemese de sert bir çıkış yapması gerektiğine karar verdi. Hamdi’den ses çıkmadığını fark edince odasına yöneldi. Suçlu çocuklar gibi erkenden uyumuştu. Ne bu, numara mı yapıyor kendince? Eninde sonunda konuşacaklardı nasılsa. Biraz şekerleme kendisine de iyi gelebilirdi. Sorasında kalkıp yazmaya devam edebilirdi nasılsa. Yatak odasına geçip kapıyı örttü.

*

Yatağa gireli on dakika geçmeden çalan kapı zilinin ısrarlı sesiyle yerlerinden sıçradı. – Hamdi, kapı çalıyor Hamdi, diye seslendi yattığı ye-rden canı sıkkın. Birini mi bekliyorsun? – Evet. Kız arkadaşım uğrayacaktı. Akşam yemeğine çıkacağız. – Öyle mi? Ne güzel. Afiyet olsun. Bari davet etselerdi, diye düşündü. İnsan nezaketen, yalandan da olsa sorar. Bir selam veren yok. Kapının tıklatılmasıyla hafifçe yerinde doğruldu. ‘Efendim Hamdi.’ – Benim Gizem. Nasılsınız diye sormak istedim Akın Bey. İyi gördüm sizi. Akın’ın tek kelime etmeden izledi kadını. Perdenin arasından sızan akşam güneşi kadının saçlarını daha da kızıllaştırmıştı. ‘Çok güzelsin’ diye düşünürken yalandan bir sohbet başlattı. Süregiden kısacık hoşbeşin ardından Gizem veda edip çıktı. Akın örtüyü üzerinden atıp bacaklarına baktı. Serçe parmağı ötekilere sımsıkı yapışmış, kıpırtısız duruyordu. Birkaç saniyeliğine kadının az önce odasına dolan kokusunu içine çekti. Gözlerini yumdu. Derin bir iç çekişle yerinden kalkıp çalışma masasının başına geçti. Önceki akşam bıraktığı yerden yazmaya devam etti. Tek işi evinden çıkmaksızın yazı yazmak olan bir adam, neden her sabah kahvaltıda kargalara eşlik etmeyi bulunmaz fırsat gibi değerlendirip, erkenden uyanma gereği duyar?

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR